YENİ NOBEL ÖDÜLLÜ “ANNİE ERNAUX” ÜZERİNE NOTLAR…

Mahir Konuk / 23.10.2022

(Bu yazı; O. Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı romanını eleştiri düzlemine aldığımız çok daha uzun ve hazırlanmakta olan yeni yazımızdan, Nobel ödülünün bu esnada aniden ön plana çıkardığı Annie Ernaux’ya ayrılan bölümden yapılan alıntıdan oluşmaktadır)

Annie Ernaux ve “toplumsal mesafe” sorunu

Annie Ernaux’nun eserleriyle tanışmamız ve onu ilk okumaya başlamamız 1980’li yılların ikinci yarısına, on yıllık bir aradan sonra Fransız üniversitelerinde yeniden “sosyoloji” dersleri almaya başladığımız yıllara kayıtlıdır. Okuduğumuz birinci romanı, onun ikinci eseri olan “Les Armoires Vides” (Boş Dolaplar), (1974) dir. O yıllarda bir yazar olarak geniş bir okuyucu kitlesine sahip değildi ve daha uzun yıllar boyunca çok güçlü bir kaleme sahip olduğu halde kitap piyasasında hak ettiği yeri alamamıştır. Bu durum, A. Ernaux’nun kendisini göstermeye başladığı yılların, aynı zamanda “post-modern” zırvalıkların hızla ve yoğun bir şekilde ortalığa saçılarak özel bir destek görmesi, “gerçekçi” olarak sınıflandırılan yüksek kalibredeki edebiyat eserlerinin ise sumen altı edilmesiyle rahatlıkla açıklanacak bir sansürleme örneği teşkil etmektedir.

 

A. Ernaux’nun eserleri baştan beri “otobiyografik” karakterde olagelmiştir: Kendi çağını ve yaşam çizgisi boyunca içinde yaşadığı toplumsal sınıf ve çevrelerin kendi içselliğinde bıraktığı izleri toplumsal bir sorumlulukla taşıdığı gibi, toplumsal dışsallığı biçimlendiren yapılanmanın çelişkilerle dolu dünyasını eserlerindeki “kurgu düzenini” üzerinden yansıtmasını bilmiştir. Diğer bir deyişle, A. Ernaux’nun romanlarında, mesela bir O. Pamuk romanında olan her şey mevcut bulunmaktadır: Bir birey (karakterlerin) üzerinde sembolik değeri çok yüksek olan nesnelerle bezenmiş bir zaman-mekan bütünlüğü oluşturan ve yazarın bir hikayede bütünleyerek sunduğu olaylar zinciri; bu nesnel zincirin yazarın kendi öznelliğini, ideolojik ve siyasi yönelimleri ile birbirine katarak oluşturduğu kurgusal düzen; yazarın kendine özgü bir üslup ve ifadelendirmeyle oluşturduğu metne bir “edebiyat eseri” tadı veren ve okuyucuyu sarıp sarmalayan (veya O. Pamuk’ta olduğu gibi iten) sanatkarlık…

A. Ernaux’nun eseri o kadar bütünlüklü, o kadar ölümün değil ama hayatın akışı yönünde bir akıcılığa ve bir o kadar da kendi iç musikisine sahiptir ki, romanları “bir solukta okunan” ve iz bırakan çekiciliğe sahip eserlerdir. “İş sosyolojisi” ve “klinik sosyoloji” derslerinde mastır çalışmaları düzeyinde iki sene üst üste hocalığımızı yapan tanınmış Fransız sosyoloğu Vincent de Gaulejac’ın, Ernaux’nun yazımını tanıtırken “Onun eserlerinde yerli yersiz fazladan söylenmiş tek bir kelime, ilgisiz gibi duran tek bir olaya rastlayamazsınız” şeklinde tespitlerde bulunduğunu hatırlamaktayız. Bu ise bir bilim dalı olarak icra edilen sosyolojinin en belirleyici niteliği olan “olgulardan hareket etme” prensibi ile, “otobiyografik” karakterli romanların birbirlerine olan yakınlığının nedenini açıklamaktadır. A. Ernaux’nun romanları, içinde yaşadığı dönemin ve toplumsal şartların bütün çelişkilerini yüklenmiş bir yazar içselliğinin kendisini edebiyat yoluyla “aslına sadık” bir biçimde ifade etmesinin ürünü olduğundan, sosyologlara üstünde çalışacakları paha biçilmez bir materyal sunmaktadır. Bu yüzden, onun eserleri hakkında derinliğine bir bilgi sahibi olabilmemiz için biyografine kısaca bir göz atmamız gerekmektedir.

Romancımız, “dar gelirli” bir ailenin çocuğu olarak Kuzey-batı Fransa’nın Normandiya bölgesinde 1940 yılında dünyaya gelmiştir. Babası işçi, annesi ise bulundukları “işçi kültürü” ile toplumsal olarak damgalanmış küçük bir kasabada bir kafe-bakkal işletmektedir. Aile sınırlı bir gelir seviyesine sahip olduklarından fazla çocuk yapmayarak bütün yatırımlarını kızlarının geleceği için harcamışlardır. Küçük Annie de 2. Savaş sonrasının “toplumsal ilerlemeci” akımını takip ederek, kendisi gibi dar gelirli çocukların “başarılı olmasının” başlıca yolu olan “okulda başarılı bir öğrenci olmanın” şartlarını gerçekleştirip, edebiyat fakültesinden üstün başarı ile mezun olmayı başarmıştır. Daha sonra uzun yıllar liselerde edebiyat öğretmenliği yapmış, başladığı doktora çalışmasını ise yarım bırakmıştır. 17 yıl bir birliktelikten sonra ayrıldığı eşinden iki erkek çocuk sahibidir.

Görüldüğü gibi, A. Ernaux’nun yaşam çizgisi, büyük bir çaba göstererek sahip olduğu diploması sayesinde sınıf değiştirme durumunda kalan bir bireyin, bir sınıf kültüründen ve buna bağlı davranış biçiminden, toplumsal hiyerarşide daha üst seviyede olduğu kabul edilen bir diğerine geçiş olayı ile belirlenmektedir. Biz bu durumu, “Denge ve Devrim” adlı kitabımızda “düşey toplumsal hareketlilik” olarak tanımlamıştık. Hareketin başlangıç noktası olan toplumsal sınıfın hiyerarşik konumu söz konusu olduğunda “büyük başarı” olarak adlandırılan bu tür toplumsal hareketliliğin bireyin dışsallığındaki ölçüsünü belirleyen, hareketin sonunda kendisini dayatan ve “intibak etmek” açısından ağır sonuçları olan “toplumsal mesafe” olarak adlandırdığımız durumdur.

Bireysel içsellikte ise asıl mesele, aynı zamanda toplumsal gerçeklik olarak tanımlanan “toplumsal mesafenin” sınıfsal çelişkilerle dolu tabiatına bağlı olarak ortaya çıkan “intibak sorunlarının” psikolojik planda yaratabileceği rahatsızlıklardır. Neticede, toplumsal dışsallıktaki çelişkiler, bireysel içsellikte bir “kimlik bunalımını” provoke eden varoluşsal çelişkileri doğurmakta ve böylece “toplumsal mesafeye” maruz kalmış olan birey ruhsal çalkantıların etkisi altına girmektedir. Bireyin toplumsal dışsallığının, onun içselliğinde yankılanarak ortaya çıkardığı bu çelişkilerin nelere yol açtığını, daha önce belirttiğimiz gibi, “klinik sosyoloji” ile uğraşan V. De Gaulejac incelemiş ve araştırmalarının sonucunu “Nevrose de Classes” (Sınıf Nevrozu) adlı eserinde yayınlamıştır.

Sınıf Nevrozu” kavramı ve A. Ernaux’nun eserleri

”Sınıf nevrozu” (veya “sınıfsal nevroz”) kavramını ilk kez tanımlayarak sosyoloji literatürüne katan Vincent de Gaulejac adlı Fransız sosyoloğu, aldığı disipliner formasyon itibariyle bir yanıyla psikanalist ve diğer yanıyla da daha çok “yapısalcı” Fransız sosyolojisinin son dönemde ileri gelen temsilcisi olan Pierre Bourdieu’nün ekolüne yakın bir konumda olan bir araştırmacıdır. Uzun yıllar “Dünya klinik sosyoloji derneğinin” başkanlığını yapmış ve “Toplumsal Değişim” laboratuvarını yönetmiş, Paris 7. Üniversitesinde de profesör olarak ders verip öğrenci yetiştirmiştir.1 V. De Gaulejac metodolojik planda kendisine toplumsal değişikliklere tabi olmuş bireylerin “toplumsal trajektuarlarını” (yaşam çizgisi) araştırma nesnesi olarak seçmiş ve onu sonuca götüren analizlerini, bizim tabirimizle onların “bireysel içsellikleri” ile “toplumsal dışsallıkları” arasındaki paralelliklere dayandırmıştır. Bizim bugün sahip olduğumuz sosyoloji anlayışımızın gelişiminde, aynı zamanda öğrencisi olduğumuz V. De Gaulejac’ın çalışmalarının, özellikle de araştırma metodolojisi açısından, belli bir katkısı bulunmaktadır.

Fransız sosyoloğun ampirik verilerden (mülakatlaradan, özellikle de yaşanmış hayat hikayelerine dayanan bireylerden alınan bilgilere dayanan) hareketle ileri sürdüğü “sınıf nevrozu” kavramı, toplumsal dışsallıkta yaşanan “sınıfsal farklılaşmaya” maruz kalma veya “göçmenlik” sonucu yaşanan ani değişim, bireysel içsellikte varoluşsal çelişkiler yumağı oluşturmakta ve eğer kimliksel nitelikteki bu çelişkiler kontrol altına alınamaz ise özellikle de psikanalizmin alanına giren “nevrotik” nitelikteki iç rahatsızlıklara yol açmaktadır. Bu durumda “sınıf nevrozu”, bireyin içinde yaşadığı sınıfsal nitelikli yapılaşmansın sonucunda oluşan ve onun yaşam çizgisi boyunca var olduğu oranda -en azından nesnel olarak- bireye dayatılan toplumsal çelişkilerin sonucunda ortaya çıkan “toplumsal mesafenin” doğurduğu kimliksel çelişki ve bu çelişkinin içsellikte yol açtığı araz olarak tanımlanabilecektir.

             (Vincent de Gaulejac)

Sosyoloğa göre, A. Ernaux’nun otobiyografik eserleri, mağduru olduğu kimliksel çelişkileri şuur altından yazı yoluyla bilinç alanına çıkarıp çözülecek hale getirmenin ürünü olmaktadır. Diğer bir deyişle yazı yazmak, romancımız için bir psikanalizin divanında iç hesaplaşmaya eşit bir çabaya karşı gelmektedir ve nihayetinde bu yolla kendisine dayatılan ve içsel rahatsızlığa yol açan sınıfsal tabiatlı “toplumsal mesafeyi” bütünüyle nesnel olarak ortadan kaldırmaya yetmese de, en azından kontrol edilebilir hale gelmiş olmaktadır. Ne var ki, V. De Gaulejac’ın öngördüğü ama hiçbir şekilde araştırmalarına ve öğretisine başkaca dahil etmediği, yazı yazmak gibi faaliyetlerin yanında “toplumsal mesafelerin” ortadan kaldırılması için toplumsal dışsallıkta yürütülen siyasi ve ideolojik mücadele de, A. Ernaux’nun başvurduğu bir başka “giderme” biçimidir. Nitekim romancımız emekçi halkın siyasi iktidara karşı yürüttüğü mücadelelerde taraf olmuş, kendisi gibi bu mücadelelerde özellikle hayatının son döneminde aktif bir şekilde tavır koyan sosyolog P. Bourdieu’ye destek çıkmıştır.

A. Ernaux’nun eserlerini kendisine araştırma nesnesi olarak alan akademik camiada bir tek “klinik sosyolog” V. De Gaulejac değildir. Onun eserinin “siyaset bilimi” dalında savunulan bir doktora çalışmasının da konusu olduğu bilgimiz dahilindedir. A. Ernaux, son başkanlık seçimlerinde “Boyun Eğmeyenler” hareketinin adayı Jean-Luc Melenchon’u aktif bir şekilde desteklemiştir. Ayrıca, Filistin halkının yanında Siyonist işgalci İsrail devletine karşı tavır koyduğu içinde neo-liberal ve liberal faşist çevrelerin hedefinde yer almaktan çekinmemiştir.

                                                (Yazar Annie Ernaux ve Eğmeyenler hareketi lideri Jean-Luc Melenchon)

Romancımızın eserleriyle sosyologların ve hatta siyaset bilimcisi akademik çevrelerin dikkatlerini üzerine çekmiş olması, onun eserinin O. Pamuk gibi riyakarca “siyaset dışı” olduğunu iddia eden neoliberal ideolojisinin görevlisi yazarların eleştirisini yapabilmek için de önemli ipuçları vermektedir.

O. Pamuk ve A. Ernaux

O. Pamuk’un eserlerinin okunması ve eleştirisinin yapılması en mükemmel bir şekilde A. Ernaux’un romancılığı ve eserlerinin oluşturacağı dev bir aynadan yansıyan özelliklerine bakarak en teferruatlı bir şekilde görülecektir. O. Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı romanını bu devasa aynadan gözlemlemek aynı zamanda bize, “Yeni Hayat” adlı romanının irdelemesini yaparken geliştirdiğimiz görüşlerin bir sağlamasını yapma imkanı da sağlayacaktır. Ancak bunun mümkün olması için, A. Ernaux’nun eseri ile ilgili şu noktaların göz önünde bulundurulması gerekmektedir:

1) A. Ernaux’da olgular, üstelik geçmişte yaşanmış ve bugün de yaşanmakta olan olaylar daima ön planda bulunmaktadır. Romancımızın eserlerinin aynı zamanda araştırmacıların ve bilim adamlarının dikkatini çekmesinin nedeni budur.

2) Aynı zamanda gerçek hayatın deneylerini de oluşturan bu olaylar yaşanmış, yaşanması mümkün, ama özellikle de paylaşılmış olaylardır. Bu anlamda, nesnel oldukları kadar öznel, bireysel oldukları ölçüde de toplumsal olaylardır.

3) Ernaux’da öznellik ve bireysellik birbirleriyle mutlak anlamda çelişen değil ama birbirlerini tamamlayan unsurlardır. Romancı olayların yaşanmışlığını yani öznelliğini, onların nesnel ve toplumsal olduğu gerçeğinin bir parçası olarak görür. Diğer bir deyişle, onun öznelliğinin muhtevasını yaşadıklarının toplumsallığı oluşturur. Öznellik; algılayan ve olaylar ve şeyler dünyasında aktif olan bireyin, kaba nesnel gerçekle gözlemlenemeyen en ücra noktalarına ulaşmak, onları saklandıkları delikten çıkarmak ve yazım (roman) aracılığıyla toplumsal tabiatlı olan bu gerçekleri başkalarıyla paylaşmak üzere harekete geçirilmektedir.

4) Öznelliğin harekete geçirilmesi, A. Ernaux’nun “edebiyat insanı” parkurunda gözlemlediğimiz üzere sadece gizli-saklı kalmış gerçekleri ortaya çıkarmak için değil, ama aynı zamanda insan yaratıcılığının da harekete geçirilmesi, en azından bu yaratıcılığın önündeki engellerin temizlenmesi demek anlamına da gelmektedir.2 Bu yüzdendir ki, sadece toplumsal tabiatlı nesnel gerçekleri ortaya dökmekle yetinmemeli, ama aynı zamanda sınıfsal çelişkileri yüklü bu gerçekler karşısında belli bir saf tutmak da gerekmektedir: Tıpkı sürekli ezilenden yana siyasal tavır koymaktan geri durmayan romancımız gibi.

5) A. Ernaux’nun romanlarında olaylar gibi “şeyler” (eşyalar) de oluş halindeki maddi hayatın akışına eşlik etmektedir. Eşyalara niteliğini ve gücünü veren, her şeyden önce onlara toplumsal olarak verilen somut ve soyut (sembolik) değerlerdir. Bu durumda, eşyaların değeri, onlara duyulan ihtiyaç ve yüklendikleri sınıfsal değerler olacaktır.

6) Böylece, son derece akıcı, insanı sarıp sarmalayan, “bir solukta okunan” bir yazılım özelliğine sahip romanların yazarı A. Ernaux’nun kurgudan ne anladığı ve onu nasıl kullandığı da anlaşılmış olacaktır. Şöyle ki, aynı zamanda bir “romanın inşası” anlamına da gelen kurgulama olayı, her şeyde toplumsal veya maddi hayatın oluş çizgisine uygunluğuna tabi olacaktır. Dolayısıyla tek tek olaylar, onların özneleri olan “kahramanlar” ve yaşanmış olayların dekorunu oluşturan ve onları tamamlayan “şeyler”, bu tür bir kurgulamanın akış yönüne göre dizilecek ve tanımlanacakrır. Dolayısıyla son derece hassas bir içselliğe sahip romancımızın eserlerinde bolca öznellik mevcuttur, ama onlarda post- modern edebiyatın en temel özelliği olan “uydurukluğun” zerresini dahi bulmak mümkün değildir.

/ …

A. Ernaux eserleri üzerinden “Neden romancı oldunuz?” sorusuna verdiği cevapla da O. Pamuk gibi bir yazardan ayrılmaktadır. Bu sorunun cevabı her ikisinde de aile hayatları üzerinde yoğunlaşmış olsa da Fransız yazarda mesele “sınıf çelişkilerinde” yoğunlaşmaktadır ve kendisi de “yoksul halktan” ve ezilenlerden yana olduğunu hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeden ilan etmiştir. Aslında, aynı açıklıkla O. Pamuk da Nobel konuşmasını içeren “Babamın Bavulu” adlı yazısında kendisini roman yazmaya iten kendi yaşantısına bağlı nedeni ortaya koymaktadır. Oradan anladığımıza göre Pamuk’u yazarlığa iten onun “içgüdüsel” (benzer durumda kendisinden sık sık işittiğimiz gibi!) edebiyat aşkı filan değil, ama “meşhur olmak” ve babasının yapamadığını yaparak ait olduğu Türk burjuvazisinde irtifa kaybeden ailesinin tekrar eski durumunu yeniden kazanmasına vesile olmaktır. Nitekim, onun için varoluşsal bir neden olarak bütün kariyerini belirleyen bu “meşhur olma” arzusunu hayata geçirmek için önce “ressamlığı” denemiş, ama sınırlı bir kabiliyete sahip olduğu ortaya çıkınca da, kendisine dışarıdan verilen iki yıllık “yazarlık formasyonundan” da faydalanarak şansını “romancılık sektöründe” denemeye karar vermiştir. Dolayısıyla, “meşhur olma” güdüsüyle yönlendirilen O. Pamuk gibi birisinin, sadece yoğun bir çaba sarf ederek ve kendisine öğretilen teknikleri mekanik bir şekilde kullanarak ancak ve ancak içinde aşkın sadece lafı edildiği ama gerçekte kendisinin mevcut olmadığı “aşksız bir aşk romanı” (Masumiyet Müzesi) yazmasına hiç de şaşırmamak gerekecektir.

(Zagrep’teki Museum of Broken Relationships “yerli” ve “milli” kötü bir taklidi olan Masumiyet Müzesi, “taklit aslını yaşatır” sözünün doğrulanması gibiydi-editör)

Neo-liberal ideolojinin hizmetkarlığına soyunmuş olan son dönem üç Türk romancının eserlerinin eleştirisini yaptığımız sırada elinde O. Pamuk’unkine hiç benzemeyen bir Nobel ödülüyle “Bozkırdaki Çekirdek” misali aniden yine karşımıza çıkan A. Ernaux’nun eserini ve liberal faşist bir diktatörlükle yönetilen Fransa’da gösterdiği siyasi cesaretini selamlıyoruz.

1 Aynı konuda, yine aynı üniversiteye bağlı “göç sosyolojisi” laboratuvarlarına bağlı bir araştırmacı olan İsabelle Taboada-Leonetti adlı sosyologla beraber “La lutte des Palces” adlı bir çalışmaya da imza atmıştır.

2 Yukarıda altını çizdiğimiz gibi V. De Gaulejac’ın yorumlarında es geçilen nokta tam da budur.

Yazar Annie Ernaux ile Nobel Edebiyat ödülü üzerine bir+bir de yayınlanan söyleşi

Yazarımızın daha önce yayımlanan yazıları

O. PAMUK: BİR SIFIRLAMA, FETİŞİZM VE HİZMET EDEBİYATI… (GİRİŞ)/07.09.2022

NEO-LİBERAL AŞK İLİŞKİSİ: “SEVİŞME, SAVAŞ!” (2. BÖLÜM)/23.08.2022

NEO-LİBERAL AŞK İLİŞKİSİ: “SEVİŞME, SAVAŞ!” 1.BÖLÜM

NEO-LİBERALİZM BİREYİN VE TOPLUMUN İMHASI DEMEKTİR/16.07.2022

İKİ UCU KİRLİ DEĞNEK”, ORTASINDA “SOKAK” VAR!/13.04.2022

AŞK “ÇIKMAZI”: CİNSİYET-VÜCUT-AŞK DÜZLEMİNDE BİR ROMANCI VE ÜÇ ROMAN/03.04.2022

NASIL DÜŞÜNÜRSEN ÖYLE SEVİŞİRSİN: CİNSELLİK-VÜCUT-AŞK DÜZLEMİNDE BİR FİLM VE İKİ ROMAN/20.02.2022

KİTAP TANITIM: OLUŞ SORUNU: NE YAPMALI / EL YAYINLARI / MAHİR KONUK / 14.11.2021

(MAHŞERİN İKİ ATLISI – IV. BÖLÜM) / ÖRNEKLEMELER/11.08.2021

MAHŞERİN ÜÇ ATLISI III. BÖLÜM: CANLIYI İMHA SİLAHI OLARAK ZAMAN /03.08.2021

MAHŞERİN İKİ ATLISI (II.BÖLÜM): BİR TARİHSEL KOPUŞ OLARAK KÜRESELLEŞME OLAYI / 25.07.2021

MAHŞERİN İKİ ATLISI: ZAMAN VE MEKAN1 (I. BÖLÜM)/19.07.2021

40 Yaşından küçük kardeşlerim ne demektir ? (2.Bölüm) (X+Y+Z=Bireyselliğin İnfilakı=Kriz Kuşağı/ 05.07.2021

40 Yaşından Büyük Kardeşlerim Ne Demektir ? / 1.Bölüm

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER: (III. BÖLÜM) “Hain Tavuk” Sendromu / 31.05.2021

BİR TARİHSEL KOPUŞ HİKÂYESİ… / 21.05.2021

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER (II. BÖLÜM) / 15.05.2021

PANDEMİ” ÜZERİNE TEZLER: 1.BÖLÜM / 08.05.2021

BİR VİRÜSÜN ÖĞRETTİKLERİ VEYA BİR “KOMPLONUN” TEORİSİ / 13.04.2021

NE YAPMALI? / 18.02.2021

Bernard FRİOT VE KOMÜNİZMİN HALLERİ / 01.02.2021

SAHTE MUHALEFET”İN MANİFESTOSU ÜZERİNE… / 01.02.2021

KÜLTÜR ÜRETİMİ ve “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” SORUNU / 01.02.2021

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER: (III. BÖLÜM) “Hain Tavuk” Sendromu / 31.05.2021

BİR TARİHSEL KOPUŞ HİKÂYESİ… / 21.05.2021

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER (II. BÖLÜM) / 15.05.2021

PANDEMİ” ÜZERİNE TEZLER: 1.BÖLÜM / 08.05.2021

BİR VİRÜSÜN ÖĞRETTİKLERİ VEYA BİR “KOMPLONUN” TEORİSİ / 13.04.2021

NE YAPMALI? / 18.02.2021

Bernard FRİOT VE KOMÜNİZMİN HALLERİ / 01.02.2021

SAHTE MUHALEFET”İN MANİFESTOSU ÜZERİNE… / 01.02.2021

KÜLTÜR ÜRETİMİ ve “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” SORUNU / 01.02.2021

 

 

Diğer Yazılar

KAÇ PARA KAÇ: ÇÜNKÜ SERBEST BİR PAZAR HER ŞEYİ BOZAR.

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Engin Alkan, Sermet Yeşil, Ali …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir