BİR BURJUVA HER TÜRLÜ DUYGU VE DÜŞÜNCENİN KALPAZANIDIR

Mahir Konuk / 16.05.2022

Yapılan onca karmaşık ve daha çok güzellemeler içeren tanım ve tasvire rağmen bir “BURJUVA olmak”, dünyanın belki de gelmiş geçmiş en kolay işi olsa gerektir. Çok acele ederek söylersek, bir “aristokrat” olmakla karşılaştırıldığında kıyas kabul edilemeyecek kadar kolay bir iştir en azından. Öyle ya; bir kere “aristokrat” tanımı içine giren bireylerin konumundan farklı bir şekilde burjuvanın asalet takıntısı; tam olarak ifade edersek, sonsuza kadar sürüp gidecek “kan bağına bağlı” bir asalet takıntısı bulunmamaktadır. Ne demişti burjuvazinin adamı Napolyon, şapkasındaki burjuva devriminin kokartını bir “imparator tacı” ile değiştirirken? “Benim asaletim benimle başlar!” Bununla birlikte bir burjuva olmanın kendine özgü başlıca iki varoluş biçimi bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi; insan hayatının devamlılığını sağlamak üzere üretimi düzenleyen ve yönlendiren akıl ve her türlü bilgiye dayanan toplumsal bir organizasyon içinde, değer yaratımı ve birikimi sürecinin ilk ve son nedeni olarak sermaye sahibi olmakla belirlenmektedir. Ancak, “sermaye sahibi olmak” olarak belirlenen varoluş biçiminin, sermayenin kendi kendisini sürekli ve sınır tanımaz bir şekilde arttırarak yoğunlaştırmasını öngördüğünün dışında başka bir akıl ve düşünceye ihtiyacı yoktur. Diğer bir şekilde ifade etmek gerekirse sermayedar, varoluşunun başından beri akla ve bilgiye ihtiyaç duymuş olsa ve bu mevhumların gelişiminin önünü göreceli de açmış olsa da, gerçekte “evrensel değerler” olarak kabul edilen akıl ve bilginin “taşkınlığını” önleyen sınır bekçisinden başka bir şey değildir. Marks’ın altını çizdiği (ve “Gezi Savaşçılarının” kendilerine rehber olarak edindiği) gibi nasıl ki bir sermayedar “Gölgesini satamadığı ağacı keser” ise, aynı şekilde sermayenin kendi kendisinin gerçekleştirmesine önayak olmayan akıl ve bilgiyi çeşitli biçimlerde sansürler. Sermayenin bu tavrı düşünce dünyasında olduğu kadar, duyular dünyasında da geçerlidir.

Sermaye sahibi olmakla burjuva olan güruhun gerçekle yani duyularımızı çevreleyen nesneler dünyası ile ilişkisi, kurgusal bir değer sistemi ile yapılandırılmış olan “kapitalist sistem” içinde nasıl kuruluyorsa işte öyledir. Bu anlamda, sermayedar-burjuva varoluşunun başından beri sürekli bir biçimde insan toplumundan sermayesinin birikimini gerçekleştiren “taze kan” (iş gücü, canlı emek) hortumlarken, ona aynı zamanda “ölüm” demek de olan saf “kurgusallık” (para) pompalar. İçinde yaşadığımız kriz ve çöküşün birbirlerine karıştığı dönemde sermaye; daha önce de çeşitli bağlamlarda altını çizdiğimiz üzere, insan toplumunun karşısında bir “kara deliğe” dönüşen” kapitalist sistem yüzünden “insan hayatı” (canlı emek) hortumlamayı kat kat arttırarak daha çok “ölüm pompalar” hale dönüşmüş durumdadır.

Burjuvalığın ikinci varoluş biçimi; sermayenin kendi varlığını borçlu olduğu insan hayatı “hortumlama” ve kurgusallık aracılığıyla insan toplumuna ölüm “pompalama” işlemini yerine getirmekle görevlendirdiği işbirlikçilerin, sermaye ile çok değerli değerli hizmetleri karşılığında kurdukları ortaklık ile belirlenmektedir. Doğrudan olduğu kadar dolaylı bir şekilde “sermaye birikimi” gözetmeyle belirlenen bu hizmetlerin genel adı sermayenin toplumsallaşması işlevidir. Hizmetkarlardan sadece birisi olan “burjuva sosyologları”, sermayenin toplumsallaşmasını yerine getiren hizmetkarları siyasi, ideolojik, ekonomik, bilimsel, sanatsal alanda faaliyet gösteren “aktörler” olarak adlandırmaktadır.1 “Aktörlerin” başlıca fonksiyonları, sermaye üzerinden tarihsel olarak zaman-mekan içinde sınırlı bir varlığa sahip “kapitalist sistemi” evrensel bir değer olarak insanlığın ufkuna yerleştirerek insan toplumuna mal etmekten başka bir şey değildir.

Aslında “aktör” kavramı, önceden belli bir işlevi yerine getirmek üzere kurgulanmış bir düzenin parçası veya edilgen bir elemanı olmak anlamında, hem sermayedar ve hem de hizmetkar burjuvaya en uygun bir terminoloji olacaktır. Bu durumda “aktör”, kendi için (pour soi) değil ama her hâlükârda hayatın maddi gerçekliğinden soyutlanmadan var olamayan sermayenin tabiatına en uygun ifade etme biçimi de olacaktır. Biz, “öteki için” olunduğu durumda bile aynı zamanda “kendisi için” olmayı ifade eden “özne” (süje) tanımını, ölümü temsil eden kurgusallığın değil ama hayatı temsil eden maddi gerçekliğin yanında olduğu oranda, tercih etmekteyiz. “Özne” aynı zamanda değer biriktirerek var olan değil ama değer yaratarak var olan olmaktadır. Bir değer yaratarak var olan “özne” veya öznelerde, tıpkı değer biriktirerek var olan burjuvalar gibi toplumsal bir sınıf oluşturmaktadırlar: Emekçiler…

Özne”, “emek”, “emekçi”nin birer insanlık değeri olarak yeri, bütün kıymetini elde edilmek için gerekli emek miktarından alan “altının”, kıymeti kendinden menkul “kağıt banknot” karşısındaki değeri neyse odur. Saydığımız bu insanlık değerleri, evrendeki insan varlığının kendi kendisini idame ettirmesi için dayanması gereken maddi gerçekliği temsil etmektedir. Bu değerler; işte bu yüzden, bireyin kendi varlığına yabancılaşması ile tanımlanan burjuva kurgusallığı ve maddi varlığın kendi kendisine yabancılaşması ile tanımlanan sermaye karşısında, insanın duygu ve düşüncesinin gerçekliğinin de ölçüsüdürler. Dolayısıyla biz; bir burjuvanın “her türlü duygu ve düşüncenin kalpazanı” olduğunu ileri sürdüğümüzde, toplumsal bir sınıfın bireyi olmayı tanımlayan bu kavramı sahip çıktığı değerler ölçüsüne vurarak bir çıkarıma varmaktayız.

Kalpazanlık”, diğer bir deyişle “sahtecilik”, sermayenin ve kapitalist sistemin toplumsallaştırılması yani insan toplumunu sermaye ve onun yoğunlaştırılması sürecine uygun hale getirilmesinde devreye girmekte ve burjuvazinin bir bölümü (hizmetkarlar) tarafından hayata geçirilmektedir. İçinde yaşadığımız Covid pandemisi döneminde bunun en mükemmel örneklerine tıp bilimi alanında şahit olmuş bulunmaktayız.2 Edebiyat alanında işlerin nasıl kotarılarak burjuvazinin eylem ve söylemlerinin kriz ve çöküş dönemlerinde yönlendiricisi olan neo-liberal ideolojinin üzerinden nasıl topluma, insana ve hatta bütün insanlığa mal edilmeye çalışıldığını ise üç romancının eserlerinin eleştirisi üzerinden burada ifade etmeye çalışmaktayız.

Türkiye’de en çok okunan ve “sevildiği” iddia edilen bu üç romancının eserlerinde, toplumsal ilişki biçimleri arasında, tıpkı “insan türünün” evrendeki yerinde olabildiğini düşündüğümüz gibi en uçta konuşlanan “aşk ilişkisini” temel alarak, sermayenin izini neo-liberal ideolojinin etkileri üzerinden sürmeye çalıştık. Bu iş için ilk adımda muhatabımız A. Altan’ ve onun iki romanında bu işin, burjuvazinin tabiatıyla mükemmel bir şekilde örtüşecek şekilde nasıl gerçekleştirildiğini ele aldık. Sonuçta A. Altan’ın, cinsiyet-vücut-aşk ilişkisi düzleminde “aşk” mevhumunu bütünüyle devre dışı bırakarak, böylesi “uç” teşkil eden bir ilişkiyi, tıpkı bir sermayedarın dış dünyayla, sermayesinde başlayıp yine sermayesinde biten ilişkisinde gözlemleyebileceğimiz gibi, vücutta başlayıp vücutta biten ve sadece ve sadece “zevk veren” bir ilişki içine hapsederek yok ettiğine şahit olduk.

Altan’ın insan vücudunu bütün toplumsal anlamlarından soyutlayarak tıpkı bir sermaye gibi kullanmasına karşın, bir önceki bölümde E. Şafak’ın aynı şeyi ters yönde bir hareketle “aşkın” bu sefer de “insan bedeni” ile bütün alış-verişini keserek gerçekleştirdiğini tespit ettik. Böylece “aşk”, hem somut bir ilişki türü ve hem de bir insani değer olarak, kendisini var eden somut maddi şartlardan soyutlanarak, tıpkı kapitalist sistemde sermayenin sahip olduğu konumda olduğu gibi, “kendinde” ve “kendi için” bir değere dönüştürülmüş oldu.

Dolayısıyla, A. Altan’ın “aşk” anlayışı ile toplum anlayışı arasında bütün eleştirilerimize rağmen tam bir bütünlük bulunmaktayken, “aşk” ilişkisini insanın büyük bir doğallıkla gerçekleştirdiği ilişkilerin dışında bir tür “fil dişi kuleye” (Şems ile Mevlana arasındaki “ulvi aşkta olduğu gibi) hapseden E. Şafak’ta mutlak bir uyuşmazlık öne çıkmaktadır. Diğer bir şekilde ifade edersek, A. Altan “aşkı” toplumsal ilişkilerde hiçbir şekilde hesaba katmayarak kapı dışarı ederken, E. Şafak, onu günlük toplumsal hayatın dışında “tanrı katına” hapsederek defterden silmektedir. Bu gerçek, E. Şafak’ın kaleminden kahramanlarının kendi günlük özel hayatları anlatılırken ortaya koyulmaktadır. O halde şimdi de romancının üç eserinde “aşk” ve özel hayat ilişkisinin nasıl kurulduğunu görmeye başlayalım.

(İdealizmin günümüzdeki son biçimi olan post modernizm, edebiyatta ve felsefede karşılığını bulmakta gecikmedi. Türkiye’de postmodern edebiyatın yıkıcı etkisi ve yarattığı hasarın tamiri uzun zaman alacak gibi görünüyor-editör)

İKİZLER” KADAR BENZER; “İKİZLER” KADAR FARKLI

Bir “kalpazan” için bütün mesele maddi bir gerçeklikte karşılığı olmayan değer yaratmaktır, dersek pek de yanlış bir şey söylememiş olacağımız açıktır. Bunun yanında her ne kadar bu tanım özellikle de bir “kalpazanın” amacına yönelik olarak doğru bir tanım olsa da, kalpazanlık olayında bütün olan biteni tam olarak yansıtmamaktadır. “Karşılığı olmayan” hayali bir değer yaratan “kalpazan” bu işi gerçekleştirirken hayali bir şekilde de olsa var olan yaratılmış değerlere değer katmadığı gibi, var olan değerleri değersizleştirmek gibi bir etki de yaratacaktır.

Kalpazan” terimi daha çok “sahte para basan kişi” anlamında kullanılmaktadır. Bu durumda “kalpazan” sadece “sahtecilikten” yargılanmayacaktır, ama aynı zamanda sahtecilik yoluyla yaratılan ve dolayısıyla maddi bir karşılığı olan değerlere zara vermekten de hüküm giyebilecektir. En geniş anlamıyla “kalpazan” sıfatını “sahteci” olarak tanımladığımızda ekonomik faaliyetin dışındaki başka yaşam alanlarında da uygulanabilir hale gelecektir; bunun içine aşağıda ele alacağımız gibi sanat ve edebiyat alanı da dahildir.

Faaliyet alanı ne olursa olsun, “kalpazan” sonuç itibariyle belli bir amaca yönelik olarak “ikilem yaratan kişi” de olmaktadır. Onun yarattığı ikilem, maddi bir gerçekliğin karşısına “hayali” veya uyduruk bir gerçekliği geçirmekle gerçekleştirilir. Bu durumda “uyduruk” olan bir gerçekliğe sahip olan şeyin amaca uygunluğunu belirleyen, “uyduruk” olan o şeyin maddi gerçekliğe olan yakınlığıdır. Ancak bu yakınlık “ortak ve kabullenmiş değer” üzerinden gerçekleştirilmiş olsa da asla “sıfıra eşitlik” temelinde gerçekleşmez. Bu duruma en uygun olarak verilebilecek örnek, E. Şafak’ın romanlarında da kurgusal yapılandırmanın temel elemanı imiş gibi duran “ikiz kardeşler” örneği olacaktır: Bazen aynı yumurtanın iki ayrı mahsulü kadar birbirlerine yakın olabilen “ikiz kardeşler”.

Elif Şafak’ın romanlarında rol alan aileler ve onların sosyal çevreleri, eğer birer kurgu mahsulü şeyler değil de gerçek maddi hayatın belirlediği çevreler olsaydı, büyük bir ihtimal yeryüzünde kilometre kareye en çok “ikiz kardeş” düşen yerleşim birimleri olurdu. Okuduğumuz ve analiz konusu yaptığımız üç romanından birisi olan “İskender” adlı olanın yetişkin kahramanlarından ikisi, Pembe Kader ve Cemile Yeter hepsi kız olan çok çocuklu bir “Kürt ailesinin” son çocukları olarak dünyaya gelmişlerdir. Kısaca “Pembe” diye çağrılan ve romana adını veren erkek kahraman İskender’in anası olarak, onun babası Adem ile ikiz olmanın verdiği kargaşa ile kazara evlenen “ikiz-eşi”, böylece “aşk” diye adlandırdığımız ilişki türünün romanda hikaye edildiği biçimde tecelli etmesinin de önünde engel teşkil etmektedir.

Pembe ile ikiz kardeşi Cemile arasındaki kargaşa yaratarak “aşk” olayının tecelli etmesine engel olan benzerliğin yanında derin karakter fayları da bulunmaktadır. E. Şafak, kurguladığı “ikiz” kahramanlardan Pembe’nin karakterini şöyle tanımlamaktadır:

Pembe’nin doğasına aykırıydı geriye bakmak. Ya zamanın ya duaların işleri mutlaka yoluna koyacağına inanır, zerre kadar isyan etmeden, umutsuzluğa düşmeden var gücüyle asılırdı hayata. Yaşanan her şeyin er ya da geç bir hayrı dokunacağına emindi. Bir sonsuz potansiyeller diyarıydı yarın. Pembe’nin kendini geleceğe böylesine adayışını açıklayabilecek tek bir kelime vardı: “İnanç”-görmeden inanma yetisi.” (S. 51)

İkiz bacı” Cemile ise yine ikiz teki olmanın doğurduğu kargaşa sonucu Pembe’nin yerine İskender’in işlediği “namus cinayetine” kurban gidene kadar kendi köyünü terk etmemiş, ana-babasının ölümünden beri kendi köy evinde bir başına yaşamış, dolayısıyla kız kardeşinin aksine “geçmişten kopmamış” veya kopamamış bir karakter sergilemektedir. Bir “köy ebesi” ve geleneksel ilaçlarla hasta iyileştiren birisi olarak kendi varlığını geçmişe ödünç vermiş bir karaktere sahiptir. Pembe’nin kazara eşi olmak zorunda kalan, ama gerçekte “bir görüşte aşık olduğu” Cemile’yi seven Adem’in romancımız tarafından çizilen karakter hatları, bir türlü “ayrılık yasını” tutamadığı kadınla örtüşmektedir:

Adem içinse bir mabetti geçmiş. Güvenilir, sağlam, değişmez ve hepsinden önemlisi kalıcıydı. Her şeyin başlangıcına dair sahip olduğu kavrayışın kaynağıydı: Ona tutarlılık ve süreklilik hissi verirdi. Dünü büyük bir bağlılıkla tekrar tekrar ziyaret etmesine neden olan şey inançtan ziyade bir görev duygusuydu-daha büyük bir iradeye boyun eğmek gibi.”

E. Şafak’ın romanlarındaki kurgulamaların hülasasını mükemmel bir şekilde ifade eden bu aktarımlar hakkında söyleyecek birçok şeyimiz olacaktır. Ama öncelikle, hiç de kaza eseri yapıldığını sanmadığımız esasa dair çok önemli bir “hatayı” su üzerine çıkarmamız gerekmektedir. Bu “hata” ideolojik ve siyasi olarak kesinlikle TARAFLI olan romanın (“İskender”) kurgusal yapılandırılması ile ilintili olup, birinci alıntıda Pembe karakterinde dışa vuran zaman tanımlamasına ilişkindir.

Bilindiği gibi zaman mevhumu (kavramı) dediğimiz şey, Heraklitci anlayışa uygun olarak bir akarsu gibi doğru boyunca uzanan bir mevhum olup, maddenin kendi varoluşsal hareketi dışında düşünülemeyecek bir şeydir.3 Zamanı belirleyen üç anın art arda dizilmesiyle (geçmiş-şimdi-gelecek) belirlenir ve en genel biçimiyle OLUŞ’a bağlı ele almak gerekir. Bu anlamda “GELECEK” sorunu dediğimiz şey, değişim yani bir biçimden diğer bir biçime geçiş sorunudur. Hiçbir şekilde durağan bir yapıya geçiş ve onun biçimini alışla belirlenemeyecektir. “Gelecek” mevhumu, genel olarak maddenin (evrenin) oluş hareketine bağlı olduğundan, bilimsel yani nesnel bir kesinlikle ifade etmek gerekirse, hiçbir şekilde romanda yapıldığı gibi bir “İNANÇ” sorunu ile ilişkilendirilemez. Ancak ve ancak “evrenin en genel hareket yasaları” ile ilişkilendirilebilecektir. GELECEK sorununda bilinemez veya öngörülemez olan geleceğin bizzat kendisi ve daha başka biçimlerle kendisini ortaya koyacağı değildir. Tam olarak bilinemese de maddi olanın mevcut halleri ve hareket biçimlerinden çıkılarak ancak varsayım olarak ileri sürülebilecek olan, değişimin bir başkalaşım olarak hangi ölçülebilir zaman sürecinin sonunda ve bitmiş haliyle hangi sıfatlara bürünerek kendisini ortaya koyabileceğidir.

Romancımız tarafından kurgulanarak bir kadın kahramanın şahsında dillendirilen bir “hurafe” yani bizi gerçekten uzaklaştıran nokta, genel olarak “hayata asılması” ve onun kendi oluşumu içinde birçok şeyi halledebileceği tabii ki değildir. “Hayata inanan” bir karakter yapısına sahip olan kahramanımız Pembe’nin inancı, özellikle de romanda tasvir edilen diğer özelliklerinin toplamı göz önüne alındığında, şimdiki zamana inanması ve mevcut biçimiyle içinde yaşadığı ve entegre olup orada bir yer sahibi olmak için çırpınıp durduğu yerleşik düzeniyle var olan toplumsal yapıdır. Bu anlamda onun “geleceğini” tanımlayan ve “inancını” belirleyen ileride alabileceği biçimler altındaki bir toplumsal oluşum olmamaktadır. Pembe’nin “gelecekten” anladığı kendisinin geleceğidir, içinde yaşadığı ama ait olduğu toplumsal sınıfın dayattığı zorluklar nedeniyle kendisinin katılımına karşı pek de geçirgen olmayan (sınıf farklılaşması) “toplumsal dışsallığın” geleceği değil.

Zaman tanımlanması ve yerleşik toplumsal düzen arasındaki ilişki sorunuyla ilgili olarak, ikiz kardeşi Cemile gibi geçmişte kayıtlı olan Pembe’nin üç çocuğunun babası olan eşi için söylenenler konusunda da tamamlayıcı belirlemeler yapmamız gerekecektir. Her nedense, romancımız yaptığı zaman belirlemelerinde “ölü” yaşam süreçlerini karakterize eden “ölü zamanların” diyarı olan “geçmiş” ile ilişki söz konusu olduğunda “inanç” kavramını kullanmamakta, ama Adem’in karakteri üzerinden ancak değişmez, kutsal ve ebedi olarak bir “KABE” haline getirilmektedir. Geçmiş, romanda belirtildiği üzere gibi hem bir “başlangıcı” ve “kalıcılığı” temsil ettiği oranda, toplumsal dışsallığın varoluşsal sınırlarını oluşturduğu (toplumun geleceğini silmekte de kullanıldığı) oranda, hem zamanda ve hem de mekanda “sürekliliği” temsil etmektedir. Bu durumda, toplumsal dışsallıkta izleyebileceği ve geleceğe yönelik bir hareket imkanı bulamayanların (bizim de gerçekleştirdiğimiz yüzlerce mülakat ve gözlemde de kanıtlandığı üzere) kendi yaşam çizgilerine “devamlılık” aradığı biricik mihrakı “geçmiş” oluşturmaktadır. Bu anlamda geçmiş, artık değiştirilemeyecek olarak kabul edilen gerçekliklerin –bunlar ölmüş zamanların miadı çoktan dolmuş kurallarıyla belirlenmiş dahi olsalar- bir davranış çizgisi oluşturmaktadır.4

Romandaki, Pembe ile bütün ömrü boyunca geçmişte kalan ve varlığı “sürekli” bir biçimde orada kayıtlı olan “ikiz kardeş” Cemile arasındaki ilişki günümüzde neo-liberal dünya görüşüne uygun bir ilişkidir. Aynı zamanda “post-modern” diye adlandırılan bu tür bir ilişkide, herhangi ortak bir geleceğe ihtiyaç duymadan veya onu varoluşta bütünüyle devre dışı bırakarak, “şimdiki zaman” ile “geçmiş zaman” birbirlerinin varlığını karşılıklı olarak besleyerek yenileme halindedir. Romanda kahramanların birbirleriyle ilişkisini düzenleyip yapılaştıran kurgulamaya göre “şimdiki zamanın çocuğu” olan Pembe, geçmiş adına işlediği “namus cinayetinde” kendisini hedef alan oğlu İskender’in hedefi haline gelmiştir. Ama yine tıpkı evlilik olayındaki gibi “cinayet” olayında da “ikiz teki” olmanın doğurduğu kargaşa sonucu oğul İskender’in katlettiği, planlandığı gibi annesi Pembe değil, tıpkı kendisi gibi “geçmişin çocuğu” olan teyzesi Cemile’dir.

Görüldüğü gibi, romanın kurgusunda “GELECEK” mevhumuna yer olmadığı gibi, olayların akışı “yeni” olarak adlandırabileceğimiz bir durumu doğuracak OLUŞ halini de içermemektedir. İki toplumsal kuşak üzerine yayılan bir ailenin hikayesinde zaman ve onun taşıyıcısı olan hareket, bir kısır döngü oluşturacak şekilde geçmişten başlayıp, şimdiki zamanı istila ettikten sonra tekrar geçmişte biten bir dairesel yörünge çizilmektedir. Bu kısır döngü içinde “yeni” olarak düşünülebilecek tek şey, ancak ve ancak geçmişin üzerinde şimdiki zamanda akıp giden ve bir “oluş sürecine” tabi olan hayatın oluşturduğu “yıpranmaların ” – yani yaratılan veya dayatılan değişimlerin- bir şekilde “onarılması” olacaktır. Netice itibariyle, post-modern ideolojinin kendi tabiatına uygun bir “sapkınlığın” ifadesi olan bu tür bir dünya görüşünün günümüzdeki en sadık takipçilerinin DAEŞ militanları olduğunu söylersek hiç de yanlış bir şey ifade etmemiş olmaktayız.

Bu açıklamaları yaptıktan sonra, E. Şafak’ın romanlarındaki “ikiz kardeş” bolluğuna ve bunun bir kurgu tekniği olarak kullanılmasının yanında aynı zamanda ancak ideolojik ve siyasi “kalpazanlık” ile açıklaya bileceğimiz bir “art düşünce” de içermektedir. Bu anlamda, yukarıda “İskender” adlı romanda verdiğimiz örnek tesadüf eseri veya sadece kurgusal da olsa bir “duygusallık” yaratmak için uydurulmuş bir iş değildir. Aksine, düşünülüp tartılarak bir dünya görüşünün kararlı ve bilinçli bir şekilde hizmetinde olan “görevli” birisinin icraatlarından sadece birisi olarak sürekli tekrarlanacak olan insanın ruhuna işleyecek kadar sembolik bir yan taşıyan bir anlayış ve akıl yürütme biçimi olmaktadır.

İkiz olmanın”, ayrı ayrı ve birbirlerinden bağımsız bireyler şeklinde var olsalar da, eş zamanlı ve birbirlerine neredeyse bir simetri oluşturacak (dolayısıyla romanlarda olduğu gibi algı ve kavram kargaşası yaratacak) kadar bir benzerlik ihtiva ettiğini “İskender” adlı roman üzerinden gözlemledik. Bu durumun bir başka örneneği de, E. Şafak’ın “Havva’nın Üç Kızı” adlı romanının başlıca kahramanı olan Nazperi’nin (Kısaca Peri’nin) hikâyesi üzerinden gözlemlemekteyiz.

Peri, ilerici-Kemalist bir baba ile, işi “üfürükçülerden” medet ummaya kadar götürmüş tutucu karakterli bir “ev hanımı” annenin üç çocuğunun sonuncusudur. Dünya görüşü itibariyle hep “Araf”ta (ortada) kalmayı tercih etmiş, kendi parkuru boyunca -ta Oxford’a kadar uzanan eğitimi boyunca da- arkadaşlarına karşı takındığı, romandaki yeri itibariyle ancak ve ancak tipik bir “burjuva oportünizmi” ile açıklanabilecek “ne candan ne de canandan” tavrı, romanın bütününe yayılan bütün ilişkilerini yapılandırmaktadır. Gerektiğinde en içten duygularına ve aşık olduğu insana ihanet etmekten de imtina etmeyen Peri, bir “Tanrı arayıcısı” veya “Tanrı-severdir”; ancak aynı zamanda toplumsal bir angajman ve ilişkisel bir sorumluluk gerektiren “dinsel” bir oluşuma katılmaktan nefret etmektedir. Oysa Peri’nin karakterini belirleyen varoluşa dair sadece iki temel özellik bulunmaktadır. Bunlardan birincisi onun “geçmişe” olan bağlılığıdır. Diğeri ise geçmişi, şimdiki zamanda değiştirilemez (tıpkı geçmişte yaşananlar gibi) nitelikte bir yer sahibi olmak ve onu kendi varlığını işine geldiği gibi “duruma uygun” bir kalıba sokabilmek için kullanabilmiş olmasıdır. Bu sonuncu maddenin aynı zamanda Peri’nin neden her hâlükârda sadece “metafizik” değişebilirlik öngören “Tanrısever” olduğu, ama somut ilişkileri ve kendisinin dışında bir toplumun varlığını öngören “dini oluşumdan” yana olmadığını da pekala açıklamaktadır. Bir burjuva için içeriği boşaltılarak bireysel menfaatlere uygun hale getirilecek bir kıvraklığa ve yanar dönerliğe sahip olmak üzere sadece düşünsel faaliyet ürünü olan fizik ötesi oluşumlara sarılmak, “kalpazan” nitelikli bir tavır olup, Peri’nin içinde yaşadığı sınıfın tabiatına uygunluğun en doğal sonucudur.

Peri’nin yaşları kendisinden büyük iki erkek kardeşi daha bulunmaktadır: Büyüğü babasından bir adım daha ileride görünen “devrimci-solcu”, küçüğü ise anneleri gibi “mukaddesatçı” ve aynı zamanda aşırı milliyetçi. “Babasının biricik kızı” konumundaki Peri ise kendi kuşağında bir dönem hakim olan “bireyci bir davranış çizgisinin” icazetine uygun olarak “ben merkezli” ve toplumsal alanda “fırsat aramakla” meşguldür. Ancak Peri’nin, ölümünde küçük yaşına rağmen kendisinin payı olduğu şüphesi olan “ikiz teki” bir kardeşi daha bulunmaktadır. Peri ikiz kardeşinin ölümünü dillendirebilecek kadar hatırlamamaktadır. Bu yaşanmış gerçek bir itiraf ile romanda açıkça ve “ikiz kardeş” kalıbına uygun olarak dillendirilmiş olsa da, “zahiri bir mevcudiyet” şeklinde olaylara müdahil durumundadır. Şöyle ki, Peri’nin ikiz kardeşi, onun hayatına başı her derde girişte bir “kurtarıcı” olarak hallüsyonojen bir “bebek figürü” olarak” “kurtarıcı” rolünde müdahale etmektedir.5 Peri’nin varlığını “geçmiş” zamana bağlayan ve onun hayatının (veya sıkça dillendirdiğimiz üzere yaşam çizgisinin) devamlılığını “geçmişe dönük” hale getiren bu ilişki, genel olarak, “İskender” adlı romanda “Pembe-Cemile” ikizleri üzerinden bir başka örneğine şahit olduğumuz türden, tıpkı “geçmiş zaman” ve “şimdiki zaman”ın birbirini bütünlemesinde olduğu gibidir. Romancımızın kurgulama tekniği üzerinden “başarılı” olarak niteleyebileceğimiz düzeyde hikayenin zaman-mekan yapılanmasına da müdahil olan bu ilişki, hemen hepsi “ikiz kardeş” ilişkisi içinden adeta toplumsal bir ilişki gibi sunulmakta ve günümüzdeki yerleşik toplumsal ve siyasi yapılanmanın ideolojik beklentilerine –neo-liberal anlayışa-6 de uygunluk göstermektedir.

Romanın zaman-mekan yapılanmasını “geleceği” bütünüyle devreden çıkararak sadece geçmiş ve gelecek üzerinden gerçekleştiği olgusu o kadar belirleyici, “neo-liberal” ve/veya post-modern dünya görüşüne uygunluk çabası o kadar keskindir ki, Romancı bu alandaki sadakatini, “ikiz teki” olan Peri’nin de aynı zamanda “ikiz çocuk” sahibi anne yaparak onaylatma gereği duymuştur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu durumda geçmişin eklektik bir şekilde şimdiki zamanı “eş zamanlı” hale gelerek istila etmesi sağlanmış, ve insan varlığının yönü geriye yani geçmişin ölü zamanlarına döndürülmüş olmakta, böylece “ideolojik misyon” da yerine getirilmiş olmaktadır.

Merak edenler için belirtmemiz gerekiyor: “İkiz kardeşler” ve “ikiz çocuk sahibi olma” olayları yukarıda bir çözümlemesini sunduğumuz “İskender” ve “Havva’nın Üç Kızı” romanlarıyla sınırlı da değildir. Yazarımızın tartışma konusu yaptığımız üçüncü romanı olan “Aşk”’da da başrolü oynayan “Ella Rubinstein” da “ikiz çocuk” sahibi olarak ailesinin olamasa da kendi geçmişini garanti altına almış bulunmaktadır. Ancak, geçmişle kurulan bu ilişkinin boyutunu belirleyen “tasavvuf” anlayışındaki “Tanrı” mevhumu olup, bir burjuva olarak kendi bireysel hayatının rastgeleliğine uygunluğu da sağlanabilmiş “post-modern” tabiatlı bir ilişkiyi de sergilemektedir.

Özellikle de edebiyat alanında çok sık bir şekilde kullanılan şimdiki zaman aralığı ile geçmiş zamanların ilişkilendirilmeye, böylece “ölü zamanlar” demek olan geçmişin sürekli ve yapılandırılmış bir şekilde güncelleştirilmeye çalışılması post-modernizmin, bizim tespit edebildiğimiz en belirgin özelliğidir. E. Şafak’ın romanlarındaki kurgulamaya göre, geçmişin sürekli bir şekilde güncelleştirilerek iflas etmiş bir durumda olan şimdiki zaman yapılanmasına ancak “ölü zamanlarda” var olabileceğini düşünebileceğimiz şekilde kalıcılık ve süreklilik kazandırılmaya çalışılması; sadece iki ayrı varoluşu “ikiz kardeş” yapılanması ile bir ve aynı görüp göstermekle sınırlı değildir. Buna, romanın zamansal akışına, zamanın iki anı olan “geçmiş” ve “şimdiye” dair olayları sanki birbirlerinin benzeri imiş veya sanki aralarında tek yanlı ve kısır döngü yaratacak bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi kurulabilirmiş gibi yan yana getirmek de eklenmelidir.

Oysaki roman söz konusu olduğunda, bu tür bir edebiyat biçiminde yapılan tiplemelere kalıcılık ve süreklilik kazandırmak için kahramanların içinde var oldukları toplumların mevcut durumdaki gerçekliğine yakınlık ve bu gerçekliğin kendi iç dinamiklerinden beslenme esas alınmaktaydı. Bu dönemde, kısaca “burjuvazi” kavramı içine alınan toplumsal dışsallığın gerçekliği ile bu gerçekliğin kurgulanmış bir şekilde ifadesi olan roman kahramanlarının taşıdığı karakter özellikleri de, kendi ülkelerinin dışında evrensel bir nitelik kazanmış durumdaydı. Bunun romanın doğuş çağına dair en mükemmel örneği, Türkiye’de de belli bir bir türe kendisini ifade eden burjuvalığı tanımlayan “Rastignac’cılıktır”. Sınır tanımayan bir şekilde burjuvalaşma veya bu yolda “ikbal” sahibi olma durumuna işaret eden bu terim, Honoré de Balzac’ın yaratığı Rastignac kurgulaması, burjuva toplumunda aşağıdan yukarı toplumsal katmanlara doğru gerçekleştirilen “yükselme” hareketinin gerçekliğini mükemmel bir şekilde temsil etmektedir. Bu temsiliyet o kadar mükemmeldir ki, Fransa’nın milli sınırlarını ve asırları aşarak günümüze kadar taşınabilmiştir. Hemen aklımıza gelen bir diğer örnek de Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” adlı yine evrensel bir nitelik kazanmış kahramanı olan Raskolnikov ve onun toplumsal varoluşunu tanımlayan “Raskolnikov’culuk” tur.

(Dostoyevski, Suç ve Ceza’da çizdiği unutulmaz roman karakteri Raskolnikov ile devrim öncesi Rus düşünsel hayatının çelişkili birliğini sembolize eder. O çelişkili birlikte suç, ceza, af ve zorunluluğun bireşimi eserini kalıcı bir başyapıta dönüştürdü.-editör)

Post-modern” zaman akışı veya zaman-mekan yapılandırılması E. Şafak’ın başvurduğumuz her üç romanında da belirgin bir kurgulama biçimini temsil eden geçmiş-şimdiki zaman kurgusal dizini, “aşk” ilişkisini mistik bir ilişkiye dönüştürme çabasının kendi içinde başarılı bir örneği “Aşk” adlı romanda verilmektedir. Böylece, 21 yüzyılın başındaki Ella-Aziz aşkı ile, 13 yüzyılın efsane Şems-Mevlana aşkını sanki Tarihte iki kez yaşanmış, birbirlerinin “ikizi” olaylarmış gibi yan yana getiren bir çabanın ürünüdür “Aşk” adlı roman. Geçmişle geleceğin “ikiz kardeşler” gibi yan yana getirilmesine diğer iki romanında da şahit olmaktayız. Ayrıca, geçmişle geleceğin yan yana getirilerek kurgulanmasına, araştırmamıza konu olan diğer iki romancının romanlarında da şahit olmaktayız. A. Altan’ın başvurduğumuz romanlarında geçmiş ve şimdiki zamanın birlikteliği bireyin hayat çizgisinin farklı dönemlerine tekabül ederken; bu tür bir kurgulama, O. Pamuk’un romanlarında çok daha belirgindir ve yakın tarihin farklı dönemlerine yayılmış durumdadır.

Bir bütün olarak tarihsel sonuna erişmiş kapitalist sistemi düşünsel, toplumsal ve edebiyat gibi alanlarda temsil eden neo-liberal ideoloji, zamanda ve mekanda insan varlığının evrimine çizilmiş şeytani bir sınır çizgisi, bütün insanlığın içine hapsedilmeye çalışıldığı bir çeşit “görünmez” hapishane oluşturmaktadır. Tarihin şahit olageldiği barbarlık biçimlerinin sonuncusu ve belki de en yok edicisi olan bu ideolojinin dünyanın bütün ülkelerinde siyasi alanda iktidar olmasıyla ikame edilen liberal faşist diktatörlükler, insanın duygu ve düşüncesine çizilen sınırların bekçisi, hapishaneye dönüştürülen toplumlarında gardiyanı durumundadır.

Neo-liberalizm, artık toplumsallaşma imkanı tarihsel olarak gerilemiş veya bütünüyle ortadan sermayenin, insanın ilişkisel faaliyetinden ve onun yaratıcılığından kopararak, rasyonel bir şekilde yapılandırılmış kurgusal bir gerçekliğin maddi olan gerçeklikleri, insan türünün bütünüyle ortadan kaldırılma çabasının özetidir. Bu yanıyla neo-liberalizm bir “yok ediş”, bir “ölüm” ideolojisidir. Somut olarak, geleceğe sırtını dönmüş, önü ölü zamanlara dönük kapitalist sistemin ideolojisidir.

A.Altan, E. Şafak ve O. Pamuk’un romanları üzerinden bu ideolojin izini sürmeye çalıştığımız oranda, karşımıza hep aynı akıl yürütme ve aynı zaman-mekan yapılanması çıkmaktadır. Elif Şafak’ın eserlerinde kullandığı kurgulama yöntem ve teknikleri ile “gelecek zaman” mevhumunu (kavramını) bulanıklaştırması çabası bu çabanın bir örneğidir. Bireylerin “yaşam çizgilerine” devamlılık imkanı olarak “ölü zamanların” gösterilmesi de bunun en elle tutulur bir diğer göstergelerindendir.

Neo-liberal ideolojinin üç romanda izini sürmeye başladığımızda kendimize baştan beri “aşk” ilişkisini rehber almış, onun izini sürerek romanlardaki kurgu oyunlarını ve ideolojik, sosyolojik (sınıfsal) ve siyasi taraflılığı çözümlemeye çalışmıştık. Bundan sonra da, daha önce çeşitli bağlantılarda değindiğimiz E. Şafak’ın “aşk” anlayışına, yazdığı romanlarının kahramanlarının hikayeleri üzerinden tekrar eğilerek, “mistik” bir ilişki haline getirdiği insanı insan yapan bu ilişkiyi gündelik hayatta nasıl tasarladığını tespit etmeye çalışalım.

AŞK DEDİĞİN LAFTIR”

Söze başlamadan önce şu önermeyi “aşk” ilişkisini tartışmada başlangıç noktası olarak aldığımızı, okuyucuya açık ve net bir biçimde hatırlatmamız gerekmektedir. Bize göre, “aşk” özgün bir biçimde de olsa bireyler arası ilişkilerde olgusal olarak mümkün o halde var olan toplumsal ilişki türlerinden sadece birisi olarak mevcuttur; ister gerçek hayatın özneleri, isterse bir romanın kurgusal nitelikli kahramanları arasındaki ilişkilerde olsun, ortaya çıkar ve nesnel şeylermiş gibi gözlemlenebilir. Aksi taktirde bilinen bir “pop şarkısının” nakaratında tekrarlandığı gibi “aşk dediğin laftır”. Bu bölümde işte bu önermenin, E. Şafak’ın romanlarını konu ettiğimiz bir önceki bölümde olduğu gibi sadece kavramsal bir düzlemde değil ama ampirik olarak gündelik hayatta kendisini nasıl ortaya koyduğuna değineceğiz.

Aşk ilişkisini biz, formülasyonu nasıl kurulmuş olursa olsun (Hetero, homo, bi) cinsiyet kaynaklı olup arzulama ile harekete geçirilen, insan vücudunun da zevk-alma-verme ile içine katıldığı bir ilişkisel süreç olarak tanımlamaktayız. Tam olarak ifade etmeyle, insan bireyinin süreklilik ve böylece “aşkın” bir nitelik taşıyan varoluş biçimi olarak… Bunun yanında peşinen belirtmemiz gerekmektedir ki, “cinsel” bir temeli olan ve “vücudun” da içine katıldığı her toplumsal ilişkinin bir “aşk” ilişkisine evrilmesi ne gereklidir ne de zorunludur. O kadar ki, “aile” gibi toplumsal kurumlar genellikle “aşk” ilişkisi üzerine değil ama karşılıklı “saygı” ve karşılıklı “görevler” sistemi üzerine kurulmaktadır. Dahası, “aşk” ilişkisinin genel anlamda “sosyolojide” ve özel anlamda “burjuva sosyolojisinde” yeri olmadığı gibi, bu tür sosyolojiler “aşkın” hesaba katılmaması veya olumsuzlanması üzerine inşa edilmiştir dersek yeridir. Aslında bu durum, içinde yaşamaya devam ettiğimiz kapitalist sistemin tabiatına da uygun bir durumdur. Dolayısı ile bir burjuva için “aşk hukuku” diye bir şey mevcut değildir, ama “aile kurumu” üzerinde yükselen “miras hukuku” gökyüzü tarafından kutsanmış yeryüzü ölçüsünü oluşturmaktadır.

Biz kendi sosyoloji anlayışımızı böylesi “sınıf indirgeyici” bir anlayışın dışında inşa etmeye çalışmaktayız. Bizim genel olarak antropolojiye bakışımıza bağlı olarak yaptığımız “insan” tanımında “aşk” ilişkisi, toplumsal ilişkilerin en gelişmiş biçimi olduğu kadar, genel olarak toplumsal ilişki üreten “jeneratörlerden” birisidir. Aşkın ve aşk ilişkisinin bu özelliği, cinsiyet temelinde kurulan bir ilişki türünün insan yaratıcılığını kendisini özellikle ortaya koyduğu işlevsel yanıyla ilgilidir.

Aşk” ilişkisinin cinsler arasında kurulacak vücuda dayalı ilişkide bir süreklilik öngörmesi, örneğin Elif Şafak’ın “tanrı” saplantısında olduğu gibi metafizik bir yön içermesi ile ilgili değildir. İlerde de yazarımızın incelediğimiz üç romanında da tespit edeceğimiz gibi, bu tür “mistik” saplantılar, somut bir şekilde insanlar tarafından yaşanan “aşk” ilişkisinin önüne dikilen en büyük engellerden birisidir. “Aşk” ilişkisi her türlü yeni toplumsallaşma biçimine açık özgür bireyler öngörmektedir. Aşk ilişkisinin toplumsal bir ilişki biçimi olarak “özgür birey” (veya gerçek toplumsal özne)yi öngörmüş olması onun yaratıcı bir karakterde olması yani bir “ilişki jeneratörü” olmuş olmasının da garantisidir.

Söze başlarken ilk bölümde de (“Nasıl düşünürsen öyle sevişirsin”) belirttiğimiz gibi içinde yaşadığımız dönem, insan cinselliğini bir meta aracı olarak gören hakim anlayışla varoluşsal bir aşk özlemi arasında sıkışmış kalmış durumda olan bireylerin, çöllerde kalmış bir insanın susuzluğuyla aşkı aradığı bir dönemdir. Burjuvazinin her tarihi dönemde olduğu gibi içinde bulduğumuz dönemde “aşk” ilişkisinden anladığı, “aşk dediğin laftır” önermesiyle bir çırpıda ifade edilebilecek niteliktedir. Kadın olsun veya erkek olsun bir burjuvanın “karşı cinsle” kalıcı ilişkisi “veraset ilişkisiyle”, en ideal biçimiyle yerleşik düzenin hizmetinde bir “aile kurmak” ile özetlenebilecektir.

Aile kurmak” ile başlayıp biten birlikteliklerde, erkekler için gereklilik çocuk yapma kabiliyetindeki iyi bir “jenitör” (dölleyici) olmak, kadınlar için de üretken bir “rahim” olma anlamına gelmektedir. Bunun yanında, toplumsal planda ise “aile” olma meselesi, var olan “ekonomik gücün” korunması ve daha da artırılması, babadan oğula aktarılan toplumsal statülerin devamının sağlanması da amaçlanır. Burjuva veya sınıflı toplumlarda özellikle “üst tabaka” söz konusu olduğunda, “aile kurumu” altında birleşen çiftlerin birlikteliğinin sürekliliği “aşk” ilişkisi sayesinde sağlanabileceği, akla gelebilecek en son çare ve daha başlangıçta “olağan dışı” olarak kabul gören bir durumdur. Emile Zola’nın “Nana” adlı romanını okuyan herkes, burjuva erkeklerinin “cinsi hayatlarının” devamının ancak genel evlerinde ve “konsomatris” barındıran barlarda devam edeceğinin bilincindedir. Leon Tolstoy’un “Anna Karenina”sını okuyan herkes, “evli bir kadın” için yakışıklı bir subayı kendisine “sevgili” olarak seçmenin, kendi cinsel ve duygusal hayatının devamı için adeta bir alın yazısı olduğunu bilir. Tıpkı “Anna Karenina”nın romandaki sonuna bakarak, bir burjuva veya bir aristokrat için “aşık olmak” ın ölümle eşdeğer olduğunu bilebileceği gibi…7

(Yüzlerce karakterin varlığıyla tam bir karakterler galerisi olan Anna Karenina, Rus edebiyatının dünya edebiyatına büyük kültürel mirası olmakla kalmadı, sinemaya birçok kez uyarlandı. Romanın açılış cümlesi ise Tolstoy’un aile kurumuna yönelik eleştirisinin özetiydi: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” -editör)

Biz; bütün insanların aşık olabileceğini bilmekteyiz, tıpkı “aşık olma”nın insan olmanın en temel özelliklerinden birisi olduğunu bildiğimiz gibi. Bunun yanında, niteliği ne olursa olsun bütün toplumların “aşk” ilişkisine aynı derecede ve homojen bir dağılımla elverişli olduğunu da düşünmüyoruz. Tıpkı “aşk” ilişkisinin kendisine en uygun bir toplumsallık biçimi olduğunu, bu toplumsallığın da komünizm olduğunu bildiğimiz gibi.

Bu durum bizim komünizmi, bireyin yaratıcılığının önünde daha bugünden bilebildiğimiz bütün engellerin çok büyük oranda kalmış olacağı; ve yine bizim, “aşk ilişkisinin” kendi tabiatı icabı “yatıcı” ve/veya “üretici” bir ilişki türü olduğunu bilmemizle ilintilidir. Tıpkı genel olarak sınıflı toplumların ve özel olarak “burjuva” toplumunun tarihin her döneminde insan yaratıcılığına ve yeni toplumsallık üretimine kendi özel sınıfsal çıkarlarına uygun sınırlar koyduğu bildiğimiz gibi. Oysaki “aşk” ve “aşık olmak” tutkulu olmayı gerektirir; “tutkulu olmak” ise var olan sınırların ötesine geçme arzusu ile dopdoludur.

İnsanlık tarihinin her döneminde “aşk ilişkisi” hakim sınıfların sözcüleri için ancak masal kitaplarında veya dini-tasavvufi anlatılarda var olabilecek bir şey olarak görülmüş ve “aşk” ilişkisine talip bütün ruhlar günlük hayatta “gerçekçi” davranmaya davet edilmiş, dahası zorlanmıştır. Elif Şafak, toplam bin üç yüz sayfa tutarındaki üç romanın her sayfasında birden fazla kere “aşk” kelimesini zikretmiş olsa da, gerçekte “aşkı” tasavvuf ehli mollalara bırakıp hayatın tadını çıkartmaya davet ederken gerçekleştirdiği tam da budur.

AŞK dediğimiz şey, sadece ve tek başına insanlar arasında cinsiyete dayalı ve vücutların şu veya bu şekilde müdahil olduğu, somut bir şekilde yaşanarak bireyin hayatının doğrudan bir parçası olan şey değildir. O, aynı zamanda ve özellikle de bir “ilişki” biçimi olduğundan, bir duygu yoğunluğu ve insan varlığının sınırlarında seyreden bir akıl yürütme biçimidir. Yaptığımız bu “aşk” tanımı, genel olarak insan türü için geçerlidir. “İnsani” olan bütün duygu ve düşüncelerin kalpazanı olan burjuvazi için geçerli değildir. Burjuva kalpazanlığının bu alandaki en bildik maharetlerinden birisi, bir “duygu yoğunluğu” olarak “aşk”ı bireyin içselliğine hapsederek toplumsal herhangi bir ilişki gibi paylaşılabilir olmaktan çıkarmak, özgün bir düşünce biçimi olarak “aşkı” metafizik ve ilahi dogmalardan biri haline getirmek. Biz duygu ve düşüncede “aşk” konusundaki burjuva kalpazanlığının en güzel örneklerini “aşk” ilişkisinin her gerçek hayata geçirilişini “ölüm” olayına bağlayan E. Şafak’ın ele aldığımız üç romanında bulmaktayız.

Elif Şafak’ın üç romanında da “aşık olma” olayına bütün romanlarda olabileceği türden oldukça sık bir şekilde rastlamaktayız. Mesela, yukarıda belirttiğimiz gibi “İskender” romanının anne kahramanı “Pembe”, Rum asıllı bir Kanadalı aşçıya aşık olur, ama bu “yasak aşk” bir cinayet olayıyla sonuçlanır; baba kahraman ise Balkan kökenli bir fahişenin yolunda ailesini terk eder ve yabancı diyarlarda “telef olup” gider. Annesine gayrimüslim birine karşı olan “aşkından” dolayı bıçakla saldıran genç erkek kahraman “İskender”, işlediği cinayetten dolayı aşık olduğu ve çocuğunun anası olan İngiliz” bir kızdan, geçirdiği uzun hapishane senelerinden ve artık bir “katil” olduğundan, ayrılır.

Romanda, hepsi aynı zamanda “aşık olmanın insanı felakete sürüklediği” birer olgu-gerekçe olarak, bir kuşak sonrasında “kız kahraman” Esma’nın eş seçiminde şöylesi bir düşünceye ve davranış biçimine evrilmiş bulunmaktadır:

Nadir’i seviyorum ama tutkulu bir birliktelik olduğu söylenemez bizimkinin. Başlangıçta ona sırsıklam aşık olmadığımı ikimiz de biliyoruz. Yüreğimin derinlerinde, envai çeşit hislerden bir karışım ürettim onun için: Saygı, bağlılık, hayranlık ve minnet. İçinde yuvarlandığım girdaptan beni çekip çıkardığı için şükran duyuyorum.” (S. 427)

Romancımız, yaptığımız bu alıntıda son derece “öldürücü” olarak teşhir ettiği “aşk” ilişkisinin nasıl ortadan kaldırılabileceğini çok yerinde bir şekilde tespit etmiş bulunuyor, yaptığımız alıntıda: İnsanda tutkuyu ortadan kaldırmak! İyi güzel ama bir insan bireyinden “tutkuyu” ortadan kaldırırsanız geriye “insan” olarak adlandırabileceğimiz ne kalacaktır? Bunun en iyi biçimini düşünce tarihinde yazarımızın “Havva’nın Üç Kızı” adlı romanında altını çizdiği gibi önce Descartes ve sonra da Kant vermektedir: Akılcılık! Peki, akıl ve “akılcılık” yoluyla insanoğlunun içselliğinden tutkuyu çekip çıkardığımızda “tutkusuz bireyler” arasında kurulacak ilişki biçiminin adı ne olacaktır: Burjuvalık!

Romancımızın baştan beri altını çizdiğimiz gibi bütün yapıp ettiği, bireyin içselliğini yerleşik düzen içindeki sınıfsal sınırlamayı her daim zorlamaya hazır olmayı öngören “tutkuyu” kazıyarak, toplumsal dışsallığı ise “duygusal ilişkilerden” arındırarak, zamanının tek yanlı olarak “aklını kullanarak” kar-ziyan hesabı yapan bireyler sürüsüne, yani burjuvaziye dönüştürmektir. Yukarıda yaptığımız alıntıdaki, “hesap-kitap” yapılarak kararlaştırılmış bir eş seçiminin ardından sıralanmış “ahlaklı eş” fışkıran sözler, gerçekte burjuvazi içinde olup biten şeylerle kıyaslandığında her duruma uygun sözler söyleyen gazeteci-psikolog “Güzin Abla”nın köşesinden aşırılmış beylik sözlerden farksız içi boş kelimeler gibi durmaktadır.

İskender” romanının Esma’sı, eş seçiminde ileri sürdüğü kriterlerle izole bir karakter oluşturmamaktadır. Eşini benzer kriterlere göre seçen, “Havva’nın Üç Kızı” adlı romanın kahramanı olan ve gerçekten aşık olduğu insanı felakete sürüklemekten çekinmeyen Peri de duruma bir başka örnektir:

(Eşi Andan) Peri’den ne kadar farklıydı. Peri için mazi sivrisinek ısırığı gibiydi; kaşıya kaşıya yara yapardı. Adnan ise tamir etmeye meyyaldir; kırık parçaları onarırdı-kırık insanları da. … /… Ama “şükran” ile “aşk”ın aynı şey olmadığının pekala farkındaydı. Teşekkür borçlu olsa da kocasına aşık değildi işte.” (S. 219)

Aşk” ilişkisinin rasyonel temelde kurulan bir ilişki olduğuna kanaat getiren Peri, “aşkı” aradığında aşıklısının şu temel özelliğe sahip olduğunu öngörmüştü: “Eğer bir gün aşık olursam kesin o kişinin beynine aşık olacağım” (S. 187). Ancak kendi öğretmenine yani her şeyden önce bir seçkin “beyni” olan birisine aşık olduğunda ise, yine aklını kullanarak onu ateşe atmaktan çekinmemişti. Gerçekten de onun başlıca sorunu “akıl” diye adlandırılan mevhumdaydı. “Aklını kullanarak” bir anda kendisine yük olabilecek, ona potansiyel olarak “acı kaynağı” olabilecek durumdan hiç tereddüt etmeden sıyrılmakta, kendi içselliğini, dışsallıkta sorumlu bir hale getirebilecek her tür tutkudan arındırmakta fazla tereddüt etmemektedir. Neticede onun için “aşk” ilişkisi tehlikelidir, insanı “ölüme kadar” sürükleyebilir; bu yüzden ancak ve ancak yaşanmış veya yaşanacak olan “maceralardan birisi” olarak son derece can sıkıntısı doğuran burjuva yaşamında “tolerans gösterilebilir bir şey olmaktan öte gitmemelidir.

Havva’nın Üç Kızı” adlı roman kahramanları aynı yaşta olan ama sözde dünya görüşleri başka başka olan “Oxford” öğrencisi üç kızdan oluşmaktadır. Bu üç kızdan birincisi olan Şirin İran asıllı olup din karşıtı bir düşüncededir; Mona aşırı Müslüman ve nihayetinde Peri ise “Arafta” olduğunu ileri sürerek kendisini hem tutkulardan ve hem de siyasi angajmanlardan arındırmış görünmektedir. Bunun yanında, “Havva’nın Üç Kızı” eş seçimi konusunda Şirin’in dillendirdiği gibi bir tek prensipte birleşmektedir:

İki tip erkek vardır: Kırıp dökenler ve tamir edenler. Birinci guruptakilere sırsıklam abayı yakar, aşık oluruz ama ikinci guruptakilerle evlenir yuva kurarız.” (S. 219)

Bu sözlerdeki “kırıp dökenler” ve “yuva kurarız” önermeleri kimseyi yanıltmamalıdır. Burjuva toplumunda kalıcı toplumsal yapı anlamına gelen “kurulan yuvalar” ile karşı cins arasında kurulan ilişkilerin sürekliliği, en gerçekçi bir biçimde veraset aktarımının gerçekleştirildiği “çocukların” yetişkinlik çağına erişmesi üzerinden düşünülebilecek bir konu olarak kalacaktır. Yaksa, birbirlerine karşı “şükranlık duyma” ilişkisiyle bağlı olan veya aralarında tutkunun yer almadığı bir ilişki kurulmuş olan çiftlerin ömrü, Şirin’in ifadesiyle “tamir” işlemi ile birlikte sona erecektir. Sonradan daha ilk fırsatta çiftler, “tamirci çırağı” olarak gördükleri eşlerine yol vermekte hiçbir zaman tereddüt etmemektedirler.

Bu konuda “Nasıl düşünürsen öyle sevişirsin” başlıklı yazımızda analiz etmeye çalıştığımız A. Altan’ın “Sudaki İz” ve “Aldatmak” adlı romanlarının kadın kahramanları, derin “şükranlık” duygularıyla bağlı oldukları eşlerini, “tutku” ile bağlı oldukları sevgilileri ile “aldatmak” konusunda tereddüt etmemişlerdir. Özellikle de “Aldatmak”ın kadın kahramanı Aydan, sevgilisi “büyük burjuva” tabakasından bir babanın oğlu olan ve “aşk”ın yerine bir ruh hastalığı olan “sapkınlığı” geçirmiş olan Cem’i, eşinin ve çocukların uykuda olduğu bir esnada ailesinin evinde almaktan çekinmemiştir.

Benzer bir durumu, aslında pek de uzağa gitmeden E. Şafak’ın “AŞK” adlı romanında da gözlemlemek mümkün. Romanın kadın kahramanı Ella Rubinstein gençlik yıllarından beri tanıdığı iyi iş yapan paralı bir diş doktoru ile evlidir. “Amerikan Yahudi’si” olan çift beraberce dört çocuk yaparak maddi ve manevi “varislerini” yarattıktan sonra (aslında yaratırken de demek daha doğru olacaktır) birbirlerinden duygusal ve cinsel arzu yönünden uzaklaşmıştır. Her türlü “şehvetin” yerini “şefkatin” aldığı görünürde “liberal” bir dünya görüşüne sahip bu ailede “baba” rolündeki erkek yine de “tutkunun” müdahil olduğu “şehvetli” yaşamını “sevgili eşinin” de bilgisi dahilinde birçok partner değiştirerek devam ettirmektedir.

Ailedeki “şefkat” dağıtma rolünü “mükemmel bir ev kadını” ve “örnek bir anne” olarak Ella üstlenmiştir. “Şefkatli anne” Ella’nın aile içindeki bir diğer rolü ise Yahudi geleneklerine uygun olarak “zürriyet bekçiliği” yapmaktır ve o bunu üniversiteye yeni başlamış olan büyük kızının Hristiyan kökenli bir gençle “evlilik projesi” yapmasına şiddetle karşı çıkmasıyla göstermiştir. Ancak, her ne kadar “şefkatli” bir eş ve anne olarak kırklı yaşlarına kadar sıhhati son derece yerinde bir kadın olarak doğası bastırılmış da olsa, her insan bireyi gibi tutkuların ve tutku ile bir erkeğe bağlanmanın ne olabileceğinin bütünüyle farkındadır. Nitekim hayatına giren ilk fırsatta konusu “Şems ile Mevlana’nın mistik aşkını” konu alan bir romanın yazarı olan Aziz ile kitap evindeki görevinden dolayı tanışmış ve ona aşık olmuştur.

Aşk” romanının kahramanları olan Ella ve Aziz aşkı, sürekli bir şekilde Şems ile Mevlana’nın mistik aşkı ile paralel olarak ele alınmış ve “Aşk Şeriatı”nın Şems tarafından zikredilmesine paralel olarak ilahi bir yasalar bütününün içine hapsedilmiştir. Böylece, hem aşıklar vücutlarından ve hem de aralarında gelişen “aşk” ilişkisi yaşanan somut maddi hayattan uzaklaştırılmış, ve hem de –E. Şafak’ın romanlarında sistematik bir şekilde rastlandığı gibi- aşıkların birisinin ölümü ile adeta “imkansız” ilan edilerek yaşanan pratikten dışlanmıştır.

Sonuçta, Ella ve Aziz’in aşkı, çiftin bir araya gelmesinden kısa bir süre sonra vücutlarının dolayısı ile “şehvetin” devreye sokulmasından sonra Aziz’in ölümü ile sonlanmıştır. Her nedense, romanlarında yansıtıldığı bir biçimde E. Şafak’ın “aşk” anlayışında insan vücuduna karşı belirgin bir tahammülsüzlük sergilenmektedir. Zira, aynı romanda vücutları bir araya gelir gelmez aşıkların yok olmuş olması Ella-Aziz aşkı ile de sınırlı değildir. Aynı durum, Şems ile sırsıklam aşık olarak evlenen Mevlana’nın evlatlığının da başına gelmiş, genç kadın tasavvuf erbabı Şems’in vücutların angaje edildiği cinsel ilişkiyi reddetmesine dayanamayarak kederinden ölmüştür. Bu örneklemeler sözlerimizin başlangıcında ileri sürdüğümüz “duygu ve düşüncede kalpazanlık” sorununu gündeme getirmektedir; tam olarak ifade etmemiz gerekirse “burjuva kalpazanlığı” dediğimiz şeyi.

İNSAN” olarak adlandırdığımız canlı varlığı, kendisine yakıştırılan her türlü ideolojik ve siyasi tanımlarından arındığımızda, onun sadece evrendeki ömrü sınırlı bir zaman-mekanda yoğunlaşarak ete-kemiğe bürünmüş bir enerji yoğunlaşmasından ibaret olduğunu belirtirsek bu tavrımızla kendimizi bütünüyle “insan gerçekliğine” yaslamış oluruz. Bu durumda ileri yani geleceğe doğru atacağımız her adım, şu veya bu şekilde insanlık dediğimiz şeyin zaman içinde evrimleşerek mekan içinde kendi varlığına başka özellikleri de katarak var olmaya devam etmesi imkanını doğuracaktır. Bu evrendeki bütün varlıklar gibi insan varlığının da ancak OLUŞ halinde var olacağı veya var olamayacağı demektir.

Bunun tersi yönde olmak üzere “geçmişe” ve hatta, E. Şafak’ın yaptığı gibi “uzak geçmişe” kadar giderek güzellemeler yoluyla onu geleceğin yerine geçirmeye çalışmak, insan varlığının yönünü varoluşa değil ama yok oluşa doğru dönmesi anlamına gelmektedir. Konumuz insanı insan yapan en temel meleke ve toplumsal bir gerçeklik olan “AŞK” veya “aşk ilişkisi” olduğunda da durum budur. Romancımız dört yüz on altı sayfalık eserinde bize, bütün insanlığın etinde kemiğinde kendi varlığının olmazsa olmazı, yüreği gibi olan doğal bir şeymiş taşıdığı AŞK’ı kendi günlük hayatta yaşadığı biçimden kopararak, sekiz asır öncesinin “Aşk Şeriatı”nın içine hapsederek, adeta orijinal gerçekliğinden bütünüyle koparılmış “kalp” bir değer birikimi yaratmıştır.

SONUÇ YERİNE: NASIL YAŞARSAN ÖYLE SEVERSİN

Biz; böylesi yaşadığımız neo-liberalizmin ablukası altındaki çağla örtüşen kalpazanlığın, “Mevlana” gibi bütün insanlığın ortak malı olan bir “hümanist” bir figür peşkeş çekilerek gerçekleştirmiş olmasının, durumu daha da vahimleştirdiğini düşünmekteyiz. Çünkü bu kalpazanlık olayı, insanlığın kaderini kendi bitip tükenmiş varlığı ile özdeşleştiren kapitalist sistem ve onu yönlendiren liberal faşist siyasi yapılanmanın “neo-liberal” ideoloji üzerinden doğrudan bir parçası haline gelmiş bulunmaktadır. Böylesi bir yapılanma içinde insanlığa mal olmuş bütün değer ve eylemlilikler, bir “ceset” ile gerdeğe giren bütün güzellikler onunla birlikte hızla çürüyüp değersizleşmektedir. Bunun en açık ifadesini “Havva’nın Üç Kızı”nın başlıca kahramanı olan Peri’nin, Türkiye’deki katiller, düzenbazlar, tetikçiler ve neticede bir “kalpazanlar çetesine” entegre olmuş olması olayını, “aşık olmadığını” açık yüreklilikle ifade ettiği birisi ile evlenmesiyle gündeme gelen “sosyal faaliyetlerde” açıklıkla gözlemleyebilmekteyiz:

Bilinçli bir yurttaştı. Hayır kurumlarını destekler, Alzheimer hakkında farkındalık yaratmak için didinir, muhtaç durumdaki aileler için para toplar, huzur evlerini ziyaret edip oradaki kimsesiz yaşlılarla tavla oynar, bilerek kaybederdi. İstanbul’un mebzul sayıdaki sokak köpekleri için çantasında mama taşır, hatta zaman zaman masraflarını kendi cebinden karşılayarak onları kısırlaştırır, çocuklarının okul durumunu yakından takip eder, kocasının patronu ve iş arkadaşları için davetler verip şık sofralar kurar, ramazan ayında –genellikle başında ve sonunda- oruç tutar, aradaki günleri bazen çaktırmadan atlar, her Kurban Bayramı’nda kınalı bir koyun adardı. Ne sokakta yere tüküren, parkları kirleten ya da süpermarkette sırayı bozan birilerini görse, içten içe onları ayıplar, bazen de dayanamayıp onları uyarırdı. Velhasıl dışarıdan bakınca sadece iyi bir insan değil, aynı zamanda iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir ev kadını, iyi bir vatandaş, iyi bir modern ve laik Müslümandı. Bu ülkenin sonsuz çelişkilerini adeta bünyesinde toplamıştı. Bünyesinde ve geçmişinde. Peri’nin yaşam hikayesi biraz da Türkiye’nin hikayesiydi. Peri’nin akıl karışıklığı, Türkiye’nin yaşadığı akıl karışıklığından farklı değildi.” (S. 12)

E. Şafak’ın roman yazarak nereye varmak istediği, daha doğrusu okuyucuyu nereye taşımak istediği ile ilgili yaptığımız bu uzunca alıntı ile ilgili olarak ve onun ele aldığımız üç romanı ile ilgili olarak, vardığımız genel sonucu da içine katan, söylenecek birçok şey bulunmaktadır.

Birinci olarak öncelikle şunu belirtmemiz gerekmektedir. Yazarımız, üçüncü sınıf kalemşörlerin el çabukluğu ile Türkiye gibi sosyolojik ve kültürel planda belki de Dünyanın en zengin tarihine ve anlaşılmak için henüz pek büyük entelektüel çaba sarf edilmemiş sosyolojisine sahi olan kadim bir toplumun “sonsuz çelişkilerini”, “akıl karışıklıklarını”, ancak karikatüristlere konu olabilecek en pespayesinden yine üçüncüsü bir “burjuva kadını” profili ile örtüştürmeye çalışmanın ısmarlanmış sefilliğinin bir tarafa bırakalım. Böylesi bir konuyu derinliğine bir şekilde ve hem de böylesi pespaye bir düzlemde tartışmaya bile değmez. Kendi kadınlığına yabancılaşmış bir burjuvanın hezeyanları, saçmalıkları, kendi yalnızlığını bastırmak için sözde “asil amaçlarlar” ile süslenmiş ve ancak dedikodu gazetelerinde okunulan bu beyhude ajitasyonların üzerinde tartışılacak ne olabilir ki? Aşk yokluğunun sıradan bir insanın hayatında yarattığı gibi bir etki gibi, bir burjuvanın da hayatını sanki bir kadermiş gibi çölleştirmiş olmasından başka… Bu demektir ki;, ister kadın ister erkek olsun bir burjuva, sadece “nasıl düşünüyorsa öyle sevişmek” ile kalmamakta, aynı zamanda insan toplumunda “nasıl yaşıyorsa yine aynı şekilde sevişmek” tedir.

İkinci olarak, alıntıda söylenenlerden yola çıkarak vardığımız sonuç, cinsi kariyerinde sadece bir kere aşık olabilmiş ve bu aşk hikayesini de ihanetle neticelendirmiş olan roman kahramanımız Peri’nin “bireysel içsellik” alanı ile ilgilidir. Bu içsellik alanı içinde, bireyi kendi dışsallığına bağlayan ilişkilere “tutkulu” olma özelliği veren “aşk” yetisi ortadan kaldırıldığında, “canlı alan” da ortadan kalkmakta, ortalık hiçbir varlığın barınamayacağı bir ıssız bir çöle benzemektedir. Aslında, “Aşk” adlı romanında yazarımızın bizzat kendisi de “aşık olma” halli ile olmama hali arasındaki farka işaret etme zorunda kaldığında açıklıkla ifade etmektedir:

Aşktan ve tutkudan daha önemli şeyler vardı bir evlilikte: Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi… Ve tabi, bir evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden, ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin.” (S. 12)

Hayatım, hangi asırda yaşıyorsun? Şunu kafana sok bir kere, bir kadın aşık olduğu erkekle evlenmez. Baktı bıçak kemiğe dayandı, geleceği için bir tercih yapması lazım, o zaman tutar iyi baba ve iyi koca olacağını tahmin ettiği, sırtını yaslayabileceği adamı seçer. Anladın mı? Yoksa aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret.” (S. 23)

(Ella’nın) Zihnini meşgul eden bir şey daha vardı: ARZU! Bir erkeği arzulamayalı, kendini kadın gibi hissetmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki bu duygunun neye benzediğini bile unutmuştu. Belki de bu yüzden kendiyle yüzleşmekte bu kadar geç kalmıştı. Ama şimdi tam karşısında duruyordu Hakikat: Kuvvetli kışkırtıcı, kural tanımaz bir çekim gücü.” (S. 234)

Hayatta hiçbir zaman kendini koyvermeyi becerememiş, başkalarının dediklerine kulak asmamayı öğrenememiş, kendini hep bastırmış ve sansürlemiş bir kadın (Ella) … / … “ (S. 222)

Yukarıda Peri’nin oynadığı “ideal eş” oyununun aslında veraset ve zürriyet takıntısı olan burjuvaların büyük bir ikiyüzlülükle ulvi bir görevmiş gibi “şefkat” sosuna bandırarak kullandığı bir “evcilik oyunu” olduğunu ve aile hayatını olduğu gibi onun bireylerinin hayatlarını da çölleştirdiğini gözlemlemiştik. Ella’nın dillendirdiği ve yirmi yıllık aile deneyimini özetleyen bu “rol kesme” olayında; bireyin “ötekiler” ile ilişkisinde bir cinsiyet sahibi somut bir varlık olarak ve zevklere yönelen yine somut bir vücut sahibi olarak devreden çıktığına şahit olmaktayız. Sonuçta, cinsellik-vücut- aşk düzleminde aşkın devreden şu veya bu şekilde çıkarılması, bireyin kendi varlığına (içselliğine) yabancılaşmasının bir üst biçimini doğurmakla kalmamaktadır. Diğer yandan, toplumsal bir varlık olarak –aşkın bastırılması, yok sayılması veya sadece toplumsal ilişkiler arasında özgün bir ilişki türü olarak görülmemesi de, bireyi narsistik bir kapanmaya zorladığı gibi, aile içindeki “şefkat” üzerine kurulmuş ilişkileri de “yaşanmaz hale” getirmektedir. Bu durumda, burjuva akıl üzerine inşa edilen bütün birliktelikler gibi, sadece veraset-zürriyet ilişkilerine dayanan aile kurumunu oluşturan çiftlerin “fiziki görevlerini” yerine getirip çocuk yapma işini devreden çıkardıktan sonra, mutluluğu başka partnerlerde başka vücutlarda aramasının bir “kader” gibi dayatması işin esprisine son derece uygun bir mesele olmaktadır.

Ella hayret dolu gözlerle kocasına baktı. Ömrü hayatında hiç aynadaki aksini görmemiş birine ayna tuttuğunuzda nasıl şaşırıp kalırsa o da beklemediği bir hakikatle yüzleşmişçesine dona kaldı. Sahi ne zamandır sevmiyordu kocasını? … / … Aslında karı koca her ikisi de en iyi becerdikleri şeyi yapmaktaydı: “Anlamazdan gelmek”. Bir boş vermişlik içinde geçip gidiyordu günler.” (S. 24)

Aşk ilişkisinin ortadan kaldırılmasının “ötekinin” varlığını öngören bütün ilişkileri ilga ettiği gibi, ailede karı-koca ilişkilerini de ortadan kaldırdığının bunda daha net bir itirafı olamazdı sınırız.

Üçüncü konu, “toplumsal dışsallık” dediğimiz varlık alanıyla ilgilidir. Ve tekrar ve tekrar belirtme gereği duyduğumuz üzere, “aşk” ilişkisi, tabiatı icabı bireysel içselliği “vücut” ile birlikte harekete geçiren bir ilişki olduğu oranda toplumsal bir ilişkidir de: Aksi taktirde Ella’nın toplumsal hayatı bir çöle benzediği oranda, “aşk” hayatının da aynı kuraklıkta bir çöle benzemiş olması düşünülmezdi. Aynı şekilde, toplumsal hayatın aşırı ve kendine özgü saf bir sevgi göstergesinin “şefkat” olmuş olduğu oranda, cinsel arzuyu ve zevk değiş tokuşunu öngören “aşk” ilişkisi de, saf ve yoğun bir “şehvet” gösterisi de olmamaktadır. Aksine, bireyin “ötekiler” ile geliştirdiği bütün ilişkilerinde olduğu türden, kendi özgünlüğüne rağmen “aşk” ilişkisi de bireysel olduğu kadar toplumsal niteliklidir. Bu yüzden, bu tür bir ilişki de diğerleri gibi bireyin yaşam çizgisi için “süreklilik” taşıyıcısı olduğundan, bireysel içsellikle toplumsal dışsallık arasında bir denge arar. Bu arayışın sonucunda ortaya çıkan davranış biçimleri arasında, muhtemel davranışlardan birisi olan “bireyci davranış” biçimi, resmi ideoloji olan “neo-liberalizmin” vazettiği türden, sadece “şehvet” yüklü olduğu varsayılan “BEN”in, “şefkat” yüklü “BİZ” üzerindeki hakimiyeti de değildir.

Biz; “AŞK KOMÜNİSTTİR” diye bir tanım ileri sürdüğümüzde, liberal faşist güruh gibi insanın toplumsallığından arındırılmış bir “bireyselliği” söz konusu dahi etmediğimiz gibi, günümüzde “liberal faşistler” gibi genel olarak her durum ve şart altında toplumu oluşturan bireylerin mutluluğunu gözetmeyen bir toplumsallık da tasarlamamaktayız. Bütün planlarımız bireysellikle toplumsallık arasında, içinde yaşadığımız dönemde taraflar tarafından kabul edilebilir bir denge oluşturmak üzerine kurulması üzerine tasarlanmaktadır. E. Şafak’ın “Aşk” adlı romanında bizim tasarladığımız, bireylerin davranışının aynı zamanda tutku ve “aşk” ilişkisiyle yüklemeyi öngören ve aynı zamanda “kimliksel” bir nitelik de taşıyan bu dengeye nasıl eriştiğini tasvir eden çok güzel bir pasaj bulunmaktadır:

(Aşık” olan Ella) Sanki ılık bir havuzda suyun üstünde kıpırtısız duruyor, bedeninin ağırlığını taşımıyordu. Sınırlar kalkmıştı. “Ben” nerede başlıyor, nerede sona eriyor, kestiremiyordu. Bir ışık içinde yüzer gibiydi. Bu hayatında yaşadığı en ruhani andı. Ve tuhaf bir şekilde içinde cinsellik hem var hem yoktu” (S.369)

Aşk” ilişkisini dini kavramlar içine hapsederek sürekli bir şekilde gerçek hayattan kapı dışarı etmeyi kendisine bir edebiyatçı olarak bir “misyon” olarak belirlemiş olduğu artık iyice anlaşılan E. Şafak’a, yukardaki tasvirde kullandığı “ruhani” kavramanı bahşiş olarak bırakıp, yukarıda bizim yarım sayfada ifade ettiğimiz şeyi üç kısa cümlede özetlemesinden dolayı tebriklerimizi sunuyoruz. Bunun yanında, daha önce ileri sürdüğümüz “AŞK DEVRİMCİDİR” önermesinin, aşık olduktan sonra bir “duygu” ve “düşünce” çölü olan hayatının bir “mutluluk denizine” dönüşmüş olduğunun aktardığımız alıntıda ifadesini bulduğunu hatırlatmaktayız.

E. Şafak’ın romanlarının çözümlemesine ayırdığımız bu bölümü, yine “aşk” ilişkisinin, karşı cinsten bir insanı tutkuyla sevip ona bağlanmanın nasıl bir şey olabileceği üzerine yazdığı şu satırları aktararak bitirmek istiyoruz:

Aşık oldu Ella hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği bir adama. … / … Normal şartlar altında birbirlerine tahammül etmeleri bile zor iken, aşk odunda yanmaları beklenmedik bir hadiseydi. Ama oldu işte. Hem de öyle çabuk oldu ki, Ella başına ne geldiğini anlayıp kendini koruyamadı bile. Tabii şayet insanın kendini aşktan koruması mümkünse” (S. 14)

Ortanın çok üzerindeki bir seviyede ancak aşık birinin içselliğinden fışkırabilecek güzellikte bu cümlelerdeki “aşk” korkusu nereden kaynaklanmış olabilir ki? Bir romancının; kurgulayarak var ettiği aşkı ilahileştirerek insanın yaşanmış somut gerçekliğinden koparan anlayışından mı? Yoksa onun bir romancı olarak kurgusal planda yarattığı “negatif” anlamlar yüklü bir tipleme üzerinden verilen “kötü örnekten” mi? Bu soruların cevabının, “Aşk” adlı romanın temel konusunun “Allah aşkı” ile “beşeri aşkın” birbirine karıştırılarak mistik bir sis örtüsü yaratmak olduğu gerçeğinde aranması gerektiğini düşünmekteyiz. Yazarımız, incelediğimiz üç eserinde de bize, “ikizler kadar benzer; ikizler kadar farklı” şekilde karışıklık yaratan bir “aşk” ilişkisi tanımı sunmaktadır. Oysa bu yaşanan ve insan hayatının görünümlerinden birisi olan bu ilişki, bir gerçeklik olarak ancak bir tek versiyonu üzerinden ancak var olabilecektir. Diğer versiyonu ise “kalptır”.

1 Bahsi geçen terimin Fransız sosyolojisindeki ekol sahibi hizmetkarı Alain Tourin’dir. Bu terminoloji, aslına uygunluk gözettirilerek veya sadece toplumsal ve siyasi literatüre yerleşmiş bir deyim olarak yaygın bir şekilde alıcı bulmuştur.

2 Bu konuda “Yazı Portal”da yayınlanmış yazılarımızı salık veririz.

3 “Zaman konusundaki görüşlerimiz oldukça etraflı bir şekilde “OLUŞ SORUNU” adlı kitapta açıklamaktayız.

4 Bkz. “Denge ve Devrim”.

5 Oysaki romanın hikayesinde bu kardeş, ölüm tehlikesi anında Peri’nin müdahale etmediğinden dolayı hayatını kaybetmiştir.

6 Bkz. “Oluş Sorunu”…

7 Bu aynı zamanda E. Şafak’ın neden “aşk” ilişkisini “ölüme” yaklaştırıcı bir ilişki olarak gördüğünü de açıklar.

Yazarımızın daha önce yayımlanan yazıları

İKİ UCU KİRLİ DEĞNEK”, ORTASINDA “SOKAK” VAR!/13.04.2022

NASIL DÜŞÜNÜRSEN ÖYLE SEVİŞİRSİN: CİNSELLİK-VÜCUT-AŞK DÜZLEMİNDE BİR FİLM VE İKİ ROMAN/20.02.2022

KİTAP TANITIM: OLUŞ SORUNU: NE YAPMALI / EL YAYINLARI / MAHİR KONUK / 14.11.2021

(MAHŞERİN İKİ ATLISI – IV. BÖLÜM) / ÖRNEKLEMELER/11.08.2021

MAHŞERİN ÜÇ ATLISI III. BÖLÜM: CANLIYI İMHA SİLAHI OLARAK ZAMAN /03.08.2021

MAHŞERİN İKİ ATLISI (II.BÖLÜM): BİR TARİHSEL KOPUŞ OLARAK KÜRESELLEŞME OLAYI / 25.07.2021

MAHŞERİN İKİ ATLISI: ZAMAN VE MEKAN1 (I. BÖLÜM)/19.07.2021

40 Yaşından küçük kardeşlerim ne demektir ? (2.Bölüm) (X+Y+Z=Bireyselliğin İnfilakı=Kriz Kuşağı/ 05.07.2021

40 Yaşından Büyük Kardeşlerim Ne Demektir ? / 1.Bölüm

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER: (III. BÖLÜM) “Hain Tavuk” Sendromu / 31.05.2021

BİR TARİHSEL KOPUŞ HİKÂYESİ… / 21.05.2021

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER (II. BÖLÜM) / 15.05.2021

PANDEMİ” ÜZERİNE TEZLER: 1.BÖLÜM / 08.05.2021

BİR VİRÜSÜN ÖĞRETTİKLERİ VEYA BİR “KOMPLONUN” TEORİSİ / 13.04.2021

NE YAPMALI? / 18.02.2021

Bernard FRİOT VE KOMÜNİZMİN HALLERİ / 01.02.2021

SAHTE MUHALEFET”İN MANİFESTOSU ÜZERİNE… / 01.02.2021

KÜLTÜR ÜRETİMİ ve “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” SORUNU / 01.02.2021

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER: (III. BÖLÜM) “Hain Tavuk” Sendromu / 31.05.2021

BİR TARİHSEL KOPUŞ HİKÂYESİ… / 21.05.2021

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER (II. BÖLÜM) / 15.05.2021

PANDEMİ” ÜZERİNE TEZLER: 1.BÖLÜM / 08.05.2021

BİR VİRÜSÜN ÖĞRETTİKLERİ VEYA BİR “KOMPLONUN” TEORİSİ / 13.04.2021

NE YAPMALI? / 18.02.2021

Bernard FRİOT VE KOMÜNİZMİN HALLERİ / 01.02.2021

SAHTE MUHALEFET”İN MANİFESTOSU ÜZERİNE… / 01.02.2021

KÜLTÜR ÜRETİMİ ve “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” SORUNU / 01.02.2021

 

Diğer Yazılar

TÜİK ENFLASYONU: “BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK!”

Mustafa Durmuş / 6 Ağustos 2022   TÜİK Temmuz ayı enflasyon rakamlarını açıkladığında aklımıza, Erich …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir