NEO-OSMANLICILIĞIN AĞIR YENİLGİSİ: BİR FANTEZİNİN AĞIR BEDELİ ÜZERİNE ANALİZ DENEMESİ

Ümit ÖZDEMİR /15.08.2022

@masumlevrek

Neo Osmanlıcı akımı devletin ideolojik aygıtları arasında öne çıkaran tarihsel süreç, SSCB’nin 1991’de yıkılmasıydı. Neo-Osmanlıcı çizgiyi savunanlar gazeteci Cengiz Çandar ve akademisyen Mustafa Çalık’ın öncülüğünde çıkan Türkiye Günlüğü dergisinde fikirlerini açıkladılar. Neo-Osmanlıcılar kemalizmin defansif, misak-ı millici dış politika çizgisinin terk edilerek, bunun yerine yayılmacı ve eski Osmanlı coğrafyalarını tahakküm altına alan bir dış politika çizgisini savunuyordu. Bu dış politikayı kışkırtan üç ana gelişme şuydu: Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Kafkasya ve Orta Asya’da Türkiye’nin etkin olabileceği etkin bir alanın açılması iddiası; bir diğeri Yugoslavya’nın dağılmasıyla Balkanlar’da Türkiye’ye Müslüman toplulukların liderliğini yapma hayaliydi. Üçüncü gelişme ise Irak’ta 1990’da başlayan Körfez Savaşı sonrası Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın zayıflamasıyla, Kürt meselesinin uluslararası bir sorun haline gelerek; Ankara’ya Suriye ve Irak’taki Kürtlere hamiliğini üstlenmesi misyonuydu. Soğuk Savaşın bilinen güvenlik dünyası yerini, belirsizliğin ve çatışmanın hâkim olduğu, bir yeni dünya düzensizliğine bırakıyordu. Bu yeni siyasal durumu fırsat bilen Neo-Osmanlıcılar, Soğuk Savaş Dönemi’nde Türkiye’nin izlediği dış politikayı liberalizmden ödünç bir kavramla “statükocu” olarak eleştirerek; Türkiye’nin kendi sınırlarının ötesinde Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’ya yönelik aktif bir tutum almasını öneriyorlardı. Bu yeni durumun tarihsel kökeninde ise dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nda bir reaksiyon olarak ortaya çıkmış Yeni Osmanlıcılık fikriyatı vardı. Ancak 19. Yüzyılın Yeni Osmanlıcıları ile 20. Yüzyılın Neo-Osmanlıcıları arasındaki tezat ortadaydı. Yeni Osmanlıcı fikirler manzumesi kendi düşünsel kaynağını 1876’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ve Kanun-i Esasi’nin 8. Maddesinden aldıysa da; imparatorluğun 1.Dünya Savaşı sonunda fiilen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla beraber maddi temelleri resmen ortadan kalkmıştı. Ancak yine de Neo-Osmanlıcılığın emperyal vizyonunda bu romantik etkinin olduğu inkâr edilemez. Özellikle Neo-Osmanlıcılığı en üst düzeyde savunan Cengiz Çandar, Türkiye Günlüğü’nde kaleme aldığı bir makalesinde “önünde açık duran emperyal vizyonu reddeden ve Sevres zihniyetine ve Lozan baskısına kendisini mahkum sayan bir ülke daha da küçülür, parçalanır”1 iddiasıyla Neo-Osmanlıcılığın yayılmacı (irredentalist) zihin dünyasını gözler önüne seriyordu.

Bu zihin dünyası, yönetici kadroda yansımasını bulmakta gecikmedi. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, özellikle Irak krizi sırasında sarf ettiği “400 seneden beri milletimizin eline geçen en büyük fırsattır. Bir nevi “hacet kapıları” açılmıştır milletimizin önüne” hamasi söylemiyle yayılmacı dış politik çizgiyi kutsar. Özal’ın yayılmacı dış politika anlayışının sınırını ise “bir koyup üç alacağız” sözleri oluşturur. Pragmatizmle harmanlanmış bu fikir dünyası, sınırları sürekli değişen Ortadoğu’daki her gerilimde bir fırsat görmekle maluldür. Dönemin sonunda TSK’dan beklediği desteği bulamayan Yeni Osmanlıcılar, krizle yüzleştiler. Yeni Osmanlıcıların 1990’lardaki siyasal motivasyonunun bir başka nedeni ise % 21 gibi bir parlamento desteğiyle Cumhurbaşkanı olabilmiş Özal’ın yetersiz siyasal meşruiyetine destek olabilmek, azalan siyasal gücünü ve popülaritesini yükseltmekti. Bunun en kestirme yolunun dış politikada savunmacı- defansif çizginin terk edilerek milliyetçi hamaseti de arkasına alan yayılmacı yeni bir söylem tutturmak olduğunu biliyorlardı. Bu emperyal vizyonun sahipleri sürekli bir biçimde mazi kabrinin hortlaklarına sığınmakla kalmıyor, tarihi sürekli tahrif ve gündelik politik çıkarlarına hizmet eden bir biçimde güncellemekten kaçınmıyordu. Birazdan AKP döneminde de izlerini fazlasıyla görebileceğimiz bu tarih anlatısı bir ölçüde milliyetçi hamasete de yaslanıyordu.

Yeni Osmanlıcılıktan Pan İslamcılığa: AKP’nin emperyal vizyonunun tehlikeli sonuçları.

Özal pragmatizminin bir sonraki kuşakta taşıyıcısı olacak kişi Recep Tayyip Erdoğan’dır. Erdoğan’a göre Türkiye’nin emperyal bir vizyonu taşıyacak bir gücü vardır. Hatta eğer Türkiye 2000’li yılların dünya ailesinde saygın bir üye olarak yer almak istiyorsa (ki istemelidir) emperyal bir vizyon üstlenmeye mahkumdur” Ancak bu “emperyal vizyon” Özal’ın Yeni Osmanlıcılığı’ndan farklı olarak Türkiye’yi “hem Müslüman olarak, hem de Ortadoğu’lu olarak” tanımlar ve bu görüş demokrasiyi de “ancak bir araç” olarak görür.

Bütün bu ideolojik angajmanların örgütlenmesinde özel bir yeri olan kişi ise Ahmet Davutoğlu’dur. Ahmet Davutoğlu, 23 Nisan 1999’da Yeni Şafak’ta kaleme aldığı yazıda Yeni Osmanlıcılık çizgisinin “teorik hazırlıksızlık ve pragmatik tavır ile jurnalistik bir düzeyde kaldığını” belirterek eleştirir. Davutoğlu, AKP’nin iktidarda kaldığı bütün yıllara damgasını vuracak ve dış politik çizgisini belirleyecek olan Stratejik Derinlik kitabında Yeni Osmanlıcılık ve Tanzimat sonrası Osmanlıcılığı kıyaslar. Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında öne sürdüğü eleştirisinin merkezinde Tanzimat sonrası modernleşme hareketi yer alır. Tanzimat sonrası modernleşme çabalarını ciddi biçimde eleştiren, bunun toplumu ve devleti İslam kimliğinden kopardığını iddia eden Davutoğlu, Özal’ı da alaycı bir ifadeyle “Tanzimat paşalarına” benzeterek Yeni Osmanlıcılığı reddeder. Davutoğlu’nun bu reddedişin kökenini, Yeni Osmanlıcılar gibi aynı kaynaktan alır. Yeni Osmanlıcılar da Pan İslamist Davutoğlu da tarihsel gerçeği, üretim ilişkilerini ve uluslararası çıkarların ve günün gerçekliğini yadsıyarak aslında eleştirdiği şeyin ta kendisine dönüşür. Davutoğlu’nun öne sürdüğü dış politik çizgi, 2. Abdülhamit döneminde denenmiş ve iflas etmiş İttihad-ı İslam’ın yeniden ihyasıydı. Davutoğlu, Abdülhamit Dönemi’nde izlenen Pan-İslamist siyasetin sömürgeciliğe karşı İslam dünyasında direnişi örgütlediğini iddia eder. Çok kültürlü çok dinli bir Osmanlı toplumu iddiası.

Bu iddia, 2. Abdülhamit istibdatına son veren İttihat ve Terakki cemiyetinin 1908 devrimi sonrası çok etnili ve dilli imparatorlukta anayasal güvenceyi hakim kılamaması sonucu askeri diktatörlüğe, bir tür triumvira (üçlü yönetim) yürümesiyle zaten boşa düşmüştü. İddia sahiplerinin sürekli bir biçimde tarihi kendi gerçekleştiği nesnel zeminden kopartarak araçsal bir mantıkla ele almasıyla bir felakete doğru gidişin kapıları sonuna kadar açıldı. O felaketin adı Suriye’de İhvancı bir rejim kurmak için siyasal islamcıların desteklenmesiydi. Bunu tetikleyen ilk gelişme Suriye ile ortak bakanlar kurulu toplantısında AKP heyetinin Suriye rejiminde kritik mevkilere İhvancılığıyla tanınan kişilerin atanmasını talep ettikleri toplantıda dile getirildi. Suriye hükümet heyetinden çok net bir hayır cevabı alınmasıyla yumuşak güç ve ikna çabaları yerini sonu belirsiz bir çatışma stratejisine terk edildi. Bu stratejinin ana sorunu, soğuk savaştan beri önce SSCB, sonra Rusya ve İran tarafından desteklenen bir denge ülkesi Suriye’nin bir iç çatışmaya sürüklenmesi halinde diğer bölge ülkelerinde de olumsuz toplumsal-siyasal sonuçlar yaratabilecek etkileri görememesiydi. Hamasetle girilen yol çıkmaz bir sokakta sona eriyordu…

Ahmet Davutoğlu’nun emperyal vizyonunda Stratejik Derinlik kitabında ele aldığı yaşam alanları teorisi kökenini Hitler’in Mein Kampf (Kavgam) kitabındaki Lebensbarum sözünden alır. Siyasal islamcılar Hitler’in kitabından çaldıkları kavramla, yeni yaşam alanları inşa edecekleri Suriye toprakları üzerinde dışarıdan getirecekleri cihadistlerle Arap Ortadoğu’sunda bir devlet geleneğine dayanan ve özellikle siyonist İsrail’in yayılmacı politikalarının önünde set gibi duran Suriye’yi parçalama hayalleri kuruyorlardı.

Bu hayaller Rusya ve İran’ın yerinde müdahalesiyle yerle yeksan oldu. Suriye rejimi emperyalist batının beslediği cihatçıların bütün çabalarına rağmen yıkılmadı. Suriye iç savaşı sonucunda Türkiye’ye sığınan sayısı belirsiz sığınmacının akıbeti ise yeni toplumsal gerilimleri ve çatışmaları tetikleyecek bir fay hattının yollarını döşedi. AKP ve Yeni Osmanlıcılar, Cumhuriyet döneminden miras kalan “Arapların arasındaki meselelerde taraf olmayın ama arabuluculuk misyonunu elden geldiğince yerine getirin” dış politika mantığını reddetti ve toplumsal sonuçları gelecek kuşakları da etkileyecek bir kararla Arap Ortadoğu’sundaki bütün gerilim ve çatışmaların tarafı oldu. Bu tarafgirlik Suriye’den, Libya’ya Irak’ın iç meselerinden İran’a emperyalizm tarafından uygulanan ambargonun delinmesine dış politikada art arda ağır yenilgilerin alındığı bir sürecin kapılarını açtı.

Bir başka açıdan siyasal islamcıların emperyal vizyonuyla Suriye’de rejimi değiştirme operasyonu, ırkçılığın zemin bulmasına Zafer Partisi gibi açık ırkçı tandanslı partilerin mülteci karşıtlığını sonuna kadar sömürerek taban bulmasına yol açtı. Dış politikayı hamasete, kurgusal gerçekliğe ve tarihin tahribatına ve açık yağma politikalarına endeksleyen bu zihniyet, yaşanan acı gerçekliğe cevap veremediği gibi Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz darbe girişiminin nedenlerinden birinin Neo-Osmanlıcı dış politika olduğu gerçeğini de yadsır. Bütün Arap dünyasının özellikle selefi vahabi çizgide Suriye’nin parçalanmasına onay veren gerici Arap diktatörlüklerinin bile yenilgiyi kabul etmesine rağmen ısrarla ve inatla Suriye’ye askeri operasyon ve yeni iç çatışmaları destekleyen Neo Osmanlıcılık, ağır bir yenilgi aldı.

Bu ağır yenilginin 1950’lerdeki temsilcisi Adnan Menderes’ti soğuk savaşta ABD’nin 1953 Ajax Operasyonu ile İran’da yurtsever ve millici Musaddık rejimini askeri darbeyle devirerek şahlık rejimini destekleyen ABD emperyalizmi, sırasıyla 1956’da Süveyş kanalını devletleştiren Cemal Abdülnasır’ın lideri olduğu Mısır’a ve 1958’de Lübnan’a askeri müdahalelerde bulundu. 1952’de NATO’ya giren DP iktidarındaki Türkiye ise emperyalistlerin uydusu olarak bu müdahalelerin aktif tarafı oldu ve Arap milliyetçiliği ile karışık bağımsızlıkçı sol bir eksene oturan Arap dünyasını karşısına aldı.

Türkiye’nin siyonizmin devletleşmiş hali olan İsrail’i ilk tanıyan ülke olması, Arap dünyasıyla arasının açılmasına neden oldu. Prof. Dr. Haluk Gerger’in yerinde tanımlamasıyla ABD’nin Ortadoğu’daki fedailiğini üstlenmesi ve Adnan Menderes’in Suriye büyükelçisinin Türkiye ile yaptığı bir görüşmede sarf ettiği “Sus!… Efendilerine söyle, iki tümenle Suriye’ye girer altınızı üstünüze getiririm”4 sözleri, fedailiğin geldiği boyutu göstermesi bakımından açıklayıcıydı. DP’nin saldırgan dış politikasının bir başka sebebi ekonomik yıkımı perdelemekti. 1957’de Suriye’nin SSCB ile teknik altyapı imzalaması üzerine Suriye’ye yönelik bir askeri operasyona için sınıra askeri birliklerin yığan DP, böylece askerleri de siyasi alana davet ediyordu. Saldırı için işaret bekleyen ancak soğuk savaşın dengeleri nedeniyle sıcak bir çatışmadan kaçınan emperyalizm için DP’nin bu saldırgan tutumu sorun yaratmaya başlamıştı.

DP lideri Menderes Lübnan iç savaşına silah göndererek taraf olmasıyla başlayan saldırgan bağımlılığının bir benzerini hayata geçiren AKP, Suriye iç savaşında yaşadığı ağır yenilgiyi hazmedemediğinden olsa gerek, yeni askeri operasyonlar için üzerinde çoktan anlaşılmış Suriye için icazet istiyor. DP ve lideri Menderes’in Orta Doğu’da emperyalizmin politikalarını doğrudan askeri müdahale ile hayata geçirme çabaları, bizatihi ordu tarafından engellendi. Bu engellemenin arka planında soğuk savaşta Sovyet etkisi ve nüfuzu altına giren Orta Doğu ülkelerini doğrudan karşısına almaktan çekinen bir yaklaşım olduğu kesindi. Bununla birlikte giderek kötüleşen Türkiye ekonomisinin bir operasyonu kaldıramayacağını gören komuta kademesinin gerçekçi tutumu, DP ve otoriter liderinin hevesini kursağında bırakan bir başka faktör olduğunun altını çizmekte fayda var.

1950’lerin sonunda Arap dünyasında siyonizme ve emperyalizme yönelik ulusal uyanışla şekillenen sürece ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin İsrail’i kullanarak müdahale etmesiyle başlayan çatışma ve gerginlik politikası bugün farklı isimlendirmelerle devam ediyor. BOP Eş Başkanı olduğunu ve Orta Doğu’daki çatışmalarda taraf olduğunu açıkça beyan eden ve bu yönüyle emperyalizmin hizmetine amade olduğunu ortaya koyan neo Osmanlıcı dış politika çöktü.

Neo-Osmanlıcılığın çöküşünde ABD’nin Libya Büyük Elçisi’nin sokakta linç edilerek katledilmesinin yarattığı infial etkili oldu. ABD ilk defa bir büyükelçisini koruyamadığı gibi yıllardır besleyip büyüttüğü siyasal islamcıların hedefi haline geliyordu. Yanı sıra 1920’lerde İngiliz emperyalizmi tarafından himaye edilerek yerleştirilen İhvancılığın yaşadığı ağır yenilgi ve bağlaşığı siyasal islamcılığın farklı hiziplerinin Tunus ve Fas’ta yaşadığı seçim yenilgileriyle iktidardan indirilmesi süreci biçimlendiren diğer siyasal gelişmeler olarak tarihe geçti. Suriye’nin parçalanmayacağını anlayan gerici Suudi Arap rejimlerinin desteğini çekmesiyle cihadistler deyim yerindeyse ortada kaldı.

Emperyalizmin ve militer siyasal islamcı sermayenin talepleriyle girilen Suriye iç savaşı, Türkiye’de yeni ve çok derinlikli başka sorunların ortaya çıkmasına neden oldu. Bu sorunların başında sığınmacılar sorunu ve buna bağlı milliyetçi reaksiyonun olduğu kesin. Ankara Altındağ’da geçen yıl yaşanan ırkçı ayaklanma ve Suriyelilerin yaşadığı mahalleye saldırılmasıyla bu fay hattının nasıl bir risk taşıdığı görüldü. Hemen bütün düzen partilerinin Suriyeli göçmenleri geri göndermenin derdine düşmelerinin görünür nedenlerinden biri de bu fay hattının yarattığı gerilimdi.

Bir başka konu siyasal islamcı selefi cihadist örgütlenmelerin enterne edildiği bölgede ortaya çıkan uyuşturucu meselesiydi. Bugün türlü çeşit itiraflar ve ortaya saçılan türlü çeşit belgeleri bu minvalde değerlendirmek mümkün. Suriye macerasının eninde sonunda Türkiye iç siyasetine yansımaları olacağı ve kesintisiz Susurluk adında bir çürümeye yol açacağı kesindi. Ancak fütuhat ve halifelik arzularıyla gözleri kör edilmiş bir siyasal kadronun yönetiminde girişilen bu maceranın hesap edilemeyen başka bir faturası daha vardı. Neydi o fatura ? Cübbeli Ahmet hocanın kendi müridlerini selefi cihadist tarikat ve cemaatlere kaptırma endişesiyle sarf ettiği sözlerden de anlaşılabileceği üzere, selefi cihadist grupların Türkiye’de taban bulabilme potansiyeli mevcuttu.

Dış politikayı gerçeklere ve imkanlara göre değil, hayallere ve romantizm ve rövanşizm üzerine inşa eden her siyasal oluşum bunun faturasını bir biçimde halkına ödetiyor. Türkiye’nin görüp görebileceği en entelektüel dış İşleri bakanlarından biriyle, İsmail Cem ile Ankara’da 32. Gün ekibiyle yaptığımız bir söyleşide off the record “kayıt dışı” söyleşide sarf ettiği “Dış Politika bir ülkenin ekmeğidir” sözleri bu açıdan çok öğreticidir. Türkiye’nin ekmeğinin küçülmesi, en uzun sınır komşusu olan Suriye iç savaşında taraf olunmasıyla başladı. Komşularıyla iyi geçinme ve dış ticaret kapasitelerini arttırarak yen iş sahaları yaratma derdindeki bir dış politik çizgi, yerini fütuhata, “emevi camiinde namaz kılma” ve hilafet fantezilerine bıraktıysa şapkayı önümüze alıp düşünmenin zamanıdır. Bu yazı o şapkayı önüne alıp düşünenler ve yeni bir Türkiye için barışçıl bir dış politika düşleyen herkesin okuması için yazıldı. Bir faydası olduysa ne mutlu yazarına…

1-Cihat Baban, Politika Galerisi, İstanbul, Remzi Kitapevi, 1970, s.173

Diğer Yazılar

KAÇ PARA KAÇ: ÇÜNKÜ SERBEST BİR PAZAR HER ŞEYİ BOZAR.

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Engin Alkan, Sermet Yeşil, Ali …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir