“PEKER OLAYI” veya BİR TARİHSEL KOPUŞ HİKÂYESİ…

 

Mahir Konuk / 07.06.2021

Diziyi sadece 4. videodan itibaren izlemeye başladık. Bu yazıda, olup bitenle ilgili görüşlerimizi bildirmeye başladığımızda 8. Bölüm de yayınlanmıştı. Daha öncede söylenenler, yapılan özet ve yorumları dinledikten sonra bildik “it dalaşı” ile karşı karşıya olduğumuz intibaını yaratmıştı sadece: Bölüşülemeyen avantaların yeniden paylaşılması talebiyle başlayan; biri iktidarda ve diğeri onun dışına itilmiş “militer” ve bir mafya patronunun önderliğini yaptığı “paramiliter” güçlerin bildik basit bir it dalaşı… Fazladan, yerleşik iktidar yapısına karşı yine yerleşik neo-liberal iktisadi düzeni savunmaktan, sürekli şekilde gerçek emekçi halk muhalefetinin gücünü çarçur etmekten başka bir işlevi ve perspektifi olmayan “sahte muhalefetin”, bu durumda da her zaman yaptığı gibi “uslu çocuk” olduğunu ispatlamaya çabalamaktan başka bir şey yapmayacağı veya yapamayacağı ortada değil miydi?

Dördüncü videodan itibaren gözlediğimiz manzara her iki konuda da genel olarak haklı olduğumuzu gösterdi. Ancak, her ne kadar eninde sonunda alışa geldiğimiz bir “it dalaşı” olmuş olsa bile, yine de bizi Türkiye’deki şartlara uygun bir şekilde kendini var eden liberal faşist iktidar yapısının durumunu, emekçi halk kitlelerinin kabaran “gerçek muhalefetine” bağlayan çok önemli bağlantılar da ihtiva etmekteydi videolar aracılığıyla yapılan itiraflar. Evet, konu yerleşik siyasi ve iktisadi düzenin bir iç meselesi olduğu kadar; aslında emekçi halkın da bu konuya gösterdiği ilginin de işaret ettiği gibi, tarihsel bir kopuş sürecini ortaya döken yapısal bir alt-üst olmayla karşı karşıya bulunmaktayız bugün.

Olayın kahramanının (Peker) itiraflarıyla daha çok bir “çatlak ses” çıkarmış olmasına bakılırsa, görünürdeki hikâye ve ona katılan oyuncuların söyledikleri ve eyledikleri ne olursa olsun, arkasına hiç de beklenmedik anda ve şekilde milyonlarca emekçi halk kitlelerini alan bir olay olması, bu olayı yapısal ve tarihsel bir çatırdamanın en elle tutulur göstergesi yapmaktadır. İyice kulak kabartıp ve algılarımızı bütünüyle seferber edince, bu çatırdamanın yavaş yavaş yıkılmakta olan dev bir yapının çıkardığı “artçı” gürültülerinden birisi olduğu kolaylıkla anlaşılabilecektir.

Hafızamızı biraz olsun zorladığımızda anlayabileceğimiz üzere; bu toplumsal ve siyasi yapının elemanlarının, olması gerektiği ve bizim görmeye alışık olduğumuz biçimde “yerli yerinde” olmadığı ve artık yeni bir bina inşa edilene kadar asla olamayacağını haber veren, GEZİ ve SARI YELEK isyanlarının doğurduğu kulakları sağır eden gürültü gerçek depremler olmaktadır. Türkiye’de ve Fransa’da gerçekleşen bu depremlerin bir diğer artçı sarsıntısını bir CHP’nin, kendisine rağmen gerçekleştiğini düşündüğümüz “Her şey çok güzel olacak” şiarıyla taşınan son İstanbul B. Belediye başkanlığı seçim başarısı olmuştu1. Fransa gibi başka tarihsel ve toplumsal şartlarda ise pandemi şartlarında bile dizginlenemeyen geniş katılımlı kitle hareketleri olmuştur. Bu başarının nedenleri ve niçinleri üzerinde düşündüğümüzde, “yönetilenlerin artık eskisi gibi yönetilmek istemedikleri” sonucuna varmaktayız. Bu tipte “artçı sarsıntı” konumunda olan “Peker Olayı” ise “artık yönetenlerin de eskisi gibi yönetmekten aciz” olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Tam olarak ne demek istediğimiz bu olayı taşıyan süreçleri ortaya koymaya çalıştığımızda daha iyi anlaşılabilecektir.

“Sedat Peker Olayı” nedir (veya neyin adıdır)?

Bir toplumsal ve siyasi olayı derinliğine bir şekilde kavrayabilmeniz için, her şeyden önce neyi aradığınızı olabildiğince açık-seçik olarak belirlemeniz gerekmektedir. Bu konudaki açıklık en başta soracağınız soruyla ve buna bağlı olarak izleyeceğiniz yöntemle ilgilidir. Biz bu tip bir soruyu, İstanbul yerel seçimlerindeki siyasi muhaliflerin gösterdiği başarıyı anlamak ve açıklamak için -seçimde başarıya götüren şiardan yola çıkarak- “Her şey çok güzel olacak” neyin adıdır?” diye belirlemiştik. Bu yazımızda da aynı yolu izleyerek bizi aradığımız nesneye götüren soruyu; “Sedat Peker Olayı neyin adıdır?” şeklinde sormayı tercih ettik.

(Karikatür Sefer Selvi- Evrensel.net’den alınmıştır)

Sorduğumuz bu soruya cevabı, “Sedat Peker Olayı” denilen somut bir olguyu, o olguyu taşıyan toplumsal ve tarihi süreçler üzerine konuşlandırarak anlamaya ve izah etmeye çalışacağız. Böylece; gazeteci bakışının öne çıkardığı en görünür yanıyla, bir mafya patronunun kendi kellesini ve ailesini kurtarma çabası olarak tanımlanan bir olayı, en görünmez ama en belirleyici yanından bakarak bir araştırma ve düşünce nesnesi haline getirmiş de olacağız. Olay bu şekliyle, bir “Mafya Babasının” başına gelen ve aynı zamanda film senaryolarına veya gazetecilerin siyasi spekülasyonlarına konu olmaktan çıkarak, bilimsel bir gözlem ve yatırım haline gelecektir. Ve bu haliyle de Peker’in kişiselmiş gibi görünen hikâyesi, yansıttığını düşündüğümüz toplumsal ve tarihsel bir olgu haline gelecektir.

“Öznel” gibi görünen bir olayı bu şekilde “nesnel” bir olgu haline getirirken bizim tavrımız, olaylar karşısında “tarafsız” olmayı vaz eden düzen erbabı akademisyenlerin tavrından da ayrılmaktadır. Biz, kesinlikle ve geri dönüşsüz bir biçimde bilimsel tavrın belirleyici kıstası olarak nesnellik prensibinden hareketle, toplumsal ve tarihsel olaylara bakışta ve onları yorumlayışta “tarafsız” olmanın mümkün olmadığını düşünmekteyiz. Ancak bizim anladığımız “taraflılık”, Sedat Peker’in “Devlet ricali” ile yaşadığı bir macerada, birinciden veya ikinciden yana olmak gibi bir taraflılık tabii ki değildir. Toplumsal olayların nesnesi olan “toplum” dediğimiz bütünün, birbirleriyle tarihin akış yönünü belirleyecek bir mücadele halinde olan sınıflardan oluşmuş olması gibi somut bir olgudan kaynaklanmaktadır, bizim kastettiğimiz taraflılık. Ve biz bu taraflılıktan da bilimsel yol ve yöntemi terk ederek siyasi postulatların bilimin nesnesinin önüne geçirilmesini de anlamamaktayız. Bizim taraflılığımız özellikle, gözlemlenen ve anlaşılmaya çalışılan “Peker Olayı” gibi toplumsallaşarak var olabilen ve “sınıfsal boyut” göz önüne alınmadığında asla tam olarak anlaşılamayacak bir olayı ele alıp çözümlerken, “toplumsal sınıf” gerçeğinin var olduğunu hesaba katmamak veya bu gerçeği gözlerden itinayla gizlemeye çalışmaya itirazla belirlenmektedir.

Diğer yandan ve “taraflı” bir gözlemci olmamıza bağlı olarak, “Sedat Peker olayı” gibi toplumsal birçok sorunu ele alırken, “sorunları çözmeyi” amaçlayan bir tavır içinde olacağız. Amacımız, sadece milyonları harekete geçiren bir olayı kendi bütünlüğü içinde tanımlamak değil, ama bu olaya müdahil olan bütün öznelerin olası acı ve zorluklarını tespit etmek; bunların nedenlerini ortaya koymak ve çıkış yolları belirlemek olacaktır.

“Cennetten” kovulma ve “Dönüşün” imkansızlığı.

Peker Olayı”nın görünürdeki başlıca nedeni; bir Mafya Babasının, yıllardır bütün “pis işlerini” gördüğü iktidar sahiplerine hizmet ederek eriştiği servet ve saygınlık düzeyinin elinden alınmasına itirazıdır. Beni daha önce yaptığım bütün hizmetlerden sonra “dönüş imkanı” tanıyarak sürgüne yollar gibi hapishaneye yolladınız; bu sefer de bu danışıklı döğüşte “dönüş hakkımı” kullanacağım, diye “adalet” talep ediyor; aynı zamanda zalimlerin en keskin kılıcı olduğunu itiraf etmekten sakınmayan bu adam. Gerekçeleri ise şunlar: Sizin düzenin bekçiliğini yapan “İçişleri bakanlarınız” ne kadar “temiz” ise, ben de düzen dışı hareket eder görünmeme rağmen en az o kadar “temizim”. Bakanınızın “efendisi” olan sizin “Büyük Reis”iniz ne kadar “diploması bile olmayan” ve sokakta yetişmiş “halktan birisi” olduğu iddia ediliyorsa; ben de okullu değil ama “alaylı” ve en az onun kadar “halktan” birisi olarak saygınlık görmeliyim. Fazladan, onun yerine bilen ve düşünen danışmanları kadar “bilgili” ve “zeka sahibiyim”. O halde; sizinle birlikte aynı şartlarda yetişen ve aynı işlerin bir parçası olarak, sizler gibi aynı ülkede ve eşit şartlarda yaşama imkanına sahip olmalıyım. Bu imkanın elimden alınması bana karşı yapılan büyük bir haksızlıktır. “Adalet, adalet!”

(Suç, onu var eden toplumsal koşullardan bağımsız düşünülemez. Türkiye’nin hızla lümpenleştirilmesi ve dinci-milliyetçi koalisyon türedi mafyaların oluşumuna zemin hazırladı-editör)

Eğer, birçoğunun yargılarını doğrudan belirleyen yerleşik düzene olan sarsılmaz inancını ve sadece “ön yargı” üreten alışılmış düşünce kalıplarını bir tarafa bırakarak nesnellik ilkesinden hareket edersek, Peker’in itirazı bütünüyle yaşanılmış olgusal gerçekle ötüşen bir itirazdır. Ancak, onu sadece nesnelliğin temsil ettiği gerçeklik ilkesinden yola çıkarak yargılayacak ve “adaleti” bu temelde tecelli ettirecek bir hukuksal merci bulunmamaktadır. Çünkü “hukuk sistemi” her durumda yerleşik sistemin bekasını hedeflemektedir; onu oyuna getirerek kapı dışarı eden iktidar sahiplerinin iki dudağından çıkan emirlerle belirlenmektedir. Sistemin bekçiliğini de Devlet erkini onun adına elinde bulunduranlar yapmaktadır. Devlet ricalinin yargılanması, ancak ve ancak yerleşik düzenin bekçiliğinin doğru ve yeterli bir şekilde yerine getirilmediğinde gündeme getirilen bir konu olmaktadır. Bu durumda “büyük bir adaletsizlik” ile karşı karşıya bulunduğunu iddia eden Peker’in itirazının kabullenilmesi, ancak ve ancak yerleşik siyasi iktidarın yerleşik sermaye düzenine karşı uygunsuzluğu durumunda anlam kazanır. Ve düzenin çarkının işleyişinde enstrüman olarak kullanıldığı oranda geçerli olarak kabul görebilecektir.

Bunun yanında “adalet dağıtan” tek güç, yerleşik sermaye düzeninin mahkemeleri olmadığı gibi “adaleti uygulayan” erk de sadece yerleşik düzeni temsil eden Devlet aygıtı değildir. İşin bu yanı zannedildiği gibi zaman-mekan zincirinde ne sebep ne de sonuç oluşturmaktadırlar. Bütün bunların üstünde ve onları belirleyen bir adalet ve güç kaynağı daha bulunmaktadır: TOPLUM. Devlet aygıtı var olmadan önce de var olan ve bu aygıtı dışarı atarak “bağırsaklarını temizledikten” sonrada var olacak olan İnsan Toplumu!

Toplum; adaletini “kamu vicdanı” diye adlandırılan şey üzerinden gerçekleştirir. “Kamu vicdanı”, yazılı hukuk kitaplarından kaynaklanmayan ama bireylerin doğrudan ilişkileri üzerinden kendini yaratan ve sonradan onları harekete de geçiren bir toplumsal mekanizmanın ürünüdür. Resmi olarak “seçimle” ve gayrı resmi olarak “ayaklanmalarla” tecelli eder. Peker olayında “kamu vicdanı” dediğimiz şey, şimdilik kendisini yayınlanan videolara gösterdiği çok büyük ilgi ile ifade etmektedir. Bu ilgi görünürde bir Mafya babası olan Sedat Peker’in lehinde bir ilgiymiş gibi görünmektedir. Ancak, bu büyük ilişki kayıtsız şartsız ve Peker’in yukarıda özetlediğimiz savunmasının altına imza atan bir ilgi değildir. “Büyük Reis”in şahsında yerleşik ekonomik ve hukuk düzenine karşı olan bir başkaldırı potansiyeli taşıyan ve “sahte muhalefeti” de karşısına alan bir ilgidir.

Bu Yanıyla da 2013 Haziran Ayaklanmasıyla yaratılan depremle olduğu kadar, İstanbul seçimlerindeki artçı sarsıntıyla da doğrudan bir bağ halindedir. Bu ilgi, sadece iktidar partilerini değil ama düzenin bir parçası haline gelmiş olan -önce de belirttiğimiz üzere- özel bir kişiyi ilgilendiren “polisiye” bir kisveye büründürülmüş bir olayla sınırlı yüzeysel ve geçici bir ilgi değildir. Kaynağı uzun erimli toplumsal süreçler ve çelişkilerle belirlenen ama “güncel” bir olaymış gibi görünen “Peker Olayını”; gözle görülür, elle tutulur bir toplumsal olaya dönüştüren de halkın kendini ifade etme biçimi olarak gösterdiği bu ilgidir.

(Gezi, Türkiye’nin geleceğini şekillendirmekle kalmadı karşısındaki bütün sağ koalisyonun kimyasını bozdu-editör)

Ulus-Devletlerin ve Toplumsallaşmanın sonu

Ezici çoğunluğu emekçi veya emekten yana olan ve milyonlarla ölçülen halk kitlelerinin bir Mafya Babasının “adalet” çığlıklarına ilgi duyması, ancak Peker olayı ile kendi kaderleri arasında kurulabilecek gerçek veya hipotetik bir ilginin varlığı ile açıklanabilecek bir olaydır. Bu ilgi, tek başına ve yüzeysel olarak ele alındığında, sadece Peker’in özel durumuyla açıklanabilecek bir “polisiye” kanun dışılık ilkesi olamayacağı ortadadır. Bu ilgi, her ne kadar sınırlı da olsa bir isyana karşı duyulan sempati ile kısmen açıklanabilse bile, bir “kurtarıcıya” karşı duyulan ilgi de değildir: Böyle bir beklentinin mümkün olabileceğini kendi deneyleriyle önceden tahmin eden Peker, “Ben beklenen Mehdi değilim!” diyerek bu tür olası beklentileri öncelikle savuşturmuştur. Bu durumda geriye yukarıda da altını çizdiğimiz üzere “adalet” kalmaktadır: Peker için gereken ve istenen her şeyi yerine getirdikten sonra kendi “cenneti” olan sistemden, geniş halk kitleleri içinse varlıklarının biricik garantisi olan “toplumdan” kovulmuş olmaktan doğan “adalet” talebi. Kendi zekâsına çok güvenen Peker, “adalet” bayrağı açıldığında, halkın nezdinde sıfırı tüketmekte olan “sahtesinden” bir muhalif partinin nasıl olup da yeniden hayat kazanabildiğini görmüş ve bundan da ders çıkarmış olmalıdır…

Başlı başına zıt görünen kimlik kutuplarını bile birbirine bağlayabilecek kadar kuvvetli ve “insanca” olan bir çekim gücüne sahip “adalet” olarak adlandırdığımız ortak ilişki biçimi, gerçekte tarihsel şartlara ve toplumsal sınıf ve konumlara göre izafi bir durumdur. Peker, yaptığı açıklamalarda, el yordamıyla bile olsa “40 yaşından büyükleri” kendi cennetinden kapı dışarı ederek bize, “adalet” kavramının içinde tekrardan tanımlandığı yeni bir dönemin var olduğuna işaret etmektedir. Bizce bu tespit, bilgimiz dahilinde olan sosyolog-akademisyen, “solcu-devrimci” kesimin henüz aklından bile geçiremediği doğrulukta bir tespittir. Bizi, ayrıca “Mafya Babalığı” kariyerinin bile bu dönemde değiştiğini kendi pratiği üzerinden öğreten 50 yaşını bile henüz geçmemiş Peker’i güçlü kılan ve haftalarca kendisini tehdit eden bütün tehlikelere rağmen ayakta tutan da kendi çağının gerçeğini, hem de çok maaşlı saray danışmanlarından bile daha iyi biliyor olmasıdır.

Peker’in sözlerinden, olaya her şeyden önce bir “toplumsal olay” olarak bakan bir insan-bilimci için iki şey ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, bireye ve bireyselleşmeye çağrıdır. Bu konuyla ilgili 4. Videosunda aynen şöyle söylenmekte:

“Doğduk, ana-babadan kork; okula gittik, öğretmenden kork; biraz büyüdük, mahalledeki kabadayıdan kork; komutanından kork; polisten kork; işyerine gidersin amirinden kork, müdüründen kork; yaşlanıyoruz, öleceğiz, Allah’tan kork! Nedir lan bu korku? … İnsanların hayallerini donduruyorsunuz; korkuyla bastırıyorsunuz…”

Peker’in bu sözlerle dillendirdiği isyanın haklılığı tabii ki tartışılacak bir konudur. Bizce, Peker’in sözleri eğer bir an için kendi tarihsel ve toplumsal bağlamlarından ayrı olarak ele alınırsa, yaşanan gerçeği olduğu gibi yansıtan bir resme tekabül etmektedir. Onun -aktardığımız sözlerinde ifade edildiği biçimiyle- isyanı, Türkiye’deki bireyler üzerine toplumsal kurumlar ve devlet aygıtı üzerinden uygulanan kaba baskılara karşı çıktığı oranda haklı bir isyandır. Ancak, bir isyanın haklılığı veya haksızlığı sadece ve sadece onu doğuran nedenlerle sınırlı olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda yerleşik düzenin varoluş biçimini de tasvir eden bu resmin yerine konulacak yeni resmin ne olduğunu da bilmek gerekecektir. Söylenenlerin bütünü göz önüne alındığında anlaşılacağı gibi, aksine bir şekilde, Peker’in isyanı toplumun bütün kurumlarının katı ve acımasız bir baskı aracı olarak işleyişini mümkün kılan düzen, onun bekçisi “Devlet” aygıtı ile birlikte kutsanmaktadır. Kendisinin bu çürümüş düzenin ve onun baskı aracı olan Devletin bir parçası olduğunu ve olmaya devam edeceğini yine bizzat kendisi “Ben bir kurtarıcı veya “Mehdi” değilim!” diyerek açık açık itiraf etmektedir.

Dolayısıyla, olaya yakından baktığımızda kolaylıkla görebileceğimiz gibi, Peker’in bireysellik talebi; içinde yaşadığı somut kapitalist düzene ve onun günümüzdeki hükmetme biçimi olan liberal faşist diktatörlük şartlarında yerli yerine oturtulduğunda gerçekte bir “aşırı bireycilik” talebinden öteye gitmemektedir. Diğer bir deyişle, birey ve bireyselleşme konusunda geliştirdiği anlayışı ile Peker, bütün varlıklarıyla küresel sermayeye bağlı olan neo-liberaller ve özel olarak, “Büyük Reis”in yönettiği yerleşik liberal faşist düzenin tetikçiliğini yapan diğerleriyle aynı duruşu sergilemektedir. Mesela, tıpkı Peker gibi yakın geçmişte yerleşik düzenin “tetikçiliğini” yapan çoğu “neo-goşist” veya “sahte solcu” olan zevat da bize en az 40 yıldan beri demokrasinin ete kemiğe büründüğü var oluş biçimi olarak “bireyciliğin” savunuculuğunu yapagelmişlerdir: Toplumsal hayatın ve birlikte hareket etmenin her durumunda “mağdurlar” yarattığını iddia ederek savundukları ve bir “tabu” haline getirdikleri bireyciliğin ve onun siyasal ifadesi olan neo-liberalizmin.

Saatler süren ve milyonların izlediği videolarda öne çıkan ikinci konu, yukarda da belirttiğimiz gibi “toplumsal kuşaklar” sorunudur. Geçen yıl “Kuzgun Portal”da yayınladığımız yazımızda da etraflıca ele aldığımız üzere, “toplumsal kuşaklar” sorunu, belli tarihsel şartların bireylere dayattığı bir zaman kesitinde birbirlerine yakın olarak doğan ve böylece aynı toplumsal pratiğin (yaşama biçimi ve kültürü) gerçekleştirdiği “toplumsallaşma” ile kendisini ortaya koymaktadır. Peker’in işaret ettiği bugün 40-50 yaşlarında olan kuşak, bizim görüşümüze göre “aşırı bireyciliği” mücadele silahı olarak kullanan neo-liberal siyasetçilerin önderliğinde gerçekleşen (veya gerçekleşmeye devam eden) Ulus-Devlet tipi toplumsal formasyonun yıkılmasına şahitlik eden ve bütün hezeyanlarına rağmen bu yıkıma Peker gibi isteyerek veya irade dışı bir biçimde katılanların oluşturduğu kuşaktır. Ancak bu kuşak, bizim saha araştırmalarımızda tespit edebildiğimiz gibi, yekpare bir kuşak değil ama toplumda çok şiddetli kimliksel kutupların oluşmakta olduğunun gözlendiği bir kuşaktır. Peker bu kimliksel olduğu kadar siyasi de olan bu kutuplaşmanın, bugün de iktidarda olan ama iktidarı giderek sallantılı bir hale gelen belli bir tarafını oluşturmaktadır.

Peker’in bahsettiği ve bizim “kriz kuşağı” olarak adlandırdığımız toplumsal kuşağı doğuran kimliksel tansiyon ve oluşumlar sadece Türkiye’de yaşanmış şeyler değildir. Biz bu tansiyonun belli tarihi şartlar altında nasıl yaratıldığını daha önce birçok kez açıklama fırsatı bulduk2. Bu sırada getirdiğimiz çözümleme ve görüşlerimiz “Peker olayı” sırasında da karşılık bulmaktadır. O halde kısa da olsa belli ön açıklamalara gitmek de olayın aydınlatılması için yararlı olacaktır.

“Toplumsal İlerlemeci” ve “Kriz” dönemleri

İkinci Dünya savaşı sonrası dönem, sermayenin bütün dünyada çok büyük çapta ve hızda toplumsallaştığı, genel toplumsal refahın buna bağlı olarak arttığı bir dönemdir. Bu dönemde kapitalist ve sosyalist blok arasındaki ayırımın güdümüne girmiş olan sınıf savaşları, emekçiler açısından her ne kadar ekonomik refahın sağlanmasında belirleyici olmuşsa da, kapitalist ülkelerdeki emek sermaye arasında burjuva devrimleri döneminden beri yürütülen siyasi iktidarı alma konusunda “sınıf işbirliğine” dayalı bir işbirliği hüküm sürmekteydi.

Genel olarak, “toplumsal ilerlemeye” (sermayenin toplumsallaşması) karşı sınıf işbirliği denklemi üzerinden bireylerin yaşam çizgilerinin yönlendirildiği bu dönem; aynı zamanda, emperyalist veya değil, bütün kapitalist ülkelerde, bütünüyle sermayenin doğrudan kontrolündeki bir “pazar” (meta ve metalaştırılmış emek pazarı) ve en mükemmel biçimiyle “parlamenter sisteme” dayalı bir burjuva diktatörlüğünün hüküm sürdüğü toplumsal bir formasyon olan Ulus-Devletlerin aynı zamanda en “şanlı” olduğu bir dönemdir. Bütün Ulus-Devletlerde toplumsal hareketlilik (ilerleme) sermaye birikimine tabidir. Sermaye birikimi ise bu dönemde ağırlıklı olarak sermayenin toplumsallaşması yani meta üretimi sonucunda iş gücü sömürüsüne dayalı elde edilen rantla gerçekleşmektedir. Böylesi bir toplumda Devletin fonksiyonu, sermayenin toplum ve hayat dışı örgütlenmesini yansıtan “kapitalist sistemin” gereklerini yukarıdan aşağıya doğru hayata geçirmekten ibarettir. Devlet, sermayenin kendi varlığını daim kılmak için yerine getirilmesi gereken şeyleri; çıkarılan kanunlar tarafından belirlenen resmi veya sivil toplumsal kurumlar aracılığıyla gerçekleştirir. Diğer bir anlatım biçimiyle, ölü ve soyut bir değerler birikimi olan sermaye, Devletin kolluk güçlerinin yardımı ve burjuva toplumunun kurumları aracılığıyla kendisini toplumsallaştırırken, aynı zamanda hükmettiği –ezici çoğunluğu iş gücünü pazarlayarak var olabilen- bireyleri de toplumsallaştırır. Daha doğrusu kendine uygun bir hale getirebilmek üzere “burjuvalaştırır”. Sermaye, içinde var olduğu ve meta üretim sürecinin bekçiliğini yapan Ulus-Devletin “Devleti” (ve onun kurumları) aracılığıyla toplumsallaşarak, temsi ettiği “ölüler dünyasından”3 her şeyin kaynağı olan somut hayata geri döner ve böylece kendi kendisini gerçekleştirir.

Ulus Devletlerin bireyleri “vatandaşlar”dır. Onlar, bireyi sebep oldukları toplumsal ilişkilerde, eğer “kan bağı” ve “ırk” gibi kimliksel nitelemeleri vatandaş kavramının içine yerleştiren “anglo-sakson” geleneğinden gelmiyorlarsa, “evrensel insan tipi” olarak tanımlarlar. Sadece ve sadece prensip olarak, en ideal olarak tanımladığı biçimiyle bir “sermayedar” ve/veya “vergi mükellefi” olarak tanımladığı bu “evrensel bireyi” burjuva sisteminin değer ve yargılarına açarlar.

Gerçekte, somut olarak sermayedar ve emekçi olarak çıkarları birbirleriyle çatışan iki kategori altında iki ayrı sınıf vatandaş-bireyin “özgürlük” ve “hareket” alanı devletin kurumlarının belirlediği sınırlar içinde mümkün hale gelebilir. “Üniter” bir yapı olma iddiasında olan Ulus-Devlet biçiminde siyasi bir iradeyle yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmiş toplumlarda sınıfların varlığı mümkün ve gerekli olarak kabul edilmiş olsa da, vatandaş-bireyin, aynı zamanda kendisinin toplumsallaşmış olmasında da belirleyici olan resmi kurumları kullanarak gidip-gelmesi yasaklanmamıştır. Aksine, böylesi bir hareketlilik “sınıf çelişkilerini” de gizlediği oranda özendirme konusu yapılmaktadır.

Böylece, “makro” ölçekte gözlemlediğimiz “toplumsal ilerleme”, bireyselliğin “mikro” ölçeğinde “sınıf atlama” olarak adlandırılacaktır. “Sınıf atlama”, işçi sınıfından gelme bir bireyin, ya devlet aygıtında yükselerek, ya da çeşitli kaynakları kullanarak sermayeye dönüşecek kadar para sahibi olarak4, kendi toplumsal sınıfını terk ederek “kapitalist sistem” içine nüfuz edebilmesi demektir. Ulus-Devlet çatısı altında gerçekleşen bu hareketlilik, kültürel bir değişimi de beraberinde getireceğinden, bir toplumsallık biçimine geçişi ifade eden “burjuvalaşma” olarak da ifade edilebilir. Asırlar boyu sürüp giden “sınıf atlama” veya “burjuvalaşma” eğilimlerinin de gösterdiği gibi, bu tür bir “toplumsal hareketlilik” biçimi daha yarı yoldayken birçokları için imkansız hale gelecek ve “toplumsal bilincin” de deneylerle gelişmesi üzerinden yaşam şartlarının iyileştirilmesi “sınıf mücadelesi” ile aranmaya başlanacaktır. Aynı zamanda, siyasi emekçi halk muhalefetini oluşturan bu akımın yanında; cüzdanındaki, işçi maaşından sadece bir-iki misli fazla olan parayı “kapitalist sermaye” ile birbirine karıştıran “orta tabakaya” ait “diplomalı budalalar”5 ve “zengin mahallesinde” oturmayı başarılı bir burjuvalaşma zanneden “yanaşmalar” da türeyecektir. Bu tip bireylerin oluşturdukları güruha siyaset literatüründe “orta sınıf” veya “küçük” ve “orta” burjuvazi denmektedir6.

“Orta sınıf” diye adlandırılan tabaka aslında başlı başına bir toplumsal sınıf oluşturmaz. Ulus-Devletlerin kapitalist sistem altında, üretim araçlarına sahip olan sermayedarlar sınıfıyla, var olabilmek için işgücünü satmak zorunda olan emekçi sınıf arasındaki hiyerarşik yapılanmada ortada kalan, ve varlık nedeni hiyerarşide yükselmek için çabalayıp durmak olan bu tabaka, toplumsal hareketliliğini genellikle “eğitim ve öğrenim seviyesindeki” yüksekliğe7 borçludur. Ona bu imkanı veren ve onu sınıfsal hiyerarşide “yükseltirken” aynı zamanda “burjuva toplumsallık normlarına” göre biçimlendiren, Ulus-Devletlerin aynı zamanda sermayeyi toplumsallaştırma aracıda da olan “Milli Eğitim” veya diğer bir adı “toplumsal asansör” de olan “okul” kurumudur.

Okul, meslek ve kültür sahibi yaparak sadece alim ve sanatçı yetiştirmez; ama bununla birlikte “vatandaş-bireyler”den oluşan burjuvalar da üreten bir toplumsal kurul gibi işlemektedir. “Sermaye birikimi” Osmanlı döneminden beri klasik kapitalist ülkelerle karşılaştırıldığında çok zayıf olan Türkiye’de, sağcısı-solcusu, Alevisi-Sünnisi, Kürdü ve Türküyle; siyasi iktidar sahipleri veya muhalif güçleriyle birlikte ve hatta günümüzdeki Siyasal İslamcı-Neogoşist ittifak kanadı ve Ulusalcıların bütün tandanslarıyla birlikte, her tüyden burjuva varlığını ve şimdi sahip olduğu gücü Mustafa-Kemal’e ve “Kemalist ideolojinin kalesi” olan okul kurumuna borçludur. Aksi takdirde, ülkede 20 yıldır tam bir yağma düzeni sürdüren ve radikal bir “anti-Kemalist” koalisyon oluşturan liberal faşist diktatörlüğün bütün denemelerine rağmen, tamı tamına bir “burjuva” olan Mustafa Kemal’i, heykelleri (onlar “put” diyor) henüz bütünüyle ortadan kaldıramamış olmasını başka türlü açıklayamazsınız.

Sermayeye ve “milli burjuvaziye” yakınlaşma anlamında sınıf değiştirmeye yönelik toplumsal hareketlilikte, en alttakilerin okulu enstrümanlaştırması, genel olarak kapitalizme ve özel olarak da büyük kitleler halinde burjuvaziye katılmanın imkanının, 1970’lerin ortalarından itibaren önce yavaşlamaya başlamasına sonra da sürekli gerilemesine şahit olmaktayız. Aynı zamanda bir ücret ölçeği olarak da işlev gören “diplomanın” bir “sınıf atlama” aracı olarak işlevini yitirmeye başlaması, aslında kapitalist ülkelerde sermayenin toplumsallaşmasının sürekli gerilemeye başlamasıyla at başı gitmektedir.8

Kriz döneminde oyunun kuralları temelli bir şekilde değişmiş olmaktadır. Sermayenin toplumsallaşmasının gerilemesiyle birlikte gerileyen üretim, sermaye birikiminde düzenli olarak alan kaybetmiştir. Birikim artık kapitalist sistem öncesi gibi daha çok spekülatif veya “birikimcinin” aynı zamanda doğrudan “üretici” olmadığı yollardan sağlanır olmaktadır. Bu kural değişikliğinin, ömrü, zaman boyutunda sınırlı olan bir toplumsal mekan düzenlenmesi biçimi olarak da tanımladığımız kapitalist sistemin bütün İnsanlık tarihinde sınırlı olan ömrünün de sonuna gelindiğinin bir göstergesi olduğunu düşünmekteyiz: Üretim sürecinden sağladığı iş gücü sömürüsüyle sermaye birikimi olanağı zayıflayan kapitalizm, kendisi için varlık sorunu olan birikimi spekülatif yollarla elde etmeye, bu kuraldışı yolda gerekirse bütün insanlığı yok etme sürecine atılmış bulunmaktadır. Kolaylıkla anlaşılabileceği üzere, “kriz dönemi” diye adlandırdığımız tarih kesitini de tanımlayan bu süreç; kapitalist sistemin sermayedarlar sınıfı aracılığıyla insan toplumuna hakim olmasıyla ortaya çıkan “Ulus-Devletlerin” ve onun vatandaş bireylerin yaşam çizgilerini biçimlendiren “okul” gibi toplumsal kurumlarının sonunu da Tarihin gündemine getirmiş bulunmaktadır. Diğer yandan, vatandaş-bireylerin içinde yaşamaya çalıştıkları topluma katılımlarının “kendi yöneticilerini seçme” ile gerçekleştiği siyasi biçimi olan “burjuva parlamentosu” da yerini “liberal faşist” diktatörlüğe bırakmaktadır: Türkiye’de (ve Fransa’da da) artık “seçilmiş bakanların” yönetiminden, “atanmış emir kullarının” yönetimine geçmiş olduğumuz yürürlükteki nesnel bir olgu olarak ortada olan bir konudur.

Neo-liberalizm-Mafya ittifakı ve “Peker Olayı”

Özellikle de sadece kabuk değiştirmiş Neo-goşistler (Yetmez-ama-evetçiler) tarafından “Kemalist vesayet gücü” olarak tanımlanan Devletin bir numaralı kolluk gücü olan ordu tarafından gerçekleştirilen askeri-faşist bir darbe ile 1980 sonrasında ülkede olup bitenler, bir taraftan yeni bir dönemin temel karakteristiklerini özetlerken, diğer yandan da TC Ulus Devletinin yok olma sürecini hazırlayan yapısal değişimleri de gözler önüne sermektedir. Bu arada, 12 Eylül Faşist darbesinin yapıldığı tarihte olayın kahramanı konumundaki Sedat Peker’in sadece 10 yaşında olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir. Diğer bir deyişle Peker’in bütün “Mafya Babası kariyeri” de, aynı zamanda “ÖZAL dönemi” olarak da bilinen, kapitalizmin bütün Dünya’da “kriz” diye adlandırılması adet olmuş “toptan çöküş” dönemine girdiği bu tarih kesitinde gerçekleşmiş bulunmaktadır.

ÖZAL döneminin belli başlı özelliği, örneğin bugün dört başı mamur liberal faşist diktatörlüklerde olan yapısal değişikliklerin hemen hemen hepsinin uygulamaya konulduğu bir dönem olmasıdır. Hatta TC Ulus-Devletinde bu dönemde olup bitenlerin Fransa için “avant-garde” (öncü) teşkil ettiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Nedir bütün bu olup bitenler?

Birinci olarak, büyük emek ve fedakarlıklarla öğrenim görerek sahip olunan “diploma” ile -bir önceki “toplumsal ilerlemeci” diye adlandırdığımız dönemde olduğu gibi- burjuvaziye karışmak üzere “sınıf atlamak” imkanı tarihe karışmıştır. O kadar ki; bu dönemde, daha çok solcu ve devrimcilerin kullandığı “sınıf atlamak” terimi de rafa kaldırılmış, yerine illegal veya “mafyatik” diye adlandırılan yöntemlerle “köşe dönmek” ve “avanta tokatlamak” deyimleri almıştır. O dönemdeki gazete haberleri yakından incelendiğinde, “Peker’in de mezun olduğu okul”, bütün kirleri kendi içinde çözmeye yarayan “para-militer” güç “Çek-senet mafyaları”dır. Dolayısıyla, kendisine haksızlık yapıldığını söyleyerek liberal faşist iktidardan “adalet” talep eden Peker, günümüzde hakim olan siyasi sistemin daha baştan beri kurucu ve böylelikle “organik” bir parçasıdır.

İkinci olarak, bu dönemde sermayeye dönüştürülebilecek nicelikte para ve zenginlik birikiminin önemli bir bölümü de büyük meblağlarla, yine “kanun dışı” ve “mafyatik” özellik taşıyan yöntemlerle kamu banka, kurum ve işletmelerinin içinin boşaltılması veya iktidar sahiplerinin yakınlarına peşkeş çekilmesiyle gerçekleştirilmektedir. ÖZAL döneminde bu “halk düşmanı” faaliyetin de sembolik bir değer taşıyan anahtar tabirleri bulunmaktadır: “Hortumlamak” ve “iş bitirmek”. “Hortumlama” faaliyeti kendisi de “mafyatik” bir anlayışla ülkeyi yönetenlerin bilgisi ve kontrolü dahilinde yapılmakta ve olabildiğince toplumun ve devlet görevlilerinin bütününe mal edilmeye çalışılmaktadır. Turgut ÖZAL’ın “Benim memurum işini bilir” lafı rüşvetle “iş bitirmenin” yerleşik ve kendisini “liberal” olarak tanımlayan siyasi iktidar tarafından kutsanmasından başka bir şey olmadığı açıktır.9

(Neoliberal yağma 12 Eylül darbesiyle tank paletiyle gelirken, onun sivil uzantısı, yerli işbirlikçileri ekonomik programını 24 Ocak kararlarıyla ilan ettiler -editör)

Üçüncü olarak, “toplumsal ilerlemeci” diye nitelendirdiğimiz bir önceki tarihi dönemin olduğu gibi, bütün Ulus-Devlet formasyonlarının da, hem toplumsallaşma ve hem de kendisine bağlı bir devlet aygıtı oluşturmanın başlıca korumu olan okul kurumunun ve “Milli Eğitim” sisteminin havaya uçurulması da “kriz” döneminde gerçekleştirilen toplumsal ve siyasal yıkım olayıdır. Bunun için “Fetö” olarak adlandırılan dinci-gerici “mafyatik” yöntemler uygulayan “paralel” yapılanmanın faaliyetlerinin “dershaneler”, “öğrenci yurtları” ve “burslar aracılığıyla yürütülmesinin kolaylaştırılması ve hatta açıktan açığa desteklenmesidir. Böylece, karanlık ve dinci bir gizli örgüt, “okul kurumu” yerine toplumsal hareketliliğin ve “sınıf değiştirmenin” yeni asansör yapılanması haline getirilmiş bulunmaktadır. Bu sadece yoksul halk kitlelerinden gelen eskinin “vatandaş bireylerinin” hayat çizgilerine çok genç yaştan itibaren bir çeşit “el koyma” işlemi değil; ama Ulus-Devletin yakın gelecekte kilit noktalarına gelecek olan “elit kadrolar” aracılığıyla kamusal olan bütün faaliyetlerine de el koyma işlemidir.

Dördüncü olarak, dinci bir dünya görüşü ve dogmatik bir “emre itaat” anlayışıyla hareket eden kadrolar aracılığıyla ve, Peker Olayında da açık bir şekilde netleştiği üzere, Mafya teşkilatlarıyla doğrudan organik bir bağ içinde, sermayenin sınırsız ve barbarca hakimiyetinin ikamesi için hukuk sistemini ve milli güvenlik aygıtını bütünüyle havaya uçurmak da yeni döneme damgasını vuran belli başlı faaliyetler olmuştur. “Faili meçhul” ve “siyasi” nitelikli cinayetler, hukuksuzluk çerçevesinde gerçekleşen ve doğrudan “vatandaş-bireyi” terörize etmeyi hedefleyen faaliyetlerden bir bölümüdür. Diğer bir bölümü ise “Ergenekon davaları” olarak adlandırılan baştan sona düzmece bir operasyon olan ve doğrudan orduyu hedef alan faaliyetler olmuştur. Günümüzde, daha 1990’ların başından itibaren bir eski komutan tarafından dillendirilen, liberal faşist bir siyasi iktidar tarafından “Tak diye emredildiğinde şak diye emri yerine getiren” bir savcı ve polis teşkilatının yanında donanımlı bir ordu da emre amade şekilde istenen legal olsun veya illegal olsun her türlü faaliyeti yerine getirmektedir.

Bu kısa hatırlatmalardan da kolaylıkla çıkarılabileceği üzere; “Peker Olayı” içinde oluşup geliştiği maddi şartlar anlaşılmadan, kendi gerçekliğine uygun olarak tam olarak anlaşılması ve tanımlanması imkansız bir olaydır. Bu olayı; basit bir “Teşkilat-ı Mahsusa” marifeti olarak sınırlı tutarak görüp göstermeye çalışmak, ÖZAL döneminin “sol mafya” kanadının elemanlarının “sınıf mücadelesini” görünmez kılmak için sık sık başvurdukları “demokrasi kalpazanlığına” denk bir iddiadır. Sinema filmlerine veya TV dizilerine konu olabilecek görünürdeki “polisiye” karakterinin ötesinde, ayakları yere basacak bir şekilde olayın taşıyıcılığını yapan somut tarihi süreçler üzerindeki konumu hesaba katılarak gözlemlendiğinde, “Peker olayı” denilen olayın gerçekte nasıl bir karaktere sahip olduğu veya “Neyin adı?” olduğu da kendiliğinden anlaşılmış olacaktır.

Neticede, eğer onunla aynı tarihsel ve toplumsal gerçekleri paylaşmış olan milyonlarca “vatandaş-bireyin” yoğun ve sürekli ilgisi olmasaydı, bildik bir “gazete haberi” olarak her gün onlarcasına şahit olduğumuz siyasi nitelikli bir suikast ve hırsızlık olayı olarak geçiştirilecek bir durumun ifadesi olabilecek bu olayın adı bir “TARİHSEL ve TOPLUMSAL KOPUŞ” olayı olmayacaktı. Bu, bizi “YENİ BİR DÜNYAYA TAŞIYACAK OLAN TARİHSEL KOPUŞ kendisini başlıca şu şekilde ortaya koymaktadır: 1)Kapitalist sistemin artık kendi koyduğu kuralları yine kendi geleneksel kurumları üzerinden uygulanmasını sonlandırarak “kuralsızlığın anayasal bir kural” olduğu, “mafya örgütlenmesi” ile “devlet örgütlenmesi”nin birbirlerine dönüşmesidir; 2) Sermayenin yoğunlaşmasında “üretim faaliyetinin” yerini talan ve “kara para”nın almasının en seçkin örneğidir; 3) Seçilmişlerin Burjuva-Parlamenter sınıf diktatörlüğünden, “atanmışların” liberal-faşist diktatörlüğüne geçiş olayıdır; 4)Aydınlanmanın ve bilimin yerini karanlığın, okulun yerini dergahın alması olayıdır.

Bunların yanında, “Peker olayı”, kendisini adeta bir “dev aynasında” imiş gibi görünür kılan emekçi halk muhalefetinin yanında, geçmiş dönemin uzantısı olan ve bizim artık “sahte muhalefet” dediğimiz muhalefetin durumu da anlaşılamayacaktır.

Devrimci muhalefetin ışığında “isyankâr” Peker

Sözlerimizin doğru anlaşılması gerekmektedir. Evet, “Peker Olayı”, nesnel olarak bir tarihsel kopuş olayının adıdır; olayın kahramanının dönemin efendilerinden “adalet dilenmesi” kimsenin elinin tersiyle itmeye hakkı olmayacağı kadar anlamlıdır ve reddedilmeden önce nedeni ve niçiniyle kavranması gereken bir konudur. Bunun yanında, bütün vatandaş-bireyin üzerinde prensip olarak birleşeceği köklü bir tarihsel ve toplumsal kopuşa işaret ettiği konusunda belli bir konsensüs oluşmuş olsa bile, bu; olayın kahramanı “Mafya Babası” Peker’in ESKİ dünyanın mı yoksa gelişmekte olan YENİ dünyanın mı temsilcisi olduğu sorusuna verilecek bir cevap değildir, olamaz!

“Adalet” diye bağırmasına bakarsanız sanki “mağdur” birisiymiş gibi görünmesi; bireyin ve bireyselliğin özgürleşmesini savunmasına bakarsanız yerleşik düzeni karşısına alan “isyankar” birisiymiş algısı yaratması; ait olduğu toplumsal kuşağı döne döne sahiplenmiş olmasına bakarsanız sanki toplumsallaşmadan anladığının önü açık bir süreci anladığı gibi bir intiba uyandırıyor olması; bizi, sanki onun boy göstermeye başlayan “yeni dünyanın temsilcisi” olduğuna, davranış çizgisinin de buna uygun bir davranış çizgisine sahip olduğuna inanmaya doğru yöneltmektedir.

Şüphesiz; bizi böylesi bir kanaat sahibi olmaya iten tespitlerin her üçü de nesnel bir gerçekliğe sahip olan noktalardır: Evet, aynı zamanda Peker belli tarihsel ve toplumsal şartların ürünü olarak bu özelliklerin hepsine de en azından “Peker Olayı” üzerinden sahip olmuş durumdadır. Ama o, ait olduğu toplumsal ve siyasi mihrak daha baştan beri ne kadar “mağdur” ise, o kadar mağdurdur; itiraf ettiği üzere, eli kanlı psikopat bir suç örgütü üyesi ne kadar isyankar olabiliyorsa, o da o kadar isyankardır; emre itaat etmeyen kendi elemanlarını hunharca cezalandırmadan çekinmeyecek olan bir “Mafya Babası” ne kadar toplumsallaşmaya yatkınsa, o da o kadar yatkındır. Kısaca belirtmemiz gerekirse, halk kitlelerinden gelen bir bireyin sadece bir süreliğine belli tarihsel ve toplumsal şartları paylaşması onun toplumsal kimliğini belirlemeye yetmemektedir. Bunun için, kendi hayat çizgisinin gelişimi içinde, toplumsal şartları belirleyen ve tarihsel gelişimi yönlendiren sınıf savaşlarında hangi tarafı tuttuğu belirleyici niteliktedir. Dahası, bireysel içselliğinin biçimlendirilmesinde, yaşadığı dönemde bireylerin yaşam çizgilerini yönlendiren ve sınıfsal özellikler taşıyan tercihlerin (veya rastlantıların) ne biçimde gerçekleştiği de, toplumsal kimlik yapılanmasında ve davranış biçimleri oluşumunda tayin edicidir.

“Toplumsal ilerlemeci” diye adlandırdığımız dönemde, Ulus-Devletler, insani olan toplumsal zaman ve mekanın birliğini temsil ettikleri oranda toplumsal kimlikleri de belirlemekteydi. Toplumun İçi ile dışını ayıran sınırları belirlediği oranda, toplumsal sınıfların oluşup gelişmesinde de söz sahibiydiler. Toplumsal hiyerarşinin üstünü ve altını belirlemede müdahil oldukları oranda, Ulus-Devletler, dağıttıkları toplumsal kimliklerden en belirgini olan siyasal kimliklerin oluşmasında Büyük Fransız Devriminden beri “burjuva parlamentosu” çerçevesinde kalmak şartıyla “sağ” ve “sol” veya “ilerici-gerici” yönleri de belirlemekteydi. Kriz döneminin yayıldığı son 40-50 yıllık dönemde ise Ulus-Devletlerin bağrında gerçekleşen bu kimliksel dinamiğin bireyin hayat çizgisi ile birlikte “havaya uçurulduğuna şahit olmaktayız.

(Genel bir eğilim olarak neoliberalizmin gündelik yaşama yansıması kuralsızlık ve güvencesizliğin daha önceki kapitalist evrelere göre belirgin bir biçimde öne çıkmasıdır-editör)

Peker Olayının biçim alışında doğrudan belirleyici olan “Kriz döneminde” genel olarak bireylerin hayat çizgilerinin başına ne geldiyse, “kriz döneminin çocuğu” olan Peker’in başına da aynı şeylerin geldiği anlaşılmaktadır. Dönem ve sonuçları hakkında çok daha etraflı bilgi sahibi olmak isteyenler için “Denge ve Devrim- Bireyselliğin İnfilakı” adlı kitabımızı okumalarını salık verdikten sonra, yukarıda yaptığımız gibi Türkiye için 12 Eylül 1980 tarihini başlangıç kabul ederek “Peker Olayının” yeni toplumsal kimlik yapılanmasındaki yerini çözümlemeye, insan varlığını tehdit eden kriz ve kimliksel parçalanmadan yola çıkarak “Çıkış Hattı”nı tespit etmeye çalışalım.

Birinci olarak şunu belirtmemiz gerekmektedir: Peker’i kendi çağdaşlarından ayıran toplumsal kimlik, “kriz dönemi” diye adlandırdığımız dönemden dökülen kimlik yapılanmalarından sadece birisidir. Kriz döneminde ortalığa saçılan bundan başka üç kimlik kutbu daha bulunmaktadır. Bu kutuplardan Peker’inkini belirleyen olanı, “vatandaş bireyin” hayat çizgisinin infilakının saf bir mahsulü olarak, “bireyselliği üzerine kapaklanmış” ve “acı çeken” bir duruş sergilemektedir; ama bu bireysellik sermaye sınıfının sahip olduğu “bireyci” bir bireyselliktir.

İkinci olarak, Peker’in davranış biçimini kimlikleyen bir diğer özellik, yaşam çizgisinin infilakıyla kendisini zaman boyutunda uzak geçmişte konuşlanan “Turan’a” ve bir “Ümmet-i Muhammed’e”; mekan boyutunda ise içte katı kuralların hüküm sürdüğü belli bir mafyatik yapıya göre tanımlamaktadır. Bu anlamda, kendini tanımlama biçimi olarak, toplumun bütün kurumlarının çürütülmesine “öncü güç” olarak katılan Fetö yapılanması başta olmak üzere, herhangi bir cemaat üyesinden farklı bir davranış biçimi aslında sergilememektedir. Peker’in davranış biçimi ile işaret ettiği, Neo-göşist güruhun kendisinde “sivil toplumun” inşasını gördükleri ve bizim “cemaat kutbu” olarak tanımladığımız kimliksel kutuplaşmadır. !980 askeri faşist darbesiyle emek cephesinin kabaran mücadelesinin baltalanması ile oluşan bu toplumsallaşma talebi, 12 Eylül cuntacılarının kolaylaştırıcı önlemleri ve Neo-goşistlerin işçi sınıfına ve Devrimcilere karşı yürüttüğü ideolojik ve siyasi saldırı ile mayfa ve cemaat örgütlenmeleriyle doldurulmuştur. Peker’in, tek başına “küçük reis” olarak ve kendisinden hizmetlerine karşılık “adalet” talebinde bulunduğu “Büyük Reis” ile birlikte “aynı yolun yolcusu” olduğu olgusu, kriz döneminin bireyin hayat çizgisi üzerindeki etkisi tam olarak anlaşılmadan anlaşılamayacak bir konudur.

Üçüncü olarak, kendisinin davranış biçimini doğuran tarihsel ve toplumsal şartlara bağlı olarak toplumsallaşmacı bir çizgi izleyen Peker gibi “Türk-İslam sentezi” ürünü vatandaş- bireylerin yanında; aynı toplumsallaşmacı çizgide bir de okul kurumunun havaya uçurulmasıyla ortaya saçılanların –ve genellikle sol siyasi geleneğe bağlı olanların- kendilerini yeniden tanımlamaya çalıştığı bir kimlik kutbu daha bulunmaktadır. Bu kimlik kutbuna biz bu yüzden “okul kimlik kutbu” demekteyiz. Ülkedeki en zalim karşı devrimci emekçi halk düşmanlarının dahi “geleceğe” dönük umutlarını kendisine yüklemek üzere çırpınıp durduğu “Z kuşağı” olarak adlandırılan toplumsal kuşağı oluşturan bireylerin kimliksel formasyonunu gerçekte bu kimlik kutbu oluşturmaktadır. Anlattıklarından da kolayca anlaşılabileceği gibi, aslında aynı toplumsallaşma çizgisinin karşı kutbunun üyesi durumunda olan ve bir ömür boyu hizmet ettikten sonra kendisine kazık atan liberal faşist iktidara karşı “ADALET” arayan Peker’in -en azından düşünsel planda- sığındığı “toplumsal kuşak” da yine “Z kuşağı”10 olarak adlandırılan kuşaktır. Haziran Ayaklanması veya “GEZİ olayı” bütün özellikleriyle bu kuşağın eseridir. Okul kimlik kutbunun üyeleri, uzak geçmişe geri dönmeyle belirlenen Cemaat kutbunun tam tersine olarak, zaman boyutunda GELECEK yönünde bir davranış sergiler. Mekan boyutundaysa yaşadıkları ülkeyi her ne kadar öncelikle sahiplenseler de, evrenselci ve insan kardeşliği yönünde bir tavır sergilerler. Yaptığımız alan araştırmalarındaki gözlem ve mülakatlardan çıkardığımız sonuçlar (1990’ların ikinci yarısından itibaren) bu iki kimlik kutbunun, “kriz kuşağı” dediğimiz kuşağın ve onun üzerinden insan toplumunun kaderini belirleyeceğine işaret etmekteydi. “Peker Olayı” da bu hipotezi doğrulayan niteliktedir. Okul kimlik kutbu, siyasi açıdan Türkiye’deki GERÇEK HALK MUHALEFETİNİN JENERATÖRÜ gibi iş görmektedir. Bu kimlik kutbunun üyeleri, aynı zamanda “Yeni Dünya” dediğimiz, küresel -veya değil- sermaye düzenini sonlandırılmasıyla kurulacak düzenin özneleridir.

Dördüncü olarak, toplumsallaşmacı bir çizgide ve “okul kutbunun” tersi yönünde “cemaatçi” bir kimlik kutbunda konuşlanan Peker’in, bireyci çizgide yer alan iki diğer kimlik kutuplarıyla ilişkisini ele alalım. Bireyin yaşam çizgisinin havaya uçurulmasıyla birlikte aileye ve kendi özel hayatına kapaklanmayla kendisini ortaya koyan davranış biçimlerine sahip olan bireylerin kümelendiği ve bizim sadece “aileci” dediğimiz kimlik kutbu bunlardan birisidir. Bu tip bireyler, bu tür davranışlarıyla “toplumsal ilerlemeci” dönemden arda kalan bir tür toplumsal “fosillerdir”. Hala diploma sahibi olarak “sınıf atlama” ve her ne pahasına olursa olsun, krizle birlikte emekçi halka nesnel olarak hızla yaklaşmakta olmalarına rağmen, onunla aralarına aşılmaz “hayalet” duvarlar örmeye çabalamaktadırlar. Bu yüzden, kendilerine sunulan ilk fırsatta sermayenin yerleşik iktidarına katılmakta ve böylece tıpkı geçmişte yaptıkları gibi “sınıf işbirliğine” girişmeye zerrece tereddüt etmezler. Bütün enerjilerini liberal faşist düzene ayak uydurmaya çalışan ve sarsılmaz bir inançla “sıfırı tüketmiş” olsalar da kapitalist sistem içinde yer kapmaya çalışan bireylerin oluşturduğu kimlik kutbunun siyasi rengi, çeşitli versiyonlarıyla birlikte “Ulusalcı” olarak adlandırılan akım tarafından belirlenmiş durumdadır. Hem sol (CHP gibi) ve hem de şimdilerde sağ (İyi Parti gibi) bir “milli ittifaka” dönüşen, bizim “kurumsal” veya, gerçek emekçi halk muhalefetinin karşısında, “sahte” muhalefet diye adlandırdığımız kanadını temsil eden siyasal muhalefet bloğunun “savaşçıları” olduğunu ilan ederler. Oysa şimdiye kadar bütün yaptıkları, her başı sıkıştıklarında iktidar partisinin düşüşünü engellemek için müdahale etmek, ya da onu iktidardan düşürmek için gereğini yapmamak için elinden geleni yapmakla sınırlı kalmıştır. “Adalet” ararken, kendi kuşağına sığınan Peker için bu kesim, düşünme ve eyleme kapasitesi “maaşlarının miktarı” kadar olan bireylerden oluşmaktadır.

Beşinci olarak, günümüzde var olduğu biçimiyle, insan toplumunun ve insanlık tarihinin üzerine bir kurşun yığını gibi “liberal faşist” bir diktatörlüğe bürünerek çökmüş kapitalist sistemle ilişkisi açısından ele alındığında, “Peker Olayının” ne anlam ifade ettiğini tartışmamız gerekmektedir. Bu ilişki, gerçekte bir “ölüm ittifakına” işaret etmekte ve olayın sorunsalının kaynağında yer almaktadır. AKP-MHP işbirliğinde kendisini somut bir şekilde 1980 sonrasının resmi ideolojisi olan “Türk-İslam sentezi” olarak iktidara çöreklenmiş olarak ifade eden uzak geçmiş referanslı “cemaatçi” kimlik kutbu bu ittifakın bileşenlerinden birisidir. İkinci bileşeni ise bütün vahşeti ile aşırı bireyciliği vazeden “neo-liberal”-köşe dönmeci ideolojiye bürünmüş sermayedarların bir tür iç örgütü olan “kapitalist sistem” bulunmaktadır. Bizim “cemiyet kutbu” olarak adlandırdığımız kimlik kutbu, bu ittifakın üyelerinden ve onların sermayeye sızmak için çabalayan bireylerden oluşmuştur. Küresel kapitalizmin günümüzde aldığı biçime uygun olarak tam bir talan ve spekülasyon ekonomisine dayanmaktadır. Yukarda da altını çizdiğimiz üzere, Sedat Peker gibi bir “mafya babası” bu halk düşmanı İslamcı-ırkçı koalisyonda “ekonomik araç ve düzenleyici” bir fonksiyon yüklenerek yer bulabilmiştir. Aynı şekilde, toplumsal kimliği “cemaat kutbu”nda yoğrulmuş olan Peker, aşırı bireyci, “liberal faşist” iktidara, talan ve spekülasyon ekonomisinin çok katı ve tartışmasız “din” ve “gelenek” kültürü altında cebren uygulanmasında da bütünüyle donanımlı bir “eleman” olarak katılmıştır. Geldiği yerde kendisini “iş hayatına katılmış” birisi olarak da tanımlayan Peker, kapitalist sisteme entegre olabilmiş; yerleşik düzene kaçınılmazlığını ispatlamış olarak diğerleri arasında “seçkin” bir kişilik olarak işlem görülmesini talep etmektedir.

Yerleşik iktisadi düzenin ve onun siyasi yapılanmasının organik bir parçası olarak onlardan “adalet” talep eden Peker’in “adalet” kavramını nasıl tanımladığı konusunda da açıklığa kavuşmuş olmaktayız. Görüleceği gibi, son videosunda (8. Video) “yoksullaştırılmış” halk ile birlikte ve en az onlar kadar haksızlığa uğradığını beyan ederek “saf değiştirme” imasında bulunurken bize gerçek halk muhalefetinin, emekçi halk kitlelerinin oluşturduğu cephe olduğunu işaret etmektedir. Biz, “Peker Olayının” bize ipuçlarını verdiği bu GERÇEK MUHALEFET cephesinin kurucu özelliklerini şöyle belirleye bilmekteyiz:

  1. Gerçek muhalefet”, yani emekçi halk kitlelerini iktisadi, siyasal ve toplumsal alanda temsil edebilecek nitelikteki bir muhalefet, açık ve seçik biçimde asgari müşterek oluşturacak şekilde ANTİ-KAPİTALİST olmak zorundadır. Bu her şeyden önce kapitalist sistemin insanlığa verebileceğini vermiş ve alacağını almış olduktan sonra tarihi misyonunu tamamlamış olduğu ile ilgili bir konudur. Bundan sonra kapitalist sistemle her ne biçimde olursa olsun birlikte var olmayı denemek, bir vampirle gerdeğe girmekten farksızdır. Bunun, Türkiye’de olduğu gibi Fransa’da da en belirgin örneklerini 80’li yılların başından beri bütün “Batı demokrasisi” ülkelerindeki sosyal demokrat ve “liberal-sol” (ve hatta FKP gibi “Komünist partiler) iktidarların ekonomik ve siyasi uygulamaları11 vermektedir. Bütün “toplumsal ilerlemeci” olarak adlandırdığımız döneme geri dönüş ve “milli ekonomiyi” ve “ulusal sınırları” geçmişteki gibi kalınlaştırma çabaları sonuç verme şansını bütünüyle kaybetmiş bulunmaktadır. Sermayenin yani kapitalizmin “küreselleşmesi” meselesi; bir takım “yaramaz çocuğun” kapitalist sistemde yönetimi ele geçirmesi, onların def edilmesiyle sorunların çözüleceği meselesi değildir. Mesele artık toplumsallaşma kabiliyetini kaybetmiş olan kapitalist sistemin yeni ve nihai bir döneme girmiş olması meselesidir. Kapitalist sistem için bu dönem bir YOKETME- YOKOLMA dönemidir.

  2. Kapitalist sistemin güdümündeki insan toplumunun, dinin güdümündeki insandan farkı yoktur. Kapitalist sistem de tıpkı dogmatik kurallar tarafından insan davranışlarına hükmetmeyi amaçlayan din gibi, kendi kurgusal gerçekliklerini, hayatın harmanlandığı insan toplumu ve bireylerin somut gerçekliklerine empoze etmeye ve onlardan beslenmeye çabalarlar. Tıpkı din gibi kapitalizm de, insanın ve insan toplumunun varlıklarına, onlar kendilerine entegre olmaya çabaladıkları ölçüde, kendilerinin varlıklarını sürdürebildikleri oranda tahammül etmektedirler. Aksi taktirde insan toplumu ve insanlık tarihi tarafından kusulacaklarını bilir, ona göre kendilerini var etmeye çalışırlar.12 Bu durum, artık toplumsallaşma kabiliyetini kaybetmiş sermayenin, böylece insan toplumuyla ilişkilerinin “demokratik” bir biçimde karşılıklı olarak bir birlerini var etme imkanını da kaybetmesiyle, liberal faşist diktatörlüklerin ikamesi yolunu tutmasını doğurmuştur. Bu tip devlet yapılanmaları, mutlak anlamda sermayenin kurgusal gerçekliğini topluma cebren empoze etmekle tanımlanan diktatörlükler, “burjuva devrimciliğinin” kalesi olan parlamenter sistemin işleyişini belirleyen –ve aslında sermayenin iktidarını siyasal yolla toplumsallaştıran- sağ-sol kutuplaşmasını da anlamsızlaştırmıştır. MACRON ve ERDOĞAN başkanlıkları altında işleyen yasama, yargı ve yürütme organları, tıpkı bir sermaye konsorsiyumu gibi kurgulanmış bir “atanmışlar kamarası” oluşturmaktadır. Böylesi bir iktidar formasyonunda emekçi halkın “demokratik” bir biçimde kendi yaşam şartlarını iyileştirme ve hatta varlığını sürdürme imkanını da ortadan kaldırmıştır. “Kurumsal muhalefet” veya “sahte muhalefet” diye adlandırdığımız ve “solcu”su ve “millici” sağcısını ittifak haline getiren muhalefet biçimi de, tıpkı “burjuva parlamentosu” gibi, kapitalist düzene kayıtsız şartsız hizmetle görevli bir organ haline getirmiş bulunmaktadır. Türkiye’de 2013 “Haziran Ayaklanması” ve Fransa’da 2018 “SARI Yelek isyanı”, yeni toplumsal katılım biçiminin “Doğrudan Demokrasi” kurallarına göre belirleneceğine işaret etmektedir. 13

  3. Siyasi planda toplumsallaşmayı yönlendirecek temel katılım biçimi olarak “doğrudan demokrasi” ile “gerçek muhalefetin” bireysellik” ve “toplumsal ilişki” biçimleri arasında doğal olarak doğrudan bir ilişki olduğu ortada olan bir olgudur. Buna göre gerçek bir muhalif; yepyeni bir dönemin geçmişle arasına mesafe koyan kelimenin tam anlamıyla “özgür” olan bireyidir. Tam olarak ifade etmek gerekirse zaman boyutunda geçmişle sürekli bir şekilde hesaplaşma sürecine atılmış olduğu oranda özgürleşebilen kendi toplumunun somut bireyidir.14 İşte bu sebepledir ki, bu tip bireysellikler yerleşik düşünce ve toplumsallık biçimlerini reddeden ve yeni toplumsallık biçimleri üreten (tıpkı “okul” kimlik kutbunda konuşlanan bireyler gibi) “Yeni Dünya”nın kurucu özneleridir.

Son olarak belirtmemiz gerekmektedir ki; Sedat PEKER’in kendisi bir “Mafya Babası” olarak şimdiye kadar “eski dünyanın” savaşçılığına soyunmuş “yeni dünyalı” profili çizmektedir. Gerçekte ise her iki “kimlik” durumunda da, yarattığı “Peker Olayı” üzerinden eski dünyanın bitip tükendiğini bildirmektedir. Ancak “yeni dünyada” konuşlanmış olan gözlemcilerin algılayabileceği ve yaşanmakta olan bir son…

1 Bkz. “Her şey çok güzel olacak”, neyin adıdır? Başlıklı yazımız: Yazı Portal.

2 Bu konuda “Denge ve Devrim” adlı kitabımıza bir göz atmayı etraflı bilgilendirme için salık verebiliriz. Özellikle de girişten sonraki “Gençlik mi Hangi gençlik” adlı bölümde uygulamalı açıklamalar bulunabilir.

3 “Sermaye”nin bir “değişim değeri” olarak soyut işgücü ve metaı temsil ettiği anlamında…

4 Hırsızlık, rüşvet, “kara para” aklamak, görevi suiistimal etmek, Peker’in gerçekleştirdiği gibi geniş bir yelpazede mafyatik faaliyetlere katılmak, vb. illegal faaliyetler günümüzde en geçerli sermaye oluşumu sağlayan yollardan birkaçıdır.

5 Bu deyimi (crétin diplômé) Fransız antropolog Emmanuel TODD daha çok “küresel sermayenin” hizmetindeki siyasilere karşı kullanmaktadır

6 Pandemi sırasındaki gözlemlediğimiz tavırlarından çıkarak biz bu güruhun kriz döneminde “hain tavuk” dediğimiz özel bir kişisel ve toplumsal yapılaşma içinde olduğunu keşfettik. Hain tavuk dediğimizde, özet olarak “kriz dönemi” dediğimiz tarihsel dönemde orta tabakanın aldığı biçimi anlamaktayız.

7 Pierre BOURDİEU’nün tabiriyle “kültürel sermayeye” de diyebiliriz.

8 Bu dönemde, özellikle de 1980’den sonra, okumuş veya alaylı, vatandaş-bireylerin sınıf atlamak için “diplomayı” değil ama “mafyatik faaliyetin” kapsamı içine dahil olan her türlü “kanun dışı” işleri seçmeleri boşuna değildir.

9 Bugün de gerçekte yerleşik düzenin ve iktidar sahiplerinin marifeti olan her türlü ahlaksızlığın, kanun dışılığın ve tacizin kitlelere mal edilmesi yürütülmektedir. Pedofilinin, aile içi şiddet ve tacizin, kadınlara uygulanan erkek şiddetinin, LGBT bireylere karşı gerçekleştirilen her türlü tacizin genellikle cezasız kalması veya üstünün örtülmesi (“Bir kereden bir şey olmaz!”) bunun başlıca göstergesidir. En son “İstanbul Sözleşmesinin” iptali ile kadın tacizcilerinin işinin kolaylaştırılma çabası, suçun toplumsallaştırma çabasının en açık örneklerinden birisi olmuştur.

10 Düzen sosyologlarının yaptığı “Z kuşağı” tanımına, ne zamanlama olarak, ne de ileri sürdükleri “davranış biçimi” olarak katılmadığımızı öncelikle belirtmeliyiz. Etraflı görüşlerimizi, bir yıl önce yayınlanan “Kuzgun Portal”da yayınlanan uzun bir yazımızda ortaya koyma imkanı bulmuştuk. Bu yazı yakında yayınlanacak yeni kitabımızda da tartışma konusu edilecektir.

11 En son, E. MACRON öncesi dönemde 5 yıl Başkanlık yapan F. HOLLANDE’ın icraatları bile konuyu açıklamakta yeterlidir.

12 Türkiye’de bu gerçeği, kendisine “solcu” ve “devrimci” diyenlerden de çok daha iyi kavramış düşünce akımı “anti-kapitalist Müslümanlar” olmuşlardır.

13 8. Videoda “sefalet içinde” bulunduğunu emekçi halkın iktidarın gerçek sahibi olduğunu çaresizlik içinde haykıran Peker’in söyledikleri de zaten farklı bir şey değildir.

 889 total views,  1 views today

Diğer Yazılar

Aşılamadaki sorun: Halk mı mesafeli, iktidar mı yeterince gayretli değil?

Mustafa Durmuş 30 Temmuz 2021 Sağlık Bakanı Koca’nın Çarşamba günü yaptığı açıklamalara göre; Covid-19 vaka …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir