Deprecated: EV_Widget_Entry_Views içindeki WP_Widget oluşturucu yordam 4.3.0 sürümünden bu yana desteklenmiyor! Yerine __construct() kullanın. in /home/yaziportal/public_html/wp-includes/functions.php on line 5304
MAHŞERİN ÜÇ ATLISI III. BÖLÜM: CANLIYI İMHA SİLAHI OLARAK ZAMAN – YazıPortal

MAHŞERİN ÜÇ ATLISI III. BÖLÜM: CANLIYI İMHA SİLAHI OLARAK ZAMAN

Mahir Konuk / 03.08.2021

Aciliyet Kültü” adlı eserin yazarı Nicole AUBERT bize, insan bireyinin genel olarak toplumda ve özel olarak da çeşitli yaşam alanlarındaki davranışları ile ilgili birçok gözlem sunmakta, diğer araştırmacıların tespitlerini aktarmaktadır, kitabının giriş bölümünde (Bkz. SS 23-26). O’na göre “küreselleşmiş ekonominin gerçek zamanda işleyişindeki” halleri söz konusu edildiğinde üç temel başlıca özellik göze çarpmaktadır: 1) Zamanın KASILMASI; 2) Zamanın HIZLANMASI; 3) Zamanın SIKIŞTIRILMASI.1

Günümüzde sermayenin küreselleşmesi ile tanımlanan yazara göre “kasılan”, “hızlanan” ve “sıkıştırılan” zaman, sanki “nesnelerden ve süreçlerden bağımsız hale gelmiş” gibi durmaktadır. Küreleşme ile birlikte ortaya çıkan yeni mekan-zaman düzenlenmesi ampirik hayatta açık seçik şu sonuçları öne çıkarmaktadır: 1) Aciliyet; 2) Apansızlık (enstantanelik); 3) Dolaysızlık. İlerde etraflıca ele alacağımız üzere “aciliyet” hali, zamanın sıkıştırılması ile “uzun zaman” anlayışından “kısa zaman” anlayışının baskın olduğu döneme geçişte ortaya çıkan “dolaysızlık” (hemen şimdicilik), “finans pazarlarının dolaysız kâr (yani üretimi kısa devre yapan kâr-BN) ile yeni iletişim araçlarının işbirliğinin” sonucudur.

N. AUBERT tarafından İleri sürülen bu gözlemler, bizim daha önce ileri sürdüğümüz tespitlerle son derece uyum içinde bulunmaktadır. Özellikle de kapitalizmin onsuz var olamayacağı “azami kar” amaçlı olarak (ki, bu sadece “kar etmekten” daha başka bir şey demektir) sisteminin artık belli tarihi nedenlerden dolayı (rantın tarihsel azalma eğilimi) üretimden büyük oranda çekilerek kendi özel tarihinin başlangıcına (tefeciliğe) kadar geriye gitmesi; dahası sırf kurguya dayalı hayali ve spekülatif durumlar yaratarak toplumsallaşarak elde edemeyeceği kârı her şeye rağmen nicel olarak istiflemeye çalışması, yeni zaman-mekan düzenlenmesinin temel adımlarını oluşturmuş olması, bizim geliştirdiğimiz tezlerle uygunluk göstermektedir.

Bizimle N. AUBERT’in yaptığı tespitler arasındaki diğer bir uygunluk, şeylerin ve biçimlerin var olduğu evrenden; sadece sayı ve harflerin var olduğu, tamamıyla birinciden kopuk ve nicelik saflığındaki kurgusal evrene geçişte görülmektedir. Biz bu durumu bir “kara delik” haline gelen kapitalist sistemin, toplumsallıkla birlikte evrendeki bütün insan varlığını hortumlaması olarak ifade etmekteyiz. “Hortumlama faaliyeti, mekanı daralttığı, yani sermaye yoğunlaşmasının küreselleşme ile birlikte yerel ve milli birikimleri kendine bağladığı veya yuttuğu; neticede bu yeni yoğunlaşmayla birlikte büzüştüğü ve kısmen veya bütünüyle kendi üstüne katlandığı şartlarda, yaratılan basınç ve dolayısıyla iç ajitasyondan dolayı, hareketliliği ve onunla birlikte zamanı da hızlandırmıştır. Bu hızlanma, bütünüyle sermaye temerküzüne bağlı bir hızlanma olduğundan, yani izole edilmiş bir şekilde sermayedarın kasasının içinde olup bitenlerle ilgili olduğundan, olağanüstü yoğunlukta ve tek yanlı bir biçimde bir nicel birikime yol açmıştır. Bu tür niteliğe dönüşmeyen birikim “kısır döngü” dediğimiz durumu yaratır. Sonuç itibariyle, gerçekte bir toplumsallık yani nitelik kaybını doğuran zamansal “hızlanma”, var edici yani dönüşümcü değil ama geri dönüşümsüz olarak yok edici bir hızlanmadır.

Zamanın hızlanması, yarattığı cehennemi etkiler üzerinden neticede yerküreyi devasa bir insan mezarlığı olarak kurgulayan sermayedar zebanilerin günlük hayatının bir sorunu olmaktan çok, çökmekte olan topyekun kapitalist sistemin altında ilk kalanlar olarak ölüm-kalım mücadelesi vermekte olan emekçi halk kitlelerinin hayati sorunu haline getirilmiştir. Toplumsal ve bireysel hayat şartlarının düzenli bir şekilde kötüleştirilmesi, “hayatta kalma” dürtüsünü harekete geçirmektedir. Böylece zamanın hızlanması ve bu hızlanmanın çalışma ve yaşama alanlarındaki genel “aciliyet” hali ortaya çıkmaktadır2: Toplumsallıkla ilgili bütün anlamını yitirmiş olan küresel sermaye yoğunlaşmasında ve böylesi bir durumda kapitalist sistemin tahakkümü altında kendi varlığını sürdürmeye çalışan emekçi kitlelerde dozu her geçen gün arttırılmakta olan aciliyet hali! N. AUBERT’in de altını çizerek ısrarla belirtmek ihtiyacı duyduğu üzere, işte bu “aciliyet hali aranmış, yerleştirilmiş, organize olmuş ve yapılandırılmış bir haldir” (S. 183) Biz, “sermayedarlar toplumsal ve bireysel zaman ve mekanları yeniden düzenlemektedir” derken, tam da bu gerçeği ifade etmekten ve böylece bu halin eriştiği alt ve üst limitleri görünür kılmaktan başka bir şey yapılmamaktadır.

Ancak yine de bizi bu genelleştirilmiş “aciliyet haline” taşıyan nesnel nedensellik zincirini doğru tespit etmemiz gerekmektedir. Örneğin aciliyet ve onun üzerinden zamanın hızlandırılması hali, bireylerin ve nesnelerin ilişkilendirilmesinde de ortay çıkan bir durumdur. Dolayısıyla günümüzdeki ileri teknoloji ürünü akıllı telefonlar, halin yaratılmasında somut ve çok önemli bir rol oynamaktadırlar. Ama olaydaki bu konumlarına rağmen bizim ve N. AUBERT’in bahsettiği aciliyetin yaratılmasında bu teknoloji harikası telefonlar “olayın nedeni” konumunda değildir. Bu neden, kapitalist sistemin varlığı ve liberal faşist diktatörlükler üzerinden gerçekleştirdiği sınıf hakimiyetidir:

Böylece zaman, her birimizin hayatının üzerine serildiği bir sicim oluşturur. Bu noktada enstantaneliği mümkün kılan teknolojiler iki tarafı da kesen bir silahı temsil etmektedirler. Bir yandan bireyi zamana esir olmaktan kurtararak özgürleştirmiş gibi görünürler; öte yandan, doğrudan karşılık verme zorunluluğunu arttırarak aciliyeti doğurmaya yardımcı olur, onu geliştirirler.”

Zamanı özgürleştirme aracı olarak cep telefonu, güçlü bir şekilde bizim zamanla ilişkimizi değiştirmektedir. Bir taraftan hızlandırıcı bir mantık içererek, aciliyeti yaratmamış da olsa, onu mümkün kılar; kişisel ve mesleki zamanı (“yerel” ve “küresel” zamanı da diyebiliriz! -BN) birlikte yönetme biçimi olarak yerleştirilmesine katkı yapar. Öte yandan, zaman ve mekanda geçişler yapabilmek, her şeyin imkan dahilinde olduğu gibi bir hisse sahip olmak, yerel bir yerde ortaya çıkmadan “hemen burada” şeklinde enstantane olarak hazır olmak, mesafe dayatması olmadan zamana göre özgür olmak, yani kısaca (gerçekte aldığı biçimiyle-BN) zaman ve mekanın dışına (salt “kurgusal” alana-BN) çıkabilmek.” (s. 60)

Cep telefonlarında daha net ve pratik bir şekilde görülmüş olsa da, internet ve bilgisayarlar gibi zamanı hızlandıran “ileri teknoloji” donanımları, toplumsal pratik içinde aldıkları somut konum ve işlevleri dikkate alındığında, kendi üzerlerinden yaratılan algısal yanılgıların maddi gerçeklik üzerine örtülen karanlık perdesi olmak gibi bir kullanım alanı da oluşturabilmektedirler. Böylece karşımıza her yönüyle parçalanmış ve çözülüp yok olmaya başlayan bir dünya çıkmaktadır. Bu parçalanmışlığın en önemlisi, algılarımıza bütün maddi gerçekliği ile serilen ampirik evrenin bir parçası olarak insan ve toplum hayatıyla, bizlerle onların arasına bir perde gibi yerleştirilmiş olan sanal (veya kurgusal) bir dünyanın önyargıları arasındaki ayırımdır. Bu ayırım, gerçek hayatta içine itildiğimiz gerçek bir savaş alanı ile, bilgisayarda oynanan elektronik bir savaş oyunu arasındaki farkta olduğu kadardır.

(Gerçek ile kurgunun yer değiştirdiği ve arap saçına dönüşerek her şeyin tüketim nesnesi haline dönüştüğü Peter Weir imzalı film, Truman Show-editör)

Parçalanma olayı kendisini “insanlaşma sürecinde” ve onun bileşenlerinde de göstermektedir. İlk parçalanma, baştan beri insanlaşmanın iki başlıca bileşeni olduğunu açıkladığımız toplumsallaşma ve bireyleşme süreçleri arasındaki birbirlerini dengeleyerek bütünleyen diyalektik ilişkinin havaya uçurulmasıyla gerçekleşen parçalanmadır. Bu bileşenler de genel parçalanmanın akıbetine uğrayarak kendi içinde parçalanmaya uğramaktadır. Örneğin toplumsallaşma sürecindeki ilk parçalanma, insan toplumunun bireyler için bir gelecek olduğu olgusuna son verilmeyle gerçekleşen parçalanmadır. Toplumsallaşmadaki ikinci parçalanma ise; geri kalan şimdiki zamanı sadece kendisine ayıran “kapitalist sistemin” özel zamanı ile bireylerin yaşam çizgilerini “toplama kampına” sürükler gibi uzak geçmişe sürükleyen “biyografik” zamansallık arasındaki parçalanmadır. İnsanlaşmanın diğer bileşeni olan bireyleşmedeki ilk parçalanma kapitalist sisteme bağlı olmaktan oluşan “aşırı bireycileşmiş” bireyle, insan toplumunda kalma çabasının ürünü olan “otonom” yani sadece diğerleriyle ve yapıp ettikleriyle ilişkide sadece “bireyleşmiş birey” arasındaki parçalanmadır. Ayrıca yerleşik düzen içinde bütünüyle eritilmiş olmanın sonucunda oluşan aşırı bireycilikle, bütünüyle uzak geçmiş tarafından eritilmiş “kurşun askerler” olarak yerleşik düzen mağdurlarına düzen adına bekçilik yapan yine “aşırı bireycileşmiş” birey arasındaki parçalanmadır3.

Bu parçalanmışlığın boyutu içinde yaşadığımız tarih kesitinin özelliklerine bağlı olarak zaman-mekan ayrışmasına geri götürülebilecek kadar derin bir boyuta sahiptir:

Zaman ve mekanın bütünüyle birbirlerinden ayrılmasını mümkün kılan yani teknoloji, bireye aynı anda birçok yerde olma hissini bahşetmektedir. Bununla birlikte zamanın yok edilebilmesinin iradesinin doğmasına veya en azından zaman karşısında bir otonomiye sahip olunduğu duygusunun hissedilmesine yol açıyor. Burada bahsi geçen zaman, bireyin varlığına katlandığı değil ama sadece kendi sübjektif emelleri doğrultusunda hükmettiğini sandığı zaman olmaktadır.” (s. 61)

Aynı anda birçok mekanda birden olabilme imkanı”; bu imkanı nesnel olarak mümkün kılan araçları ve onların kontrolünü elinde tutan kişi ve toplumsal sınıfa birçok şey kazandırabilmektedir: 1) Sadece zamanı elinde tutana, onun işleyişini yapılaştırma imkanına sahip olana (siyasi iktidarı eline geçirerek) toplumsal mekan ve mekanlar (mesela Ulus-Devletler) üzerinde hakimiyet kurabilme imkanı sağlamakta, böylece küresel boyutta özel ve kalıcı çıkar odakları kurabilmektedir. 2) Zamanın kontrolünü eline geçiren, onu kendisinin çıkarları üzerinden yapılaştıran toplumsal sınıf, bütün yerküreyi kontrol eden toplumsal sınıf oluşturan sermayedarlardan oluşuyorsa; etkileye bildikleri toplumsal mekan sadece çalışma ve yaşama alanı ile sınırlı olan emekçiler için ellerine verilen “akıllı telefonlar” aracılığı ile “zamana hükmetmek” sadece ve sadece kendi “sübjektif” hisleriyle sınırlı olmakla sınırlı kalacaktır. Diğer bir deyişle, nesnel olarak “küresel efendi” olan sermayedarın “küresel hakimiyeti” altında, gerçekte yok edilmeyi beklerken oradan oraya savrulan “küresel köle” konumunda bulunacaklardır. 3) Netice olarak ortaya çıkan manzara bize, zaman ve mekanın arasında birbirlerini tamamlayan diyalektik ilişkinin parçalandığını ve bu parçalanmışlığın da rastgele değil ama sınıfsal parçalanmaya uygun olarak gerçekleştiğini göstermektedir.

Bireyin sadece “kendi sübjektif emelleri doğrultusunda” hareket eden bir davranış içine girmiş olması, onun bizim tabirimizle “aşırı bireyci bir davranış çizgisine” kapılmış olduğunun en açık seçik bir göstergesidir. Kendi saha taramalarımızdan da çıkarabileceğimiz üzere bu durumda, bireysel içsellikte normal şartlar altında genel olarak hakim olan ve zaman akış yönünü belirleyen geçmiş > şimdi > gelecek dizimi havaya uçurulmuş olmaktadır. Bu durumda ise enstantaneliği belirleyen “şimdiki zaman” üzerine çakılıp kalan bireysel varlığın, aşırı bir “yoğunlaşma” hareketi dolayısıyla toplumsallaşmadan “ekonomi yapan” aşırı ve tek yanlı bireycileşmeye maruz kaldığı gözlenmektedir: Sosyoloğumuz içinde yaşadığımız zaman kesitini karakterize eden bu durumu kendi cümleleriyle aynen şöyle anlatmaktadır:

Fütürizmden (gelecekçilik) şimdiciliğe (prezantizm) geçtiğimiz söylenmekte. Yani, şimdiki zamanın kendi kendisinin ufku olduğu zaman biçimiyle var olan ilişki biçimine. Geçmişi ve geleceği olmayan bir şimdiki zaman, veya günübirlik olarak geçmiş ve geleceği neredeyse her bir günde ayrı ayrı üreten bir şimdiki zaman…”

Bizim “Kriz kuşağı” olarak adlandırdığımız kuşağın bireylerinin şahitliğine başvurduktan sonra, “bireyin yaşam çizgisinin infilakı” olarak kavramlaştırdığımız bir olgular yumağı oluşturan mesele, kendisine zaman boyutu üzerinden bakılınca bir başka şekilde ancak bu kadar mükemmel tanımlanabilirdi! İnsani bilimlerle uğraşan, onlar üzerinden çeşitli yaşam alanlarındaki olguları anlamaya ve tıkanan toplumsal hayatın ve insanlaşma sürecinin önündeki engelleri açmaya yıllardır çabalayan bir araştırmacı olarak, gerçekler dünyasında kalmaya çabalayanların arasında korktuğumuz gibi yalnız olmadığımızı görmekle edindiğimiz büyük hazzı itiraf etmeliyiz.

Evet, gerçekten de sermayedarlar sınıfına dahil olan düzen erbabı teknisyen, “bilim adamı”, medyanın başını tutmuş liberal faşist “gazeteci” kılıklı düzenbazların becerileri ile oluşturulan yeni zaman-mekan düzenlemeleri ile, bireyin yaşam çizgisi (böylelikle onun devamlılığı da) havaya uçurulmuştur. Neticede bütün olan biten, toplumsal dışsallıkta oluşan tanımını yaptığımız krizle, bireysel içsellikte provoke edilen kriz birbirleri ile kucaklaşarak genel insanlık krizine dönüşmüş olmaktadır:

Kriz, bu durumda aciliyetin son aşaması olmaktadır. Kriz durumunda yürürlükte olan şeyin önemi, olayların aşılamaması, tepki verme zamanının aniden kasılması ve doğrudan bir eylemin gerekliliği kombine hale gelir.”

Bu satırlarda “kriz olayı” üzerinden anlatılmak istenen şeye yakından bakıldığında, gerçekte “kriz ötesi” bir durumun tasvirinin yapıldığı gözlemlenebilecektir. Çünkü; “aciliyet” halinin kapitalist sistemin içine düştüğü ve “yapısal” olarak adlandırılan genel krizin sonucunda gündeme getirilen yeni mekan-zaman düzenlenmesi sonucunda yaratılmış bir zamansallık biçimi olarak çalışanlara dayatılan bir durumdur. O halde, “aciliyet” durumunun da ötesine geçirilerek yaratılan “kriz” hali, gerçekten de krizin de krize girmiş olduğunun göstergesidir: Normalde “geçici bir durum” olarak tanımlanan kriz hali süreklilik kazanarak “krize girmiş” haldedir.

Diğer bir anlatımla ifade etmeye çalışırsak, “aciliyet” hali çalışanlar için bir “kara deliğe” dönüşen kapitalist sistemin içine doğru hortumlama evresinin başladığına ve sürdüğüne karşı gelmektedir, “krizin kendisinin de krize dönüşmesi hali. Bu hortumlama devresi, eğer gerekli ve yeterli karşı kuvvet (sınıfsal güç dengesi) harekete geçirilerek önlenemezse, “kara deliğin” banliyösüne girilmiş ve “horizon” (ufuk) diye adlandırılan sınır aşılmış olunacaktır. Bu ise “krizin krize girmesi” ve böylece artık geri dönüşsüz bir biçimde ölümün sınırları aşılmış demektir.

Bu tespiti yaptıktan sonra “krizin krizi” olayını iyice kavrayabilmemiz için yönümüzü asla kaybetmememiz, en azından gerçek hayatta çıkış yolu yaratabilmek için seferber olmamız mutlaka gerekmektedir. Krizde olan kimdir? Sermayedarlar sınıfı mıdır, yoksa emekçi sınıfı mı? Diğer bir ifadeyle “ölü olan” ve “bütün diğer canlıları kendine çeken” nedir? Ölü olan ve canlılarla ilişkisi “toplumsallaşmadan” uzaklaştığı oranda kaybolan, her zaman “ölü bir değere” karşı gelen sermaye midir “krizde” olan? Yoksa sermayeye değer katan ve her daim canlıyı temsil eden emek ve emekçi midir “krizde” olan?

Bütün bu sorulara baştan beri zaten cevap vermiş bulunuyoruz, sanırız: Toplumsallaşması sona erdiği oranda bir “kara deliğe” dönüşerek ölü hale gelen ve dolayısıyla “krizin de krizi” halinde olan sermayedir; emek ve emekçiler ise ölümle karşı karşıya bulundukları, yani kara deliğe hortumlanmaya başladıkları oranda yönlerini ölüme dönmüş olacaklardır. Bu durumda sermayedarların kendileri zaten kara deliği, yani ölümün yönünü oluşturmaktadır. Sermayedarlar için tarihsel zamanda alternatifi olmayan “tek yol” olmasına karşın, emekçiler için kendi yönleri olan hayatın akışı yönünde çekim gücünü arttırdıkları oranda “normal” ve insani olana giden biricik yol olacaktır. “Sınıf mücadelesine” kendi yönünde yeni bir akışkanlık yaratmak, emekçilerin bugün de “BÜTÜN İNSANLIĞI KURTARMAYA ÇABALAMADAN KENDİ KENDİSİNİ DE KURTARAMAYACAĞI” (Marks-Engels) gerçeğinin bir başka şekilde hayata geçirilmesidir.

Sınıf mücadelesinin yükseltilmesiyle ve bunun sonucunda İnsanlık Tarihinin yönünün hakim olan sınıfın tahakkümünden özgürleştirmesiyle yeni bir zaman-mekan düzenlemesi daha gerçekleştirilmiş olacaktır. Küreselleşmeyle birlikte sermayedarlar sınıfı; “toplumsallaşma” sürecinden geri çekilerek, kendi döngüsel hareketini ölüm halinin “kısır döngüsünü” temsil eden dairesel harekete dönüştürmüş olmaktadır. Emekçiden ve onunla birlikte üretici araç ve güçlerin toplumsallaşmasından yana bir gelişim göstermesi beklenen yükselen sınıf mücadelesinin böylece gerçekleştireceği zamansal düzenleme, önü “dairesel” hareketle tıkanmış tarihin döngüsel-doğrusal hareketini, kapitalist sistemden arınmış yeni bir tarihsel aşamaya geçişle gerçekleştirilecektir: KOMÜNİZM. “Doğrusal” olarak oluşan hareketin adı böylesi özel bir durumda “DEVRİM HAREKETİ” olacaktır. İnsanlığın kaderini de omuzlarında taşıyacak olan gerçekleşecek devrimin niteliği ise geldiğimiz seviyede “KOMÜNİST DEVRİM”dir.

N. AUBERT sermayenin kendi tabiatı icabı sahip olduğu genel “kriz” halini yarattığı “genel aciliyet” haline dönüştürdükten sonra ortaya çıkan dairesel hareketi şu cümlelerle ifade etmektedir:

Bu devri ve geri dönüşlü zaman anlayışında, tarihsel oluş sadece geçmişin yansıması olarak var olabilecektir. Gelecek bir şekilde geçmişin içine gömülmüş bulunmaktadır. O şekilde ki, alametler, zamanın başlangıcında ortaya çıkan ve mitlerde yansıyan ideal kozmik bir düzen referans alınarak anlaşabiliyordu.”

Sosyoloğumuzun yaptığı bu tanımlama, anlaşılabileceği üzere evvelce “devri ve geri dönüşlü” olan sermaye hareketi, artık kendisinde var olması imkansız hale gelmiş olan “gelecek” mevhumunun ortadan kalkmasıyla imkansız hale gelmiş olmaktadır. Bu olgu ise, sermaye iktidarının “geleceği” bütün insanlığa da yasaklamış olması gerçeğiyle örtüşmektedir. Kapitalist sistemin hakim olduğu şartlarda, Tarihin akışkanlığının yönünün de ancak bizim “ölü zamanlar” olarak nitelediğimiz geçmiş yönünde gerçekleşmiş olduğu olgusu anlaşılır bir şey olacaktır. Böylece, zamanının gelmiş olmasına rağmen yeni bir toplumsallık biçimine geçişi bütünüyle yasaklayan kapitalist sistem ve onun ideologlarının; evrenin oluşumuna dair bilimsel açıklamaların yerine “mitolojik” ve dini hikayeleri, bir “evrim teorisi” yerine, “yaratılış teorisini” getirme çabaları da son derece anlaşılır şeyler olmaktadır.

Ancak bizim itirazımıza, bizlere birer kozmik evren tanımı veren ve başlangıç hikayeleri anlatan mitolojilerin buruşturulup bir kenara atılması gerektiği gibi bir anlam yakıştırmamak gerekiyor. İnsan varlığı ile doğa arasındaki diyalektik ilişkiyi bizlere en azından kendi içinde tutarlı bir şekilde sunan mitolojiler, aynı zamanda, bilimsel aktivitelerin insanlığın şafağında toplumsallık biçimleri de üstlenen nitelikte olduğuna işaret eden sunum biçimleridir. Gerçekte mesele olan mitolojiler değil, ama olaylara mitolojilerin verdiği tipteki yorumları kapitalist sistemin bitip-tükenmişliğini gizeme dönüştürerek gözlerden gizleme sevdasında olan burjuva ideologlarıdır.

Kaldı ki günümüzde İnsan türünün üzerine bir zifiri karanlık gibi çöken küreselleşmiş kapitalist sistemin karşısında, mitolojilerin yaratıldığı antik dönemin ilerde Rönesans hareketlerine ve İnsanın yüceltilmesine yol açacak kadar “Aydınlıklar Çağına” karşı geldiğini söyleyebilmekteyiz. Örneğin, Yunan Mitolojisini ele alacak olursak, doğa olaylarının gücünü temsil eden ölümsüz tanrıların yaşantılarıyla, insan toplumunda kümelenmiş bireylerin arasında daha ileriki dönemlerde sınıfsal mesafe olarak çok daha net bir biçimde karşımıza çıkacak olan uçurum olduğuna pek şahit olmamaktayız. Ölümlülerle ölümsüzler arasında karşılıklı ve günlük hayata dair doğrudan bir alış-veriş hukuku bulunmaktadır. Bunun en tanıdık-bildik ürünü, “ölümlü” bir kadınla kırıştıran “Baş Tanrı” Zeus’un sahip olduğu Aşil (Herkül) isimli çocuğudur.

1 Zamanın N. AUBERT’in altını çizdiği bu halleriyle bir “kara deliğin” etki alanına giren her şeyi “hortumlarken” gösterdiği zamana değin hallerin örtüştüğünün altını çizmemiz gerekmektedir.

2 Diğer bir deyişle, başlangıçta sermayenin bir çeşit “yan ürünü” olan “aciliyet” hali, “hayatta kalma” mücadelesi ile ete-kemiğe bürünerek hayatı sürekli olarak yeniden üreten emekçilerin sorunu haline getirilmiş bulunmaktadır.

 502 total views,  1 views today

Diğer Yazılar

EMPERYALİST SAVAŞLAR VE SÖMÜRGECİLİK EKOSİSTEMİ YOK EDİYOR (İKLİM KRİZİ-MİLİTARİZM İLİŞKİSİ 3)

Mustafa Durmuş 12 Eylül 2021 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de İkiz Kulelere yapılan terör saldırılarının …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir