MAHŞERİN İKİ ATLISI: ZAMAN VE MEKAN1 (I. BÖLÜM)

Mahir Konuk / 19.07.2021

Bu yazıda daha önce adını koyduğumuz ve tanımını yapmaya başladığımız “kara deliğe dönüşmüş kapitalist sistem” ve “liberal faşist diktatörlüğe dönüşmüş burjuva parlamentarizmi” kavramlarını, insanlaşma sürecinin “yeni” diyebileceğimiz evresindeki zaman-mekan düzenlenmesinin genel durumu açısından yeniden ele alıp sorgulamaya çalışacağız. Bunu gerçekleştirirken, özellikle de Fransa’da yapılan ampirik araştırma verilerinin sonuçlarından hareket edeceğiz2. Böylece yıllardır yeniden formüle ederek zenginleştire geldiğimiz kavramları geniş bir gözlem yelpazesinin içine yerleştirerek hem sınamayı ve hem de yeniden içeriklerini daha da zenginleştirmeyi umut ediyoruz.

Sözlerimizi içinde yaşadığımız duruma bağlı olarak “Ne yapmalı?” sorusuna dair öneriler sunmayla bitirmeyi planlamaktayız. “ÇIKIŞ HATTI” adlı bir önceki kitabımızda “Ne yapmalı?” sorusuna hazırlık olarak “Nasıl yapmalı?” sorusunu sormuş, bireyleşme ve toplumsallaşma süreçlerinin bileşiminin sonucunda oluşan “insanlaşma sürecinin”, yaşadığımız tarihi koşullarda içine itildiği açmazların giderilmesinin köklü bir zaman-mekan düzenlemesi gerektirdiğine işaret etmiştik. “Nasıl yapmalı?” sorusuna zaman ve mekana doğrudan müdahaleyi öne çıkaran cevabı şöyle formüle etmekteydik:

Son demlerini yaşamakta olan kapitalist sistemin son kaleleri olan liberal faşist diktatörlükler altında bir şeyler yapmaya çabalayan yoldaşlara ilk önerimiz, DURMAK, durmasını öğrenmek olacaktır. Zira, toplumsal dışsallığın yerine geçerek onu devasa bir “KARA DELİK” biçimine dönüştüren; böylece başta “kimliksel denge” arayan bireysel içsellikler olmak üzere, Yerkürenin bütün canlılarını dönüştüğü “ölüm çukuruna” doğru hortumlamak üzere hızla harekete geçiren kapitalist sistemde DURMASINI BİLMEK, emeğin ve tüm insanlığın kurtuluşu yolunda atılacak ilk ve en önemli adımlardan biri olacaktır. DURMAK “BOYUN EĞMEMEK” VE DİRENMEKTİR; direnmekse bütün DEVRİM süreçlerinin ön adımıdır.

Durmak, “dışsallık” söz konusu olduğunda, kapitalist sistemin kurgusallığı ile İnsan türünün toplumsallığını birbirinden ayırmaya başlamak anlamına gelecektir. Durmak, gelecek zamana endeksli akıp giden maddi hayata tutunabilme imkanını yeniden yakalayabilmek, bireyin kendi parkurunun yönünü hayata döndürerek devamını sağlayabilmek için harekete geçmek demektir. Durmak, kapitalist kurgusallığın bireylerin gözlerine bir perde gibi inen kara bulutlarının ötesinde gizlenen olguları gözleyebilecek yeni bir görüş açısını yeniden kazanmaktır. Taşıdığı siyasi ve ideolojik etiket ne olursa olsun hayattan yana olan dostlarla, sistemden yana olan düşmanları birbirlerinden ayırmaya başlamaktır, durmak. Durmak, direniş çizgisi belirleyip siper kazmaktır.

Durmak, artık başlıca eylemi “hayatta kalabilmek” olan bireyin, artan yoksulluk ve doğal felaketlerin ağırlığı altında içselliğinin derinliklerine itilmiş insanlığını özgürleştirmeye başlaması, bütün yaşama kaynağını ve sevincini yeniden ondan almaya başlaması demektir. Durmak, bireyin kendi varlığını, bin bir bağla bağlı olduğu ve onu kozmik bir hızla ilerleyerek kendi kaderine doğru sürükleyen kapitalist sistemden koparması demektir. Durmak, “ÖTEKİLERE” veya “ötekileştirilmişlere” elini uzatmaktır. Durmak çoğalmaktır: Kapitalizme dur demek için çoğalmak. (Çoğalmak ve hep beraber ilerlemek)

Durmak, gerçekleştirilmesi ve hakim kılınması için bütün tarihi şartları bir araya gelmiş olan yeni bir Dünyanın içine ilk adımı atmaktır. Durmak, dışsalda ve içselde İnsan olan yeni bir kimliksel denge kurmaya durmaktır …./…”

Görüldüğü gibi biz yeni bir zaman düzenlenmesini, yani zaman mevhumunun belli bir türde kullanımını ve mekân biçimlendirmenin belli bir şeklini önerirken; bunu anti-kapitalist mücadelede ve sınıfları ortadan kaldırmaya götürecek yolda etkili olmanın temelli bir yolu olarak düşünüyorduk. Alıntı yaptığımız bu çalışmada yeterince geliştirmediğimiz ama burada ele almayı istediğimiz konu, mücadele ettiğimizi söylediğimiz kapitalist sistem ve onun günümüzdeki siyasal iktidar olma biçimi olan “liberal faşist” türdeki iktidarların da bize karşı aynı silahla, yani “yeni bir zaman-mekan düzenlemesiyle” savaş yürütmüş olduğudur.

SINIF MÜCADELELERİNDE YENİ ZAMAN-MEKAN DÜZENLEMESİ OLARAK “KÜRESELLEŞME” SORUNU

Yerkürede her şey ama her şey zıvanadan çıkmış durumda; ve bunu, durumun mağduru emekçilerden çok ama çok önce, siyasi ve ekonomik planda bugün davrandığından başka türlü davranamayacağının bilincinde olan sermayedarlar sınıfı bilmektedir. Bütün misyonu yerleşik düzenin bekası adına emek muhalefetini yıpratmak olan “sahte muhalifler” ise bu alt-üst oluşun yanında itinayla gözlerden gizlemeye çalıştıkları çok önemli başka bir şeyi daha bilmektedirler: Bu yok oluşlar serisinden, bu emekçi cehenneminden; yeni bir düzen, bir “dünya düzeni” çıkmaktadır. Dahası, bu yeni düzende sermayedarlara ve yerleşik düzen hizmetkarları olarak onların bizzat kendilerine hiçbir şekilde yer olmayacağıdır.

Diğer yandan, emekçiler için de “sınıf çelişkilerine” dair her şeyin, belki de hiçbir tarihi dönemde şahit olunmadığı kadar, elle tutulur hale geldiğini tespit etmekteyiz. Çünkü: 1) Sermaye “vatanını” yani kendi kendisini, iş gücü sömürüsü ile sürekli bir şekilde yeniden yarattığı insan toplumunu terk ederek “görünmez” kılmış, ama böylece de o olmadan, yani kapitalist sermaye olmadan da pekala üretim yapılabileceği gerçeğinin şartlarını hazırlamıştır; 2) Vatanını terk ettiği oranda sermayenin yığılması devasa boyutlara ulaşmış ve böylece toplumsallığının azaldığı oranda da çekim gücünü emekçilerin içselliklerine kadar hissettikleri devasa bir “kara delik” haline dönüşmüştür; 3) Sermayenin bir “kara deliğe” evrilecek şekilde yoğunlaşmasına paralel olarak sermayedarların sayısı azalmış, dahası “ortada” bir konumda olan bütün doğal müttefiklerini (esnaf, küçük işletmeciler, okur-yazar rantiyeler, vs.) yeni müttefikler arayacak şekilde ortada bırakmıştır. İşte bütün bu başlıca nedenler, bir taraftan sermayedarlar sınıfını emekçiler için belirgin hale getirirken, diğer taraftan kapitalist sisteme son darbeyi vurmanın ve “yeni bir komünist dünya” kurmanın şartlarını da hazırlamaktadır.

Sermayedarların durumunun ne durumda olduğunun yanında, bu durumu tıpkı bir ayna gibi içinde yansıtarak görünürlüğünü arttıran emekçilerin durumu da o derece önemlidir. Hatta, içinde yaşadığımız ve kabaca “küreselleşme” olarak adlandırılan tarihsel kesiti anlamak ve çıkış yollarını belirlemek için de aynı derecede önemlidir. Sonuçta, İnsanlık tarihi hiçbir döneminde olmadığı kadar potansiyel bir bolluk imkanına sahipken, “açlık” korkusu bireylerin yaşam çizgilerini esir almış durumdadır. Artık insanlara “nüfus fazlalığından” yola çıkarak dünyada “fazlalık” teşkil ettikleri; çeşitli (!) yollarla “demografik düzenlemeler” yapılması gerektiği inandırılmaya çalışılmaktadır. Sermayedarların iktidar organları olan liberal faşist diktatörlükler, özünde bütün insanlığı kapitalist sisteme uygun hale getirme çabasının ürünü olan bu “demografik düzenlemelerin” bir provasını “Covid-19 pandemisi” müddetince hayata geçirilmeye başlanmıştır3: Fransa’da “pandemi yönetimi” ile sorumlu bazı bakanlar ve yöneticiler hakkında “ölümlere neden oldukları” gerekçesiyle davalar açılmış bulunmaktadır. Bu konuda yaşlı bakım evlerinde çeşitli biçimlerde katledilen binlerce emekli olayı, bizce şimdilik “buzdağının görünen yüzü” niteliğindedir. İntihar eden ve/veya işlerinden güçlerinden olan yüz binlerce küçük işletmeci ve esnaf, ya böylece telef edilmektedir ya da yıllara mal olan bütün birikimlerini tüketerek doğrudan bir şekilde “ücretli çalışan” haline gelmektedir. Milyonlarla ifade edilen bu çalışan nüfus, ideolojik körlükten dolayı “gözden kaybolmuş” gibi bir hal alan “emekçi sınıfını” yeniden daha da görünür kılmak üzere nicel bir yükselişe geçirmiş bulunmaktadır.

Diğer bir anlatımla neo-liberal ideolojinin ve siyasetinin kurgulamaları ile kapıdan kovulan maddi gerçek pencereden tekrar içeri girip, ezilen sınıfın temsilcisi olan emekçiyi yeni baştan insanlaşma sürecinin “aktif biricik tarihsel öznesi” haline getirmiş bulunmaktadır. Sermayedarlar sınıfı daha başka davranması Tarihin kendisine tanıdığı imkanlarla mümkün olmadığından maddi hayattan koparak sadece ve sadece sermayesinin yansıması olan kurgusal dünyasına hicret etmiş durumdadır. İşçi sınıfı ve emekçilerin, bu şartlar altında sermaye ile bütün varoluşsal ilişkilerini kopararak kendi için bir sınıf olarak kaderi, gerekli maddi koşulların yerine getirilmesi üzerinden insanlığın kaderiyle toplumsal ve siyasi pratik üzerinden birleşmiş bulunmaktadır.

Aynı zamanda iki başlıca toplumsal sınıfın arasındaki ideolojik ve siyasi ayırım hattını temsil eden “kurgusal gerçek-maddi gerçek” ayırımı, günümüzde diğer bütün insan aktivitesini ve onlara ilişkin yaşam alanlarını kuşatmış bulunmaktadır. Bu konuda en büyük farklılaşma, daha önce sıkça altını çizdiğimiz üzere, ekonomik “değer kavramı” üzerinden kendisini dışa vurmuştur. Kendisini para olarak ifade eden ve üretim sürecinde büyük oranda sınırsız sermaye artımı gerçekleştirmenin aracı olan “değişim değeri” ile, evrendeki insan varlığını sürekli bir şekilde “geri dönüştüren” ve her türlü üretim faaliyetinin başlıca amacı olması gereken “kullanım değeri” aralarındaki “kapitalist toplumsallık” dediğimiz şeyi mümkün kılan bütün diyalektik bağı koparmış durumdadır. Liberal faşist yönetimler altında, “kullanım değeri” para karşısında sahip olduğu değeri kaybetmekte ve bu durum “tüketim mallarının” kalitesinin sürekli düşüşü olarak kendisini ortaya koymaktadır. Burada sözü edilen “tüketim malları” özellikle “insan türünü zehirleme alanına” dönüştürülen “tarımsal sanayi faaliyeti” alanının ürünleridir. Bu alanda gerçekleştirilen ürünler kısa-orta-uzun vadede milyonlarca insanı yok etmenin, dolayısıyla bir jenoside dönüşen “nüfus planlamasının” aracı konumuna gelmiş haldedir. Enerji sektörü, sağlık sektörü, eğitim sektörü, konut sektörü, ulaşım sektörü, vb. gibi ve diğer birinci derecede ihtiyaç karşılayan sektörlerdeki durum da özellikle de çalışan nüfus açısından hızla kötüleşmiş bulunmaktadır.

Ekonomik planda kayıt altına alınan bu olgularla uyum içinde bir başka insan varlığı için hayati önemde bir olgu daha bulunmaktadır. Bu olgu, ekonomik faaliyetin normal bir şekilde oluşmuş bir insan bireyi için anlamını belirleyen mal ve servis talebinin, kendisine karşı gelen ve bir işgücü faaliyeti ile ölçülen arzı belirlediği olgusudur. Talep ile arz arasındaki kurulacak bir denge faaliyeti, aynı zamanda bütün ekonomik faaliyetin tarihsel akış yönünü, mal ve servislerin üretim sürecinin düzenlenmesini –ki bu, sürecin iç ve dış şartlarına dair bir zaman-mekan düzenlemesi olacaktır- de dolayısıyla belirleyecektir. Marksist iktisat teorisinden az da olsa haberi olan herkes, kapitalist tipteki bir üretim sürecinde, sürekli olan ama hiç de gerekli olmayan (sistemin düzenli bir şekilde işlerliği açısından) bir üretim fazlasının doğduğunu ve bu fazlanın sürekli bir kriz ve buna bağlı olarak pazar paylaşımını doğurduğunu bilir.

Ancak yakın zamana kadar, yani krizlere ve bitip tükenmeyen Pazar-paylaşım savaşlarına rağmen, kapitalist sistem kendi işleyişini insan toplumunun ve doğal varlığının işleyişi yönünde düzenlene gelen geleneksel zaman ve mekan ayarlarına göre bir akışkanlık arayışı içindeydi. Oysa günümüzde akışın yönü değiştirilmiş durumdadır: Arz, kendisini belirleyen üretim faaliyetinin ve üretilen metanın kalitesi ile birlikte talebi (gerçek veya reklamlar üzerinden kurgulanarak biçimlendirilmiş bir biçimde) belirler bir konuma geçmiş bulunmaktadır. Bu yüzden artık dağlar gibi depolarda ve açık havada “son kullanım tarihi” geçmiş meta yığınlarından kimse bahsetmemektedir. Bunun yerine, çoğu gereksiz ve gerçekte vücut ve akıl sağlığına zararlı maddeleri barındıran, bir ucundan diğer ucuna çalışanların paten gibi vasıtalarla gidip geldikleri “Amazon” türü dağıtım ve satış üniteleri, ilgi ve tartışma odağı haline gelmiştir. “Meta talebini” bütünüyle esir almış durumdaki küreselleşmiş sermayenin doğrudan kontrolündeki bu “arz merkezleri”, üretim fazlasını kontrol eden ve büyük çoğunluğu emekçi tüketicileri kalitesi tartışılır malları almaya zorlayan merkezler olmalarının yanında, sayıları sürekli bir şekilde artan “işsizler ordusu”, daha doğrusu sermayedarların olaya baktığı biçimiyle “atık nüfus” yaratan jeneratörlere dönüşmüş bulunmaktadır. Küresel sermayenin kendi “kirli işlerini” gördürdüğü en adisinden bir “vale” iken, Fransa gibi “Cumhuriyet rejiminin” sembolü haline getirilen bir ülkenin başına geçirttiği Emmanuel MACRON, bu “atık nüfusu” resmen bir “HİÇ!” olarak nitelemekten ve aslında kendi vatandaşları olan bu insanları eline geçirdiği her fırsatta aşağılamaktan geri durmamaktadır.

                    (Fransa’da çevrecilerin Amazon karşıtı gösterisi-Fotoğraf Euronews)

Aynı tarihi dönemde ve talep ve arz arasındaki temelli ters-yüz oluşla birlikte (dolayısıyla sermayenin bu yeni dönemdeki akış yönüne paralel olacak şekilde), emperyalist dönemde başlayan dışa doğru, yani “ucuz işgücü” bağışlayan ülkelere doğru gerçekleşen sermaye akışı astronomik boyutlar kazanarak hızla ilerledi. 21’inci yüzyıla gelindiğinde “ileri kapitalist” olarak tanımlanan ülkelerdeki “milli sermaye” kavramı; ancak koleksiyoncuların dikkatini çeken, antika dükkanlarında rastladığımız kartpostallarda kalmış bir nesne halini almaya başlamıştır. Kapitalizmin 19. ve 20 yüzyılda “içten dışa doğru” gerçekleştirdiği meta hareketi de tersine dönmüş, ancak o döneme dair tarihi romanların konusu olarak okunur-yazılır olmuştur. “İleri” olarak adlandırdığımız, sermaye yoğunlaşmasının her dönemden çok fazla bir artış gösteren ülkelerde, “Almanya örneği” ileri sürülerek yaygın bir “yüksek teknolojiye” dayanan üretimin varlığından bahsetmek, altını çizdiğimiz bu ters-yüz oluş olgusunun üstünü küllendirmeye bahane olmamalıdır.

Belli bir bağlamda ve tartışmaya açık ama olgusal karşılığı olan hipotezler olarak ileri sürdüğümüz bu tartışma konuları, illaki dört başı mamur çalışmalar için araştırma konusu oluşturmalıdır. Ancak, bizce kaba bir bakışla olguları gözlemlemeye çalıştığımızda bile şu üç nokta kesinlik kazanmıştır: 1) Sermayenin toplumsallaşması ileri kapitalist ülkeler başta olmak üzere bütün dünyada mutlak ama düzenli bir şekilde azalma göstermiştir (Çin, Japonya ve Kore gibi ülkeler de dahil olmak üzere) ve bu süreç geçmişin zaman-mekan biçimlendirilmelerinin alışılmış kalıbına hiçbir şekilde sığmamakta veya sığdırılamamaktadır. 2) Toplumsallaşmanın azalmasına bağlı olarak, genel hatlarıyla eski döneme endeksli olduğundan (örneğin çalışma süreleri) aritmetik bir kesinlikte artan istihdam sorunu ve geleneksel “rekabetten” dolayı iş gücü taşıyıcılarının yaşam şartları “mutlak yoksulluk” seviyesine geri çekilmiş bulunmaktadır. 3) “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği” ve bunun yanında “yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediğini” Son yarım asırlık Dünya Tarihini işgal eden bu iki önemli olayın sonucunda varılan aşamada, (Lenin) karşılıklı olarak ve “sahte muhalefetin” ve “palavradan radikallerin” iddialarının aksine, insanlaşma olarak adlandırdığımız oluşum sürecinde yepyeni bir “kopuş” ve “yeniden doğuş” dönemine girmiş bulunmaktayız.

Sermayenin insanlığı “ebedi istirahatgahına” sürükleyen sermaye akışını takip ederek, içine düştüğü açmazları, saklandıkları deliklere kadar nüfuz ettikleri yaşam alanlarının durumunu gözlemlemeye devam edebiliriz. Sermaye, geri dönüşsüz bir biçimde gerçekleştirdiği “toplum düşmanlığını” evvelce “kamusal alan” olarak bilinen yatırım alanlarına hücum edip oraları özelleştirerek, ülkelerin nüfusun ezici çoğunluğu için yaşanmaz veya iş görmez hale getirmeye başlamış bulunmaktadır. Geçmişte “sosyalleşmeden” yani “kamu yönetimi altına” girmeden var olamayacağına şahit olduğumuz bu çalışma ve yaşama alanlarına hem Türkiye’de ve hem de Fransa’da gündemi işgal eden iki sektörü örnek olarak gösterebiliriz: Sağlık ve Sosyal Güvenlik sektörü ve çeşitli kurum ve yatırım alanlarıyla “Milli Eğitim” başlığı altında tanıdığımız sektörler.

Bu her iki sektör, kapitalizmin gelişim süreci boyunca çalışabilecek ve tüketebilecek durumda olan iş gücü kaynaklarının biyolojik planda “bakımını” ve eğitim planında da formasyonunu üstlenmiş bulunmaktaydı. Bu yüzden de düzenliliğe ve etkinliğe sahip olabilmeleri için, onların tasarrufu; rekabetin kasıp kavurduğu “özel sektörün” rastgele değişken yapısından ve gelişigüzelliğinden uzak tutularak, “toplumun bütününün malı” anlamına gelen kamusal teşebbüsler alanına aktarılmıştı. Ancak “azalan kapitalist rant tandansı” ilkesine uygun olarak diğer tüketim malının üretimini üstlenen alanlarından en azından geçmişin “ileri sanayi” ülkelerinden çekilen sermaye, liberal esintiyi de arkasına alarak kamusal olarak bilinen alanlara yatırım yapmaya başlamış bulunmaktadır. Bu yeni yatırım alanlarına atılan ilk adımı kamu kuruluşlarının iflasının sağlanması ve özel sektöre yani kapitalist sermayeye peşkeş çekilmesi oluşturmaktadır. Gelinen yerde ise ancak parası olanın tedavi olabileceği, parası olanın eğitim görebileceği ortaçağdan daha da karanlık bir döneme girilmiş bulunmaktadır.

Bütün liberal faşist diktatörlüklerin icraatlarının temelini teşkil eden “özelleştirme” kampanyalarının tarihsel konum ve öneminin doğru anlaşılması için, onların bütün diğer olguları da hesaba katılacak bir şekilde bir “klinik tabloda” yerli yerine yerleştirilmesi gerekmektedir. Böylece, sermayedarlar sınıfının gelinen aşamada ve geçmişin çalışma standartları korunduğu oranda asla istihdam edilemeyecek olan emekçi nüfusu sağlık ve eğitim hizmetlerinin bütünüyle dışına attığı anlamı çıkacaktır ki bu; “fazla” olarak kabul edilen nüfusu, “atık nüfus” haline getirerek, “insanlık” dediğimiz bütünlemenin dışına atmış olmanın en görünür delilidir. Geçmişte, Ulus-Devlet biçiminde yukarıdan aşağıya doğru siyasal olarak örgütlenmiş toplumlar için, “kalifiye çalışan” yetiştirmenin yanında başlıca fonksiyonu “toplumsal entegrasyon” aracı olmak olan okul ve “Milli Eğitim” kurumları da; özelleştirildikleri oranda, kapitalist sistemin ulaştığı aşamada “atık nüfus” olarak gördüğü kesimi toplum dışına, yani insanlık dışına itmenin araçlarından birisi haline gelmiş bulunmaktadır.

Şimdiye kadar gözlenen olgu şudur: Sermaye günümüzde küresel çapta ve sermayedar sayılarını azaltarak çoğalmakta ve çoğaldıkça da toplumsallaşmadan uzaklaşarak yoğunlaşmaktadır. Ancak bu gerçek anlamda ilerlediği ve ömrüne ömür kattığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu durum, her ne kadar kapitalizmin tabiatına son derece uygun olsa da, ne genel olarak doğanın ne içinde var olduğu-yok ettiği toplumların ve ne de insanın tabiatına uygun gelmektedir. Sermayenin, toplumdan ve insandan kopmuş olması ve hatta son bir hamleyle açlık güdüsüyle harekete geçen vahşi bir yaratık gibi davranmasına şaşmamak lazım gelir. Zira kapitalist sistem artık doğal olanla, yani maddi bir gerçekliğe sahip her şeyle ilişkisini kesmiş, bütünüyle kendi soyut ve sadece rasyonel olabilen dünyasına, sadece kurgusal olabilen kendi gerçekliğinin üstüne kapanır olmuştur.

Kolaylıkla anlaşılır olacağı üzere, liberal faşist diktatörlükler aracılığıyla kapitalist sistemin, her seferinde farklı yöntemler uygulayarak kendi kurgusal gerçekliğini biricik gerçeklik biçimi olarak toplumun bireylerine empoze etmeye çalışması, kendi iç gerçekliğiyle son derece uyum içindedir. Yaşanan her türlü ilerleme ve değişimin olmazsa olmazı maddi gerçeklikten eğitim ve öğretim kurumlarının uzaklaştırılmaları, sadece onları birer “kapitalist rant aracı” haline getirmekle sınırlı değildir. Bu kurumların aynı zamanda insan varlığı için ideolojik bir önemi bulunmaktadır. Onlar, bireyleri, var olanı sorgulayabilme kapasitesini geliştiren bilimsel bakış açılarına sahip insanlar olarak biçimlendirmektedir. Bu halleriyle de içinde insan varlığının gelişeceği maddi hayatın dışında bir ur gibi gelişmeye başlamış kapitalist sistemin “kurgusallığı” için tehlike oluşturmaktadırlar. Dolayısıyla, eski haliyle kabul edilemez durumda bulunmaktadır. Bütün dünyada yaygınlaştırılan “yaratılış teorisi” taraftarlığı sermayenin bilimin değişimi öngören devrimci yönüne karşı yöneltilen ideolojik bir saldırıdan başka bir şey değildir. Türkiye’deki ideolojik savaşım bütün öğretim kurumlarının “İmam Hatip Okulları” formatına göre düzenlenmesi ve eğitimin “dini cemaatlere” aktarılması da yine sermayenin emekçi halka karşı yürüttüğü ideolojik savaşın bir biçimidir.

(Eğitimde piyasalaşmanın tamamlayacısı tarikatlaşma özel okul sahibi Milli Eğitim Bakanı ve bürokratlarınca desteklendi. Tarikatlarla imzalanan sayısız protokol ve bununla yükselişe geçen çocuk istismarı suçu, AKP döneminin belirgin özelliği haline geldi. Eğitim-Sen’in bir basın açıklamasından fotoğraf-editör)

Kapitalizmin siyasi planda bütün yaptığı bir tek önermeyle ifade edilebilecek kadar açık ve nettir: İnsan hayatının sürekli bir şekilde yeniden üretim alanı olan TOPLUMUN yerine, sadece sermaye birikimini amaçlayan ve son derece rasyonelce örgütlenmiş bir “SİSTEMİ” geçirmektir. Bunun dışında bütün yapıp ettiği bir ve aynı matrise uygun olarak türetilmektedir. Gözlem ve geleceğe açık akıl yürütmelerin alanı olan BİLİMİN yerine, sadece inanmaya dayalı ve kendi içerisinde bir tutarlılık taşısa da geçmişe kayıtlanmış kuralların alanı olan DİNİ geçirmek; gerçeklik olarak evrenin içinde var olduğumuzu öne çıkaran MADDESELLİĞİN yerine onun kendi sistemine uygun bir yorumundan başka bir şey olmayan KURGUSALLIĞI geçirmek; toplumsal katılımcılığı sağlayan DOĞRUDAN DEMOKRASİNİN yerine, çok katı bir otoriterliği savunan LİBERAL FAŞİZMİ geçirmek başlıca müdahale biçimleridir… Biz bu tespitten şu sonuca varmaktayız: Sermayenin davranış biçimi akıl dışı olmadan önce gerçek dışıdır.

Kapitalizmi kapitalizm yapan niteliklere dair bu tür olumlamalar, siyasi olayları çözüm perspektifinden değerlendirmekten yana olanların aklına hemen şu soruyu getirecektir: Bu durumda günümüz kapitalizmini, rasyonel bir sistem olarak insan toplumu ile ilişkileri açısından dünkü biçimlerinden ayıran ana özellik nedir? İlkönce şunu belirtmemiz gerekiyor: Sermayeyi temsil eden kapitalist sistem, emeği temsil eden insan toplumuyla ilişkilerinde, kendisini sürekli olarak onun yerine geçirmeye çalışır ve bu işlem her seferinde yeni bir zaman-mekan düzenlemesi veya “yeniden yapılandırılması” ile gerçekleştirilir. Emekçiler açısından, emek ve sermaye çelişkisi temelinde yürütülen sınıf mücadelesinin basit bir “hak talep etme” veya “durum iyileştirme” gibi şeylere indirilemeyeceği (veya indirildiğinde bunun adının kapitalizm savunuculuğunun bir biçimi olduğu) ve bu gibi kapitalist sisteme uygun gelen yeni zaman-mekan düzenlenmesi yerine sermayenin egemenliğinin bütünüyle ortadan kaldırıldığı yeni bir toplumsallık biçimi yani KOMÜNİST TOPLUM için mücadelenin, “emeğin kurtuluşu” için esas alınması gerektiği, işte bu yüzden varoluşsal bir önem kazanmaktadır. Bu tespit bizi başka bir soruya taşımaktadır: Sınıf savaşında, ikinci Enternasyonalin avenesi “toplumsal ilerleme” tezinin savunucularının yaptığı gibi “komünist toplum için mücadele” devre dışı bırakıldığında ne olacaktır?

Bu sorunun cevabı artık yakın zamana kadar kendisini taşıyan teorik düzlemden büyük ölçüde çıkmıştır; yani ampirik gözlemlerimizin alanına girmektedir. Şimdiye kadar bu alanda saydıklarımıza entelektüel üretim, estetik ve kültürel faaliyet alanlarını ilave edebiliriz. Silikleştirilen insan varlığına karşın, sanat faaliyetinin bütün alanlarında, çok geniş imkanlara sahip olunmasına rağmen, “üretimin” durduğunu, giderek “kültür yuvaları” olarak bildiğimiz yer ve mekanların birer ikişer ortadan kaldırıldığını gözlemledik. 1970’lere kadar “dünya sanat merkezi” olarak kabul gören Paris şehri bu durumun çok açık örneğidir. Ekonomistlere göre sanatsal objeler üretimden çekilen sermayenin başlıca yatırım alanı haline gelmiş, tıpkı gayrimenkul fiyatlarında olduğu gibi artık “orta hallinin” bile yanından geçemeyeceği alım nesnelerine dönüştürülmüştür. Sanat eleştirmenleriyse sırf “spekülatif amaçlarla” piyasaya sürülen uyduruk “sanat akımlarının” tellallığını yapmaktadır. Yerleşik düzen dışı anlamlar taşıyan veya taşıması muhtemel sanatsal üretimin gelişme şartları zorlaştırılmış veya gelişmesi önlenmiş bulunmaktadır. Bu durum da açıkça ortaya koymaktadır ki; liberal faşist oligarşinin sırf siyasi ve ideolojik nedenlerden dolayı, insanlığın hiçbir yaşam alanında gerçek bir muhalif düşünce ve anlatım biçiminin varlığına tahammülü hiçbir şekilde kalmamıştır. “Siyasal açıdan kabul edilebilir” (politiquement correct) olmayan düşünsel ve artistik gelişmeye karşı yerleşik düzenin açtığı topyekun imha savaşı, “tarihin sonu” (ki bu zaman mevhumunun sonu demenin bir diğer biçimidir) teziyle de güçlendirilince “toplumun sonu” veya “insanlığın sonu” geldiğini ilan etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Bizce teorik olarak ileri sürülmeden önce ampirik olarak kendisini ortaya koyan ve kapitalizmde “yeni” olan; onun, insan toplumu ile ilişkilerinde “birlikte sömürü amaçlı var olmak”tan, “ya o ya ben” daha doğrusu “ne o ne ben” ikilemine geçmiş olduğudur.

Kapitalist sistemin insan toplumunun yok edilmesini öngören yeni zaman-mekan düzenlenmesinin ampirik kayıtlara geçen genel adı, yukarıda da altını çizdiğimiz üzere “küreselleşme” olayıdır. Ekonomik, toplumsal ve siyasi alanları kucaklayan bu çok boyutlu olayın incelenmesi pratik alandaki konumumuzun iyice anlaşılması için gereklidir.

1 Bu yazı, “OLUŞ SORUNU” adlı, yayına hazırlanmakta olan yeni kitabımıza katkı olarak hazırlanmıştır.

2 Nicole AUBERT’in “Aciliyet Kültü” (Le Culte de l’urgence, La société malade du tempa”, Ed Flammarionne) adlı eserinde ileri sürüdüğü gözlem ve sonuçlar.

Diğer Yazılar

VERGİDE EKLEKTİK POPÜLİZM (MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR)

Mustafa Durmuş 17 Ekim 2021 Bu hafta toplam 64 maddelik “Vergi Usul Kanunu ile Bazı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir