IRMAK KIYISI / FERAHİ MENGEŞ

IRMAK KIYISI

Irmağın kızıyım ben

çocukluğumun gecelerinde onun sesiyle

uykuya daldığım.

yaz geceleri Ay’ın şavkıyla

gümüş kolyesini takıp takıştırır koynuna,

minik beyaz bulutları avutur göğsünde

gündüzleri.

binbir çeşit yavrusu vardır onun beslediği,

gökte ve yerde.

anne yüreği gibi kocaman, geniştir suları,

anne ninnisi gibi sakindir sesi.

Her şey, İstanbul’un en kalabalık semtlerinden birinde, etrafı apartmanlarla çevrili, küçük, dokunulmamış bir bahçenin en gözde ağacı, kuşların sığınağı olan, sağlıklı bir kavak ağacını nedensizce, hatta tekrar yaşama sansı bırakmayacak şekilde kesmeleriyle başladı.

Şehrin görmeye alıştığımız kuşları (serçe, kumru, karga, kırlangıç..) evlerini, yuvalarını kaybettiler, bir süre sokağın tepelerinde amaçsızca döndüler, durdular. Kargaların çığlıkları bana Van Gogh’un buğday tarlasındaki kargalarını anımsattı. O andaki hislerim Van Gogh’un hüznü ve çaresizliği gibiydi.

Bu olaydan bir kaç gün sonra Karadeniz’in en verimli ovasında, Yeşilırmak’ın kıyısındaki yemyeşil bir köyünde yaşayan arkadaşımla o bölgeye ait ekolojik sohbetlerimizin birinde geçen olayı aktarmak istiyorum: Çocukluğumuzda kalan ve yıllar içinde zamanla birlikte yitip giden bazı kuş türlerinin -bunlara arılar, kelebekler, sincaplar ve türlü böcekler dahil olmak üzere- bahçesine geri döndüğünden bahsetti. Çünkü o bahçesindeki hiç bir yabani ota ve ve çalılılara dokunmayarak diğer canlılar için de beslenip barınabilecekleri bir alanı muhafaza etmekteydi. Neslinin tükendiğine inandığımız canlıların geri dönmesi hatta buna daha önce hiç görmediğimiz kuşlarda dahil olmak üzere, kaybettiğimiz umutlarımızı geri getirmiştir.

Çocukluğumun ırmağı nasıl göle döndü?

Yeşilırmak’ın en doğal halini çocuklar ve gençler ancak eski fotoğraflardan görebilir. Sıradağların dibindeki düzlükte usul usul akan, akarkenki sakinliğini ve sessizliğini ovanın düzlüğünden alan, yeşili kaynağından nasıl doğduysa yine zümrüt yeşili sularıyla Karadeniz’e doğru yol alan ırmağımız..

                                                                           Fotoğraf,Ferahi Mengeş 2019

Yukarıdaki bir kaç yıllık fotoğraf, artık iyice fakirleşen ve durgun bir göl halini alan ırmağın etrafındaki yeşillerinin yıllar içinde gerek insanlar eliyle gerek değişen iklim koşullarıyla azaldığını görmekteyiz.

Yeşilırmak gerçekten o kadar büyüktü ki; sanırsınız ki kocaman bir deniz akıyor usul usul. Kıyısıyla aranızda hiçbir engelin olmadığı, yatağından milyonlarca yıl ayrılmayan ve bütün su ve kara canlıların kolayca ulaşabildiği kıyısı vardı. Etrafındaki yeşil yazılara (yazı:düz yer,ova, kır) şimdi zevksizce yapılan sosyal tesisler, ne olduğunu anlamadığım garip beton yapılar dolmaya başladı.

Çevresindeki pembe ve mor çiçekleri olan yılgın otu (hayıt otu) çalılıkları, gün batımında ayrı bir renk cümbüşü sunardı. Sonradan duydum ki, dönemin hükümet belediyelerince ve güya köyü koruma adına kurulan derneklerle bir olunup kepçelerle bütün o yabani otları ve çalıları kökünden kazıyıp yerine sürüş sahaları ve garip çirkin yapılar yapılmıştır. Yol kenarlarında, meralarda öbek öbek, renk renk yetişen yılgınlara serbest otlayan inekler bile dokunmazken insanlar yok etmiş. Şimdi o bölgede yaşayan nadir insanlardan biri olan Çağlayan tesadüfen başka köylerde gördüğü yılgın tohumlarını alıp yine kendi köyüne tohumları saçarak hem benim umudumu hem de doğanın umudunu tazeliyor.

Irmağın etrafındaki yüksek setler, ırmağın suyundan faydalanan tüm canlılar, su yılanı, su kaplumbağası ve daha nicelerini ırmağa ulaşamaz hale getirmiş , bozulan eko-sistemleri neticesinde bu canlıların popülasyonları ciddi anlamda etkilenmiştir.

                                                                               Fotoğraf,Ferahi Mengeş 2019

Ferahi Mengeş, suluboya, 1995 ‘Yılgın otları arasında ırmak kıyısından dönen çocuklar’

Irmak kıyısı; ne kadar anlamlı bir cümle; çocukluğum ya ağaç tepelerinde ya da ırmak kıyısında geçti, ağacın kendini kestiler, ırmağın sesini, yaşam enerjisini, akışını kestiler. Artık eskisi gibi çağıl çağıl akmıyor. Kıyısında minik rengarenk yuvarlak taşları toplar, bazende sığ sularında çimerdik. Doğanın tüm renkleri, şekilleri, ışıkları çakıl taşlarının üzerindeydi. En çok da ırmağın yeşili tabi.. Kolay değildi tabi o kadar yolu milyonlarca yıl içinde yuvarlana yuvarlana gelmek; (ırmak taşlarının şeklinin yuvarlak olması bu sebeptenmiş) ırmak tabi yeşilinden daha çok verecek minik taşa. Bir de sesi vardı ki , hani bazı farklı dillerde güzel hislere ve durumlara karşılık gelen anlamlı kelimeler vardır ya, işte ben o kelimeyi arıyorum yıllardır. Almanca Waldeinsamkeit kelimesi ‘ormanda tek başınaymış gibi olma hissi’ anlamına geliyor. Lyer, bu kelimeyi “hem yalnızlık hem de doğa ile bütünleşme anlamı veren bir kelime” olarak tanımlıyor. hislerime yakın bulduğum kelimeyi hezin hezin akıyordu diye ifade edebilirim. Hezin sözcüğü TDK’da geçse de kullanımı çok yaygın olmayan bir sözcüktür; bizim yörelerde sık kullanılır ve ben bu sözcüğü ayrı bir severim. Çok güçlü bir şekilde duyumsadığım, hatta duyduğum lapa lapa yağan karın sessizliğine karşılık bulamıyorum bir de.

Biz ayıran ırmağın kıyısından, tepelerde öbek öbek sıralanmış köylere bakarken, zar zor seçebildiğim insanlar hatta hayvanlar bile bana o kadar gizemli geliyordu ki sanki bir masal alemini izler gibi hissederdim. Küçükken kurduğum düşlerin büyük çoğunluğunun kökleri karşı kıyılar ve dağlardır. Yıllar sonra yetişkin olarak gittiğimde küçükken gördüğüm o masal gitmiş yerine daha gerçek ve sıradan bir dünya gelmişti. Anladım ki insanlar büyüdükçe hayalleri küçülüyor. Tabi ki bunda bizi ayıran nehrin üstündeki HES projeleri ve üzerine yapılan köprülerin etkisini de göz ardı etmemek gerek.

Yeşerya, yeşil gözlü cingen (çingene) kız

Yerinden yurdundan, köklerinden edilen göçebe roman aileleri oba kurmuşlardı, ırmağın etrafındaki yazılara, otlaklara, tüm insanlara ait olan ortak alanlara. Irmağımızın kıyısı şenlenmişti. Küçücük ben onların küçücük neşeli çocuklarının yanına karışmamak için zor tutardım kendimi. Ancak uzaktan izlerdim onları Tony Gatlif’in filmlerini izler gibi. Çünkü hep çingenelerle korkutularak büyüdü bizim nesil: Yaramazlık yapma, uzaklara gitme seni çalarlar, keserler…Neşeli danslarının hemen ardından neşeli kavgaları veya tam tersi hafızamda hala. Benim yaşlarımda adı Yeşerya olan bir kızla sohbet ederdim. Hem ismi hem kendi güzelliği hafızamdan hiç gitmedi. Esmer teniyle ve o yemyeşil gözleriyle, benim kadar o da ırmağın kızıydı, hatta benden bile çok.. Bir sabah Yeşerya arkadaşımı görmek umuduyla ırmak kıyısına vardığımda, çadırların yerinde kocaman bir boşluk olduğunu görünce çok üzüldüğümü hatta günlerce ağladığımı hatırlıyorum. Sonradan duydum ki köyün ileri gelenleri tarafından kovulmuşlar. Romanlar: köyler, kentler,hatta kıtalar arası sürgüne zorlanmış, zulümler görmüş bir millettir. Roman halklarının yönetilemez ve özgür yaşamı eski tarihlerden bu yana krallıkları, günümüzdeyse hala hükümetleri rahatsız etmeye devam etmektedir. Yeşilırmağın hafızamda bıraktığı en hüzünlü olaylardan biri olan olay Yeşerya ve onun sahip olduğu topluluğun sürgün hikayesidir.Bir diğeriyse; sisler arasından zar zor hatırladığım genç bir kadının kendisini dağlardan, isteyerek coşkun sulara bırakıp kilometrelerce yoldan sonra köylülerce bir ağaca takılı bulunduğu gündü. Köyün tüm insanları akın akın kadını görmeye gitmişti, sanki köye bir sinema gelmiş de izlemeye gider gibi. Ben de çok merak etmeme rağmen küçük olduğum için götürülmemiştim. Ondan sonraki günlerde bu olayın etkisinden çıkamadığımı hatırlıyorum,hatta kadının görüntüsünü hayalimde kurgulayıp durduğumu anımsıyorum, kim bilir hangi kara sevdanın öyküsünü taşıdı ırmak aşağılara. Büyüklerimiz anlatırdı; barajlar yapılmadan önce ırmak fazla gelen suyunu yatağından düz ovalara taşırır büyük sellere neden olurmuş, hatta sel geldiği zaman köylüler yukarılardan gelen odunları toplar bir kışı bu topladığı kütük odunlarla geçirirmiş, sadece odun değil türlü türlü eşyaları da taşır etrafındaki köylere hediye gibi sunarmış. Bir zamanlar su o kadar bolmuş ki yaşanan sel afeti tıpkı mevsim gibi sıradanlaşmış, bir yıl olmazsa diğer yıl mutlaka Çarşamba ovasını sel alırmış. Çarşamba denince akla ilk gelen “Çarşambayı sel aldı” türküsü o bölgede yaşanmış hazin bir kara sevda öyküsüdür.

Yeşilırmak üzerine kurulan büyük barajlar, su taşkınları ve sel felaketlerini büyük oranda önlemiştir. Ancak gitgide kuraklaşan dünya, kapitalizmin suyu ve madenleri özelleştirip doğadan ve yöre halkından çalması sonucu yerini sonuçları daha büyük problemlere bırakmıştır.

Samsun dağları ve ovaları son yıllarda HES’ler, maden ocakları ve termik santrallerinin işgali altında kalmıştır. Kanadalı büyük ölçekli şirketler maden arama faaliyetleri sırasında doğayı acımasızca yok etmeye devam etmektedir. Çevreci örgütler maden arama sırasında kullanılan siyanürün, yeraltı sularına, Yeşilırmak’a ve Kızılırmak’a karıştığından bahsetmektedir.

Zaman zaman gazetelerde yer bulan kirlilik ve kuraklık haberlerinin bir bölümünü aşağıda göstermeye çalışsam da bu haberlerin aslında değerinin çok altında kaldığını görmekteyiz.

Çarşamba ovasının kalbine kurulan Biyokütle Enerji Santrali atık sularını Abdal deresini besleyen sulara vermekte.. Karadeniz’e dökülen Abdal deresi, sulardaki ve çevredeki canlı yaşamını tehdit etmeye devam etmektedir. Yine benim gözlemlerime göre doğup büyüdüğüm köyde hemen hemen her aileden bir kişi KOAH ve astım rahatsızlığından yaşamını kaybetmektedir. Son zamanlarda bu konuda bireysel farkındalıklar artmasına rağmen genel ve yerel yönetimlerin bu konuda anlamlı adımlar atmaması çözüme ulaşmayı imkansız hale getirmektedir.

“Çarşamba Biyokütle Enerji Santrali’nden Abdal Irmağı’na verilen suyun; ırmakta alg ve fitoplankton oluşturmasının ardından, bu kez de suda köpüklenme meydana gelmesinin ‘Atık suda kimyasal mı var?’ sorusunu akıllara getirmektedir.”1

Kirlilik, nehrin suyu ve dip çamurlarında analiz bile yapılmasını gerektirmeyecek şekilde çok yaygın olarak görülmektedir. Nehrin çok az olan su seviyesinde görünürlük, aşırı çoğalan siyanobakteriler nedeniyle sıfır. Oksijen seviyesi hem durgunluk hem de bakteri artışı nedeniyle birin altındadır. Azot ve fosfor miktarı 5 üzerindedir.”

Dip çamuru bilimsel yöntemlerle temizlenmelidir, sazlık alanların bakım ve gençleştirme çalışmaları yapılmalıdır. Irmak boyunca suların modern arıtma yöntemlerinden geçirilmeden nehre deşarj edilmesine izin verilmemelidir.”2

“Yağmur sularıyla kirlenen şehir sularının, nehre ulaşmaması için ayrık suyu toplama kanalizasyon sistemi düzenlemeleri yapılmalıdır. Tarımın şekli, dokusu ve alanı mutlak koşulla belirlenmelidir. Siyanobakteri artışını hızlandıran yapay gübre ve tarım kimyasallarıyla üretime son verilerek, damla sulama sistemi zorunlu hale getirilmelidir.”3

Irmağın yıllar içinde doğal yapısının bozulma nedenlerinin başında, üzerine yapılan HES ve barajların yanı sıra, ırmağın etrafını metrelerce kaya ve betonlarla çevirip kanal haline getirilmesi gelir. Hele bazı illerde ırmakla ilgili projeler o kadar çılgın boyutlara ulaşmış ki insanın aklı hayali almıyor. Bu projelerden biri Tokat’ın çılgın projesi diye bilinen Kanal Tokat projesi.. Sırf üzerinde gondollar gezebilsin diye yapay bir kanala dönüştürüldü, etrafına beton peyzajlar yapıldı. Binlerce yıldır bereket taşıyan ırmak artık plastik gondolla da turist taşımaktadır.

Binlerce yıl dağların bağrından ovalara şiir taşıyan, destan taşıyan, bereket taşıyan medeniyetlere beşik olmuş ırmağın ne yazık ki kolu kanadı kırılmıştır. Irmak, üstüne ve kıyılarına kontrolsüzce yapılan enerji santralleri ve çevresindeki fabrikalardan boşaltılan kirli atık sular sonucunda kendine has rengini kaybetmiştir. Elinde kalan azıcık sularını koynuna saklamış, onları da sadece kendi zemininden bulduğu damarlarla dışarı vererek, oluşturduğu minik göllerle balıklarını ve kuşlarını beslemeye devam etmektedir.

                                                                                    Fotoğraf,Ferahi Mengeş 2019

KAYNAKLAR

1.http://karadenizisyandadir.net/samsundaki-santralde-kimyasal-panigi

2.https://t24.com.tr/haber/yesilirmak-ta-kirlilik-ve-kuraklik-tehlikesi-adi-gibi-yesil-akiyor,989039

3.(DHA)https://t24.com.tr/haber/yesilirmak-ta-kirlilik-ve-kuraklik-tehlikesi-adi-gibi-yesil-akiyor,989039

Diğer Yazılar

KAÇ PARA KAÇ: ÇÜNKÜ SERBEST BİR PAZAR HER ŞEYİ BOZAR.

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Engin Alkan, Sermet Yeşil, Ali …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir