ERDOĞAN KARŞITLIĞI MI DEMOKRATİKLEŞME Mİ ?

Mert Yıldırım / 18.09.2022

Erdoğan karşıtlığı eşittir demokratikleşme olmadığı, her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. En somut örneğini Gürsel Tekin’in ileri sürdüğü “HDP’ye bakanlık verilebilir” iddiası üzerinden yapılan tartışmalarda gördük.

Sözkonusu tartışma sığ olmakla birlikte statükocu zihniyetleri açığa çıkarması bakımından yararlı oldu. Örneğin millet ittifakının bir kesiminin yapmak istedikleri çok daha net ortaya çıktı. Açığa çıkan tutumların demokratileşmeye hizmet etmediği, aksine tek adam karşıtlığını tartışılır hale getirildiği bir gerçek.


Tartışma konusu olan bakanlık meselesine gelince, HDP’nin böyle bir derdi olmadığı biliniyor. Ayrıca altılı masada bulunmaya da hiç hevesli değil. Zaten olmaması en çok HDP’nin hayrınadır.

HDP tedricen sistemi değiştirmeye çalışan demokratik bir programa sahiptir. Millet ittifakı ise mevcut sistemi restore etmeyi hedefliyor.


Bu restorasyonun demokratik tonu baskın veya zayıf olması yine demokrasi güçlerinin etki düzeyine bağlı olacak.

Kürt meselesini görmezlikten gelmek ve Kürt siyasal hareketini kriminalize etmek demokratikleşmeye değil, ororiterliğe ve diktatörlüğe yol açıyor.

Mevcut istibdat sisteminden kurtulmak iddiasında olan Millet ittifakının önemli bir bölümü bırakalım Kürt meselesinin demokratik teamüller içinde ele almayı, HDP ile aynı karede bulunmak dahi istemiyor. Bu yetmiyor, her firsatta “biz HDP ile yana yana bulunmayız” ve “HDP terörle ile arasına mesafe koymamıştır” denilerek, tamamen saray iktidarının istediği bir şeyi yapıyor. Milliyetçiliğe ve toplumsal gericiliğe hizmet ediyor.

Yaratılan milliyetçi atmosfer içinde gerilim ve kutuplaşma üzerinden toplumsal mühendislik yapan saray iktidarı iki alan üzerinde oynuyor. Birincisi, Millet ittifakına dönük “sizin cumhurbaşkanı adayınız kimdir”? sorusu ile bir tartışma yaratmak ve bu eksen üzerinden çatlaklar yaratmaktır. İkincisi ise HDP ile olan veya olabilecek muhtemel ilişkilenmeyi kaşıyarak milliyetçi tabanı konsolide etmektir.

Saray manipülatörleri altan alta cumhurbaşkanı adayı olarak Mansur Yavaş’ı işaret ediyor. Bu nedenle ilk planda Mansur Yavaş’a pek dokunmuyorlar. Hatta kendilerinin yönlendirdikleri anketlerde açık ara farkla önde olduğunu ileri sürerek parlatmaya çalışıyorlar. Böylece ilk planda HDP ve çevresinin kopmasını ve sandığa gitmememesini sağladıktan sonra bu defa Mansur Yavaş’a dönük salvo atışları başlayacak. Şimdi dikkat edilirse daha çok İmamoğlu’na yükleniliyorlar, “bay Kemal” deyip Kılıçdaroğlu’nu hiçleştiriyorlar, ama Mansur Yavaş’ı es geçiyorlar.

Peki muhalefet ve özellikle İYİ Parti gerçekten saray iktidarı karşıtı mıdır? Burası son derece şüphelidir. Ayrıca eski parlamenter sisteme dönüş tek başına bir şey ifade etmiyor.


Demokratikleşme ve dolayısıyla Kürt meselesinin barışçıl çözümü hedeflenmeden Türkiye’nin yolunun düze çıkmayacağını geçen yıllar gösterdi.

Tek Adam sistemi bir sonuçtur!

Tek adam sistemi kimilerinin ileri sürdüğü gibi birilerinin kişisel hırslarından ve egolarından çok devletin bir tarcihi, bir projesi olduğu bilinmeli.

Onlarca yıl süren özel savaş yöntemlerine karşın yenilmeyen Direniş Hareketini ve Rojava da ortaya çıkan statüyü tasfiye etmek için tek adam sistemine geçilmiştir.

Tek adam sistemi devlet erkanının ve devlet partilerinin bir mutabakatı sonucudur. Ergenekonun bir kanadı olan MHP, Perinçek ve Ağar-Çiller ekibi bil fiil koalisyona katılırken, CHP ve İYİ Parti dışarıdan destek vermiştir. Bu konsensüs esas olarak yukarıdaki saiklere dayanarak gerçekleşmiştir.

Ancak tek adam sistemi artık sınıra dayanmıştır. İstenen ve beklenen hedefler tutmamış, aksine bu geçen zaman içinde kriz derinleşmiş ve çözülüş başlamıştır. Sadece başkanlık sistemi yıpranmamış, devlet de yıpranmaya başlamıştır. Tek adam sisteminde daha fazla ısrarın rejimi bir bütün olarak riske etmek anlamına geldiğini gören devletin “derin kuvvetleri” arayışa girmiştir. Kılıçdaroğlu önderliğinde sürdürülen “dengeli siyaset”, SADAT vb.paramiliter güçlerin deşifre edilmesi, Sedat Peker üzerinde süren ifşalar bir arayışın sonucudur.

Devletin bir kanadında yeniden eskiye dönüş hesapları bulunuyor. Toplumsal hoşnutsuzluğu yatıştırmak amacıyla parlamenter sisteme dönüş ve bir miktar kuvvetler ayrılığı düşünülse de başta 12 Eylül Faşist anayasası olmak üzere, Kürt meselesi ve genel demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili bir programları bulunmuyor. İyi Parti genel başkanın ve yöneticilerinin son çıkışları bunun açık beyanı olarak okumak gerekiyor.

 


(Aktörleri arasında Akşener ve Çiller’in yer aldığı Düşük Yoğunluklu Çatışma konsepti, 90’lı yıllarda militarist-faşist bir burjuva siyasi kadro yaratmakla kalmadı aynı zamanda Türkiye burjuva siyasetini çürüten bir etki yarattı.-editör)


İyi Parti’nin çıkışı bir tercih ve bu tercihte zerre kadar demokrasi bulunmuyor. Onların tek derdi Erdoğan karşıtlığı gibi görünse de, bu bir yere kadardır. Karşılarına Kürtler ve demokrasi güçleri çıkınca yeniden Erdoğan’a sarılmakta tereddüt etmeyecekler. Bunu daha önce defalarca yaptılar.

Kimlerin AKP’yi iktidara taşındığını ve Erdoğan’ın nasıl tek adam haline geldiğini unutmayalım. Erdoğan’nin nasıl ve kimler tarafından vekil yapıldığını, 7 Haziran seçim sonuçlarından sonra ilk kimlerin saraya gidip saatlerce konuştuğunu unutmayalım.


(7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında “topal ördek” konumuna düşen Erdoğan’a ilk destek CHP’li Baykal’dan geldi. Baykal ve istikşafi masa oyalaması AKP’nin karşı saldırısı için zaman kazandırdı.-editör)


Ve bütün bu olup bitenler bize demokrasinin ve demokratlığın nasıl olacağını bir kez daha tanımlıyor. Siyasal liberalizm ve burjuva demokrasinin kendisi de esas olarak yığınların eseri olduğunu unutmayalım. Yine düğüm buradadır. Doğru bir hat üzerinden siyaset üretmek…


Siz doğru bir hat üzerinden işinizi yaparsanız sadece kitleselleşmekle kalmaz, sizin yarattığınız politik hegemonya düzen partilerini de etkiler, onları da solda durmaya zorlarsınız.

 

Diğer Yazılar

ERKEN CUMHURİYET VE TEK PARTİ DİKTATÖRLÜĞÜ DÖNEMİNDE TÜRK BASINI: KISA BİR BAHAR UZUN BİR KIŞ.

Türkiye’de basına yönelik sansür yazı dizimizin üçüncü bölümünde 1925 ve sonrasındaki on yıllık dönemi tartışmaya …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir