GERİLEMENİN NEDENLERİ ÜZERİNE BİRKAÇ NOT

Mert Yıldırım / 30.10.2022

Direniş Hareketi bir kısım sahalarda gerileyince, “eleştiri” ve “itirazların” sayısı da arttı. Bunların bir kısmı içeriden olup sahici tespitleri bir hayli fazla.
Ama esas “eleştiriler” dışarıdan ve başından beri Direniş Hareketine mesafeli olanlardan geliyor.

Bu çevreler gerilemenin temel nedenini yeterince “milli” bir siyasetin yoksunluğuna bağlıyor.

Direniş Hareketini yeterince “milli” görmeyen ve kendisini “süper Kürdi” gören çevrelerin “itirazları” iki noktada yoğunlaşıyor.

Birincisi, Direniş hareketinin demokratik siyaset alanında izlediği birleşik mücadelenin ezen ulus solunun tahakkümü olarak telakki edip, asimilasyona hizmet olarak görülmesidir.

İkincisi ise; Rojava’da izlenen yerel ve uluslararası ilişki biçimidir.

Birinci başlık altındakı itirazdan başlayalım.

Öncelikle belirtelim; Birleşik mücadele anlayışı HDP fikriyatı ile başlamadı. Direniş Hareketi, Ankara’nın Çubuk barajının eteklerinde yaptığı ilk toplantıda birleşik mücadele perspektifini ortaya koymuştu. Bunu kurucu şahıslardan ve programın kendisinden çok net olarak görebiliriz. Daha sonra “Zorun Rolü” adlı stratejik belge ile birleşik mücadelenin neden elzem olduğu, yapılan iktisadi ve sosyal çözümlemelerle ortaya koymuştu.


Yaklaşık kırk yıldır bu çözümlemeler ışığında siyaset yapan Direniş Hareketi, adı geçen topraklarda önemli bir karşılık buldu. Politik ve kültürel planda devrimsel dönüşümler ortaya çıktı. Kadın özgürlük mücadelesinin vardığı boyut en somut örneklerlerden biridir.

7 haziran seçimi arifesindeki tartışmaları hatırlayalım.

O günlerde resmi kalemşorlerin ve devletin organik aydınlarının HDP projesinden haz etmediğini gördük. Ve her fırsatta önceki parti olan BDP’yi adres göstermeleri boşuna değildi. Nitekim HDP’ye %13’u aşan bir destek ortaya çıkınca projenin hayatta önemli bir karşılığı olduğu anlaşıldı. Ve ilginç olan boyut ise desteğin ezici çoğunluğunun yine Kürt seçmenine ait olmasıydı. Başka bir ifadeyle HDP’ye ve birleşik mücadeleye en büyük teveccühü Kürt halkının kendisi göstermiştir. Ve Kürtlerin ulusal kimlik talepleri yanında, başka talepleride olduğu ortaya çıkmıştı. Ulusal kimlik yanında, aş-iş, sağlık, eğitim ve barınma sorunundan söz edilince ilgi ve destek artmıştı.

Tabi bir araya gelme, kimlik dışında başka sorunları gündemine almanın avantajları olduğu gibi, dezavantajları da bulunuyor.

Bu dezavantajların başında asimilasyon geliyor. Ortak din, birleşik coğrafya, iç içe geçmiş demografik durumun yanında, çoklu talepler içeren mücadele ve örgütlenme modeli eklenince asimilasyonun potansiyeli artıyor.

İkincisi, birleşik mücadele statejisi kurulu rejimin ve uluslararası güçlerin sinir uçlarına dokunuyor. Kürt hareketinin ulusal kimlikleri yanında bir bütün olarak sistemi değiştirmeyi hedeflemesi, bunun için her fırsatta sistem dışı kuvvetlerle dirsek temas içinde olması rejimin kurucu güçlerini fena halde rahatsız etmektedir.

İşte bütün bu olgulara kimi Kürt çevrelerinin itirazı bulunuyor. Söz konusu bu çevrelere göre bütün açmazların nedeni yeterince milli olmayan çizgi ve birleşik mücadeleye harcanan enerjidir. Bu çevreler göre yapılması gereken sadece ulusal talepler ekseninde hareket etmektir.

Aslında güncel olarak rejimin kendisi de bunu temenni ediyor. Rejimin öncelikli hedefi Kürt hareketini kimlik derekesine çekip bölgeye sıkıştırmaktır. Bunu başardıktan sonra, ikinci aşamada tamamen ezme ve imha etmeyi önüne koyacaktır.

Bir de, salt kimlik eksenli stratejinin uluslararası alanda daha fazla destek bulacağı iddiası var. Peki gerçekten öyle midir?

Emperyalist kapitalist güçler, coğrafi olarak dörde bölünmüş, ulusal ve kültürel olarak da atomize olmuş bir halk gerçeği için, bölgede güçlü siyasi nüfuzu olan, oyun bozan, pazar olarak zengin, askeri olarak alt emperyalist bir devleti tam cepheden karşısına alır mı? Buna bir de çok kutuplu dünyanın neden olduğu manevra imkanlarını da ekleyelim. Nitekim bugüne değin yaşananlardan öğrendiğimiz kimilerinin beklediği gibi olmadığıdır. Bunu Sur ve Cizre başta olmak üzere onlarca yerleşim yeri yerle bir edilirken, Kerkük’e ve Afrin’e operasyon yapılırken tanık olduk. Ve şimdilerde de yeni bir operasyon beklenirken “Kürt dostu” ABD’nin sert bir tutumla karşı çıkacağı beklenilmiyor. Çünkü yukarıda altını çizdiğimiz hususlardan dolayı ABD ve AB mevcut rejimi tam olarak karşısına almak istemiyor. Çünkü uluslararası ilişkilerde dostluk değil, güç dengeleri belirleyicidir.

Emperyalist kapitalist güçlerin bir başka çekincesi de, direniş hareketinin toplumcu ve seküler saiklere sahip olmasıdır. Direniş hareketi bunu bildiği için zaman zaman ideolojik ve politik manevralar yapsa da, bu durum merkez güçlerin kaygısını gidermeye yetmiyor. Kimi tavizkar hamlelere karşın, Emperyalist güçler Direniş hareketine güvenmemeye devam ediyor. Direniş hareketi de bunu biliyor ve buna göre pozisyon bulmaya çalışıyor. Dolayısıyla son derece kırılgan bir zemin üzerinde ilişkiler sürmektedir.

Peki toplumcu fikirlerden arınmış bir hareketin Kürt coğrafyasında başarılı olma olasılığı var mı? Aslında bunun yanıtını da son elli yılık süreçte görebiliriz. Bugüne değin süren uzun direniş çizgisinin ortaya çıkardığı sonuçlara ve burjuva kılıklı derebeylerin pratiğine bakılırsa, toplumcu fikriyat güncelliğini koruyor. 70’li yıllarda toprağa gömülü görülen davanın/sorunun kendisi açığa çıktı ise bu tamamen toplumcu fikriyatın ürünüdür. Mevcut siyasi çizgiyi yeterince Kürdi görmeyenlerin bu realiteyi bir yere not etmeleri gerekiyor.

Güneydeki pratik ortada. Asalak ve çürümüş siyasal yönetim anlayışı ile ulusal bağımsızlık umutları param parça edilmiştir. Kendi içinde birlik olmayı başaramayan, onca zaman içinde ne milli bir hükümet, ne de milli bir ordu kuramayanlar milli bir hareket olamaz. Otuz yıldır yapabildikleri 18.yüzyıldan kalma model olan prenslik yönetimlerini inşa etmek olmuştur.

İkinci temel itiraz noktası olan Rojava’ya gelince.

Bu noktada paradoksal bir durum yaşanıyor. Şöyle ki; HDP’nin “ortak yaşam” ve birleşik mücadele stratejisini eleştirenlerin bir kısmı Rojava deneyimini başarılı buluyor. Fakat bunlar Rojava başarısının sırrının ortak yaşam ve birleşik mücadele olduğunu unutuyor.

Bir başka kesim ise Rojava’nın daha milli bir çizgi izlemesi gerektiğini düşünüyor.
Batıya, özellikle de ABD’ye dayanarak daha milli bir statü kazanmanın mümkün olduğunu iddia ediyor. Oysa bunun önünde birden çok engel bulunuyor.

Birincisi, coğrafya dört parçaya bölünmüş ve dört bir yanı işgalci güçlerle çevrilidir. Bu durum fiziki olarak cephe gerisinin olmamasına neden olmaktadır. Oysa cephe gerisi olmayan bir ulusal kurtuluş hareketin muzaffer olduğuna dair deneyimler pek sınırlıdır.

İkincisi, Rojava’nın toprak bütünlüğü zayıftır. Gire spi örneğinde olduğu gibi, Cezire’den Afrin’e kadar olan koridor içinde yer alan bazı bölgelerde Arap nüfusu daha yoğundur. Ve bu nüfus sanıldığının aksine sonradan (Arap kemeri) yerleştirilen nüfus değildir. Arap kemeri projesi kapsamında yerleştiren nüfus olmakla birlikte, nüfusun önemli bir bölümünün geçmişi yüz yıllara dayanıyor.

Rojava’nın bütününde Kürtlerin nüfusu %50’yi bulmuyor. Yani karmaşık bir demografik durum söz konusudur. Böylesi bir manzarada klasik ulusçu siyasetin riskleri çok büyüktür. Klasik ulusal siyaset uzun yıllar sürecek iç çatışmalara gebedir.

Ama tabi bu özgünlüklerden hareketle ulus devleti tuka ka etmek, bütün kötülüklerin nedeni olarak göstermek de bir başka sorundur. Başka bir ifadeyle ulus devlet her şeye, ve her derde deva değildir. Ama her bir sorunun nedeni de değildir.


Ulus devletin şartlarının olmaması veya zayıf olması, teorik ve stratejik olarak onu reddetmeyi gerektirmez. An gelir ve konjonktür uygun olursa, ulus devlet pek ala gündeme gelebilir. Bu hak tüm ulusların tabi hakkıdır. Kullanıp kullanmamak ise ulusun kendisine kalmış bir şeydir.

Sonuç olarak; gerileme bir bütün olarak yaşanmaktadır. Demokratik siyaset alanının gerileme nedeni birleşik mücadele ve yeterince milli olmaması değil, devrimci hegemonyanın zayıf olmasıdır.

Diğer Yazılar

KAÇ PARA KAÇ: ÇÜNKÜ SERBEST BİR PAZAR HER ŞEYİ BOZAR.

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Engin Alkan, Sermet Yeşil, Ali …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir