SOSYALİST TOPLUM VE HUKUK İKİNCİ BÖLÜM: ÇAĞDAŞ MARKSİST YAKLAŞIMLAR VE SONUÇ

Sinan Dervişoğlu

İKİNCİ BÖLÜM:

ÇAĞDAŞ MARKSİST YAKLAŞIMLAR VE SONUÇ

BİR İDEOLOJİK AYGIT OLARAK HUKUK:

ALTHUSSER

Burada, sosyalist toplumda hukukun konumunu daha iyi kavramak için, bu kurumun sahip olduğu bir diğer işleve değinmek istiyoruz: Hukukun ideolojik işlevi ve bir ideolojik aygıt olarak hukuk.

Bir yönüyle, Lenin’in belirttiği gibi, bir baskı ve zor aracı olan hukuk, nasıl bir “ideolojik aygıt”a, tüm toplum fertleri üzerinde kapitalist düzen lehine bir rıza üretmeyi, bir konsensüs yaratmayı sağlayan bir araca dönüşmektedir? Marksist filozof L.Althusser, çığır açıcı eseri olan “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” adlı kitabında bu konuya özel bir bölüm ayırmıştır. Şunu demektedir Althusser:

..(hukuk) Ceza yasasına biçimsel olarak kaydedilmiş kuralların çiğnendiğini saptayan yargıçlar tarafından karara bağlanan cezaları gerçekleştiren devletin bir baskı aygıtının var olması koşuluyla işleyebilecektir. Ancak bununla birlikte gördüğümüz başka bir şey de, çoklukla hukuki ideoloji, artı ahlaki ideoloji ekinin birlikte çalışmasıyla, yani….devletin baskı aygıtı doğrudan doğruya işe karışmaksızın “hukuka saygılı davranıldığı”dır” (1)

                                                                          ( Luis Althusser)

Hukukun bu çifte işlevini şöyle tanımlar Althusser:

Hukukun bir yandan uzmanlaşmış bir baskı aygıtına, bir yandan da burjuva ahlaki-hukuki ideolojiye zorunlu olarak bağlı bulunduğunu da gördük. Devlet aygıtı ile bir soyutlama ilişkisi içinde bulunan hukuk hem baskıcı, hem de ideolojiktir”

..hukukun her şeyden daha çok, aralıksız baskıcı müdahalelerle desteklenen hukuki-ahlaki ideoloji ile “işlediği”ni göz önüne alırsak, hukukun ….. devletin ideolojik aygıtı kavramıyla düşünülmesi gerektiği görülür” (2)

İngiliz Marksist hukukçu H.Collins, bu tespiti destekleyerek “hukuki-ahlaki ideoloji” kavramına ışık tutmaktadır:

Hukukun ikinci işlevi ideolojiktir. Hukuksal kurumlar, egemen ideolojinin en önemli üreticileridir. Yargıçlar sadece egemen ideolojinin etkili sözcüleri olarak işlev görmekle kalmazlar, ayrıca hukuksal söylemin tümü, kanuni söylevlere maruz kaldıkları süre boyunca her vatandaşın değerleri içine nakşedilen “özel mülkiyet” gibi kavramları sürekli dile getirir. (3)

Burjuva hukukunun (Paşukanis’in de değindiği) evrenselliği, tüm insani ilişkileri kapsar niteliği, bu genelliğin yarattığı soyutlama üzerinden bireylerden ve sınıflardan bağımsız bir “eşitlik” ve özgürlük” illüzyonunu sürekli diri tutar: Herkes kanun önünde eşittir. Prensip olarak bir patron da, bir işçi de cinayet işlerlerse aynı cezayı alırlar”. Hukukun yarattığı ve sürekli yeniden ürettiği bu “eşitlik” illüzyonu, burjuvazinin toplum üzerindeki ideolojik hegemonyasının en güçlü payandalarından biridir. Marx ve Engels’in (yazımızın başında değindiğimiz gibi) yıkmaya çalıştıkları bu “mitos” aslında sadece teorik bir yanılgı değil, kapitalist düzeni ayakta tutan oldukça güçlü bir ideolojik aktördür.

Collins, çağdaş burjuva demokrasilerinde baş tacı edilen bir kavram olan “Hukuk Devleti” (Rule of Law) anlayışının 3 temelini şöyle açıklar:

  1. Devlete, (bu “tarafsız” kanunların uygulayıcısı olarak) sınıflar ve çıkar grupları karşısında tarafsız bir görünüm verir.

  2. Kimin iktidara geçeceğine (siyasi gücün sahibine) bu soyut ve tarafsız kurallar karar verir (Anayasa, seçim kanunu..vs)

  3. Kanunlar gizli değil her yurttaşın bilgisine ve kavramasına açıktır. Dahası, gene bu kanunlar, onların nasıl değiştirilebileceğine dair gerekli mekanizmaları da tanımlar.

Hukukun bu ideolojik işlevi, ve onun en ileri ifadesi olan “Hukuk Devleti” kavramı, Collins’e göre, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki Marksist-devrimci hareketin önündeki en büyük engel, en zorlu düşmandır: “Hukuk Devleti ideolojisi, Marksist siyasi pratik için merkezi bir hedeftir.”

Hukukun ideolojik gücüne yaptığımız bu vurgunun sebebi, bu olguyu başka bir diğer temel olguyla birlikte düşünme ihtiyacıdır: Bir geçiş dönemi olan sosyalizmde proletaryanın ideolojik hegemonyasının gerekliliği. Önceki yazılarımızda, yıkılan SSCB ve Halk Demokrasilerinde 80’lerden sonra bir ideoloji olarak sosyalist düşünce ve değerlerin büyük bir hızla erozyona uğradığını ve bu olgunun çöküşün temel amillerinden biri olduğuna değinmiştik. Ömrünün son dönemlerinde yazdığı “Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş” kitabında Althusser şunu söylemektedir:

Bir sınıfın egemenliği, ancak o sınıfın ideolojisi tüm toplumda fiilen egemen ideoloji haline gelmişse gerçekleşebilir; bu da ideolojik kavgaya devletin müdahil olmasını gerektirir” (4)

Bu iki önermeyi alt alta koyalım:

  1. Hukuk, egemen sınıfın toplumda ideolojik hakimiyet kurmasının en güçlü unsurlarında biridir.

  2. Proletarya iktidarında da, sosyalist ideolojinin hegemonyası ve gücü, sosyalizmi ayakta tutmanın ve sınıfsız topluma ilerlemenin zorunlu koşuldur.

Bu iki önermenin birlikte ele alınması, sosyalist toplumda hukuk konusunda bizi belirli sonuçlara yöneltmektedir. Bunu yazımızın sonunda ele alacağız.

HUKUK “YANSIMA” MIDIR?

ONUR KARAHANOĞULLARI’NIN ÇALIŞMASI

Hukuk alanında bir akademisyen olan Onur Karahanoğulları’nın 2017’de yayınlanan “Marksizm ve Hukuk: Diyalektik Hukuk Bilimi” adlı eseri, bu alanda önemli bir kaynak niteliğindedir. Bu çalışmada Karahanoğulları’ın bu konudaki kendi özgün tezlerinin yanı sıra, konunun önemli kaynakları niteliğinde eserler de ayrıntılı biçimde ele alınmakta, Paşukanis, Hugh Collins, 1970’lerde Fransız Komünist Partisi üyesi 2 hukukçu olan Monique ve Roland Weyl’in “Teoride ve Eylemde Hukukun Payı” adlı eseri tek tek ele alınarak değerlendirilmektedir. Bunların yanı sıra, John Hazard gibi Sovyet hukuk pratiği hakkında birikim sahibi yazarların da makaleleri kitapta yer almaktadır. Bu yönüyle kitap, Marksizm ve hukuk konusunda içerdiği özgün tezlerin yanı sıra, ülkemizde bu alanda yayınlanmış en kapsamlı (muhtemelen de tek) derleme niteliğine sahiptir. Ciddi emek ürünü olan bu çalışma Türkiye sosyalistleri tarafından ilgi ve sahiplenmeyi hak etmektedir.

Kitabın bakış açımıza yaptığı katkılara geçmeden önce 2 noktada eleştirimizi koymak durumundayız:

Birincisi kitapta “Avrupa devriminin gerçekleşmemesi sonucu SSCB’de devrimci hedeflerden vazgeçilmesi, “barış içinde bir arada yaşama”nın benimsenmesi (?) ve (dolaylı olarak) bunun bürokratik deformasyonun kaynağı olduğunu” ima eden yaklaşımlar yer yer mevcuttur. Troçki ve Troçkistlerin bu 100 yıllık klasik paradigmasına ve onun uzantısı olan yaklaşımların hiçbirine biz katılmıyoruz.

İkincisi, (muhtemelen yukardaki olguya bağlı olarak) Karahanoğulları, Paşukanis’e ilişkin değerlendirmelerinde, ona hak ettiğinden fazla bir lütufkârlıkla yaklaşmakta ve fazlasıyla övmektedir. Gerçi bir akademisyen olarak yaklaşımı sağlıklı ve objektiftir: Bir yandan Paşukanis’in kitabının değerinin “esas olarak sosyalizme değil kapitalizme ilişkin olduğunu” belirtmekte (ki buna biz de katılıyoruz), öte yandan hem onun eserini teorik planda eleştiren Collins, Weyl, Head, Kelsen gibi yazarların haklı argümanlarına yer vermekte, hem de Paşukanis’in bir “mazlum ve efsane” haline getirecek söylemlere karşı onun ilkesizliğini ve despotik tavırlarını ortaya koyan somut olguları gene benzer çalışmalardan (Head ve Hazard) aktarmaktadır. Ancak gene de onun “hukukun sönümlenmesi” konusundaki çalışmasını ve ısrarını değerli bulmakta, çeşitli Marksist hukukçuların çalışmalarını değerlendirirken “hukukun sönümlenmesi”nden bahsetmeyenleri bir anlamda eksik bulduğunu hissettirmektedir.

Karahanoğulları, eserinin bir yerinde hukuk konusunda fikir yürütmek için profesyonel hukukçu olmak gerektiğini belirtmektedir ve haklı olabilir. Ancak hukukun sönümlenmesi meselesi, çok daha büyük bir sorunda “buzdağının görünen ucu”dur: O da parçası olduğu devletin sönümlenmesi, sınıfların ortadan kalkması, emperyalizmin çökmesi, sınıfları yaratan iş bölümünün sınırlarının zayıflatılması, yüksek bir üretkenlik ve bolluk, yeni ahlaki değerlerin benimsenmesi gibi bir dizi siyasi, ekonomik, kültürel, ideolojik faktöre bağlıdır. Dolayısıyla “hukukun sönümlenmesi” salt bir profesyonel hukuk sorunu değildir. Nasıl ki dünyada “açlığın sönümlenmesi” gıda mühendislerinin ve beslenme uzmanlarının boyunu fersah fersah aşan bir konuysa, “hukukun sönümlenmesi” de tek başına profesyonel hukukçuların yetkinlik alanlarını fazlasıyla aşan bir konudur. Zaten meseleyi ne kadar çarpık ve hayali bir şekilde ele aldığına yukarda yeteri kadar değindiğimiz Paşukanis’i sırf bu konuyu ele aldığı için “değerli bulma”yı anlamak mümkün değildir.

Elbette eleştirdiğimiz bu yaklaşımların, Karahanoğulları’nın çalışmasının değerini bizim gözümüzde azaltmadığını altını çizerek belirtelim ve devam edelim:

Karahanoğulları, önce klasik marksizmin hukuku “yansıma” olarak algılayan yaklaşımını sorgulamaktadır:

Hukukun sadece bir yansı olmadığı, sabit oturmuş, binlerce profesyonel hukukçunun, mahkemelerin, polisin, devletin faaliyetiyle oluşan bir gerçekliğinin olduğu da açıktır. “

Engels’den şu anlamlı alıntıyı yapar:

Profesyonel hukukçuları yaratan iş bölümü gerekli hale geldiğinde, üretim ve ticarete genel bağlılığı olan ve aynı zamanda bu alanlar üzerinde etkide bulunma yeteneğini sürdüren yeni bir alan, hukuk, açılır. Moderne devlette hukuk sadece, genel ekonomik duruma uyup onun ifadesi olmakla kalamaz.”

Ve şu sonuca varır:

“Hukuk, yansıttığı gerçeklik karşısında “özerk bir gerçeklik” olarak dikilir” (5)

Yansıma kavramına karşı, (bizim de biraz ilerde başvuracağımız) Collins’in şu görüşüne yer verir:

Tecavüzü veya cismani zarar vermeyi yasaklayan kuralların üretim ilişkilerinin birinin yansıması olduğunu savunmak güçtür. Özellikle mevzuu hukuk, örf ve adet hukukunun yerini aldıkça yansıtma görüşünün zayıflığı daha da artmaktadır. (6)

Altyapının basit bir yansıması olmadığına böylece değinilen hukukun, mevcut altyapıyı üstyapı seviyesinde desteklemek dışında bir işlevi var mıdır? Karahanoğulları, bu konuda Weyl’lerden şu alıntıyı yapmaktadır:

Hukuk, her şeyden önce otoriteye ve suiistimallerine karşı, keyfi eylemlerine karşı bir güvence teşkil etmeseydi, otorite müdahalelerine hukuk kılıfını giydirmek ihtiyacını duymazdı.”

Hukukun bireyleri otoriteye karşı koruyan bu güvence işlevini Weyl’ler sosyalist toplumda da geçerli görmektedir:

Weyl’lere göre SBKP 20.Kongresi iktidarın kötüye kullanımına, vatandaşların boyun eğme eğiliminin sakıncalarına dikkat çekerek bireylerin kendilerini kendi iktidarlarının kötüye kullanımlarına karşı koruyacak araçlara sahip olmasının önemini kabul etmiştir.” (7)

Siyasi arka planına önceki yazılarımızda ayrıntılı olarak değindiğimiz SBKP 20.Kongresinin niyetinin gerçekten bu olup olmadığı, ayrıca bu hedefi başarıp başaramadığı tartışmasını bir yana bırakırsak (zira Sovyet iktidarının keyfi tasarrufları 1991’deki yıkılışa kadar sürmüştür!), buradaki temel fikir, yani sosyalizmde hukukun otoritenin, sosyalist iktidarın yanlış ve keyfi davranışlarına karşı emekçiler için bir güvence teşkil etmesi gerekliliği haklı ve doğru bir saptamadır.

Değişik yazarlardan oldukça yararlı ve zihin açıcı düşünceleri bizlere ilettiği eserinde Karahanoğulları, Weyl’lerden son derece önemli olduğunu düşündüğümüz bir kategorizasyonu da aktarmaktadır:

HUKUKUN İKİ BÖLÜMÜ

MONIQUE VE ROLAND WEYL

Profesyonel hukukçuların, hukuk biliminin kendi dahili ilgi alanları ve metodolojileri açısından bir dizi iç sınıflandırmaya ve kategorizasyona girdikleri bilinmektedir: Kamu hukuku, Özel hukuk, Anayasa hukuku ..vs. Biz ise burada sınıf mücadelesi ile ilişkisi bağlamında farklı ve anlamlı başka bir kategorizasyona işaret etmek istiyoruz: “Kurulu düzeni korumayı amaç edinen otorite hukuku, ve hakim sınıfa kendi iç ilişki kurallarını sağlamayı amaçlayan organizasyon hukuku (Weyl’lerden aktaran Karahanoğulları (8)). Son derece önemli olduğunu düşündüğümüz bu sınıflandırmaya ilişkin biraz daha derinleşmenin gerekli olduğunu düşünüyoruz:

Kapitalist toplumda burjuvazinin toplum üzerindeki egemenliğini kurmayı ve pekiştirmeyi amaçlayan tüm kanunlar ve hukuksal ürünler, otorite hukukunun parçasıdır; ve otorite hukuku, burjuvazinin diğer sınıflarla olan ilişkisini ve bu sınıfların bir bütün olarak devlet iktidarıyla ilişkisini tanımlar: İş kanunu, siyasi partiler kanunu, seçim kanunu, dernekler kanunu..vs. Lenin’in “hukukun kendine ait bir gücü yoktur; sadece var olan güç ilişkilerinin bir yansımasıdır” tespitini daha önce ele almış ve yeterince kapsayıcı olmadığı için eleştirmiştik. İşte Lenin’in bu saptaması tamı tamına “otorite hukuku”nu konu aldığında yüzde yüz doğrudur. Gerçekten de hukukun bu kısmı, emekçi sınıflarla burjuvazi arasındaki mücadelede ulaşılan güç ilişkilerini ve güçler dengesini yansıtır. Engels yıllar önce “genel oy hakkının alınmış olması, o ülkedeki işçi sınıfının siyasi olgunluk seviyesini yansıtmaktadır” derken de kastettiği budur. Emekçi sınıfların mücadelesinin ve gücünün yükseldiği momentlerde hukukun bu bölümleri ileri ve emeği daha çok koruyan bir seviyeyi yansıtırken, mücadelenin gerilediği, ya da faşizm gibi tümüyle ezildiği koşullarda, daha geri ve gerici bir içeriğe düşerler, ve bütün bunlar, gerçekten de sınıf mücadelesindeki güç ilişkilerinin bire bir yansımasıdır. “Sosyal devlet” mucizesi olarak gösterilen İngiltere’de işçi sınıfının sahip olduğu sağlık ve eğitim alanındaki avantajların, o ülkedeki sınıf siyasetinin ana temsilcisi olan sosyal demokrasinin hantallığı sonucu Thatcher döneminde nasıl budandığı, kanunlara yansımış olan kazanımların teker teker nasıl iptal edildiği hatırlardadır.

Ancak burjuvazi içi ilişkileri düzenleyen organizasyon hukuku için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Gerçi burada da burjuvazinin kendi içindeki değişik kesimlerin (sanayi burjuvazisi, finans burjuvazisi, tarım burjuvazisi..vs) aralarındaki güç ilişkisinin rol oynadığı söylenebilir; ancak bu olgu, hukukun bu kısmının gerçek işlevi açısından son derece tali bir özelliktir. Organizasyon hukuku, esas olarak burjuvazi açısından, bu sınıfın tüm fertleri tarafından düzenin sürebilmesi için kabul edilmiş “oyunun kuralları”dır. Borçlar Kanunu, Kredi Mevzuatı, Ticaret Kanunu, Bankacılık Kanunu, Gümrük Mevzuatı gibi kanunlar, tek tek burjuvaların münferit özlemlerinin de ötesinde “zorunluluklara” işaret etmektedir. Amacı kârını maksimize etmek olan hiçbir burjuva borcunu vaktinde ödemek, (hatta hiç ödemek !) istemez. Hiçbir sanayici aldığı krediye bir de faiz ödemek istemez. İhracat veya ithalatla para kazanan hiçbir tüccar gümrük vergilerinden memnun olmaz. Ancak açık olan şudur: Bu kanunlar olmazsa ve uygulanmazsa kapitalist sistem bir bütün olarak birkaç günde çöker! Burada tek başına “kanunun soyut gücü”nden bahsetmiyoruz. Bu kanunları güç haline getiren unsur, tam da yukarda Paşukanis’in işaret ettiği olgu, yani “kanunların burjuvazi tarafından içselleştirilmesi”, başka bir deyişle (sevmeseler dahi) benimsenmesi ve bu sınıfın ortak iradesi ve kararlılığı olarak tanımlanmalarıdır.

Bunu daha iyi anlatabilmek için üretim ilişkileri sürecinde kanunun oynadığı rolü, daha basit ve günlük bir “süreç”teki “kurallar” ile karşılaştıralım: Futbol kurallarından bahsediyoruz. Her futbolcu, rakip defans arkasına saklanıp “beleş” gol atmak ister. Her futbolcu, yaptığı sert ve rakibe fiziki zarar veren müdahalenin görünmemesini ve oyunun aynen devam etmesini ister. Ancak bu kendiliğinden arzuları frenleyen ofsayt, faul, penaltı gibi kurallar olmazsa futbol bir oyun olarak ortadan kalkar; yerini sahada sille tokat süren bir kargaşa alır. Sorun sadece “kargaşa” da değildir: Bu durumda futbolu bir popüler bir oyun, futbolcuları da hüner sahibi birer sporcu olarak değerli kılan bütün özellikler anlamını yitirir. Bu kurallar, ne kadar “engelleyici” ve “rahatsız edici” bulunursa bulunsun, futbolun bir oyun, kendilerinin de birer oyuncu olarak varlığının sürmesini isteyen her futbolcu bu kuralları benimser, içselleştirir. Sahaya çıkmaması durumunda oyunun iptal edilmesine sebep olan tek “oyuncu”nun hakem olduğunu hatırlatalım; zira “hakem” ve (onun takip ettiği) “kurallar” olmazsa futbol oynanması imkânsız hale gelir, futbol bir spor olarak gündemden düşer!

Hakim sınıf olan burjuvazi içi ”oyunun kuralları”nı saptayan bu “organizasyon hukuku”nun, otorite hukukundan temel bir farkı da böylece ortaya çıkmaktadır: Otorite hukukunda, toplum üzerinde egemenliği sürdürmek ve pekiştirmek için, ideolojik bir illüzyon, bir “mitos” vardır: Toplum düzeni, adalet, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi ideolojik kavramlarla bir sınıf tahakkümü gizlenir. Ancak organizasyon hukukunda hiçbir illüzyon yoktur. Burada var olan sadece yalın, katı, net, somut gerçeklik ve zorunluluklardır. Ancak bu kanunlara uyulmak suretiyle kapitalizm ayakta kalabilir, varlığını sürdürebilir. Bu momentte “hukukun gücü” farklı bir içerik kazanmaktadır: Bu güç adalet ve hukukun yüceliği gibi illüzyonlardan değil, hakim burjuva sınıfının tüm fertleriyle ortak olarak benimsediği, bilinçli, rasyonel ve kollektif bir iradenin ifadesidir. Bu iradenin ürünü olan organizasyon hukuku ise, ne illüzyon, ne de yansımadır: Bu açıkça somut, fiziksel bir güçtür! Bu gerçeğin sosyalist toplumda nasıl ele alınması gerektiği üzerine kafa yormak önemlidir; yazımızın sonunda da bunu tartışacağız.

Bu durum, hukuku “üretim ilişkilerini konsolide eden genel bir çerçeve, bir tür çimento” olarak karşımıza çıkarmaktadır. Bu da bizi bir sonraki tespite götürmektedir:

HUKUK SADECE ÜSTYAPININ DEĞİL,

ALTYAPININ DA BİR PARÇASIDIR:

COLLINS

İngiliz Marksist hukukçu Hugh Collins, hukuku tarihsel materyalizm öğretisi içinde doğru ve anlamlı bir çerçeveye oturtmak için yaratıcı ve başarılı bir çalışma yaptığı “Marxism and Law” (Marksizm ve Hukuk) adlı eserinde, hukukun altyapı ile ilişkisi konusunda zihin açıcı tespitler geliştirmektedir. Öncelikle hukuku meta ve kapitalizmle özdeşleştiren Paşukanis’in dar ufkunu fazlasıyla aşarak, kanun denilmese dahi “sosyal norm”ların üretim ilişkilerinde oynadığı rolü ta avcı-toplayıcı toplumlardan itibaren ele alır: Şöyle der Collins:

Örneğin avcı-toplayıcı toplumda üretim ilişkilerini, avı yakalamak ve besini paylaştırmak için yapılan düzenlemeler olarak tanımlayalım. Varsayalım ki bu düzenlemeler arasında, her sağlam vücutlu bireyin ava katılmasını zorunlu kılan bir geleneksel kural olsun. Bu kural (uyulmaması halinde) ayrıcalıkların kaldırılması, hatta cemaatten dışlanma gibi cezalarla destekleniyor olabilir. Bu kural, biçim olarak üstyapısal mıdır, yoksa üretim ilişkilerinin bir parçası mıdır?

                                                                              (Hugh Collins)

Bir açıdan bu kural, üretim ilişkilerini oluşturan düzenlemelerin asli bir parçasıdır. Böyle bir norm olmazsa, besin kaynaklarını temin etme tarzının başarısı, ava katılmak istemeyen herhangi bir az sayıda insan grubu tarafından ciddi riske sokulmuş olur.” (9)

Bu varsayımsal, ama anlamlı argümanı Collins, tarih içinde ilerleyerek modern zamanlardaki çok daha net ve somut olgularla pekiştirir. Marksizmin ilk dönemlerindeki hukuk anlayışında mevcut boşlukları eleştiren bazı yazarların (Plamenatz gibi) düşüncelerinden de yararlanarak şu olguları dile getirir:

(Plamenatz’a göre) üretim biçimleri, yasal sistem tarafından temellendirilen güç ilişkilerinden meydana gelir. Sahiplik (ownership) başkalarının mülkiyeti zorla almasını veya ona müdahale etmesini engelleyen haklardan oluşur; yasal bir sistemin sağladığı normlar ve cezalar olmadan “sahiplik” diye bir şey olamaz. Şayet üretim araçlarının özel sahipliği kapitalizmin ayırt edici niteliği ise, Plamenatz buradan bu üretim ilişkilerinin bir yasal sisteme bağımlı olduğu sonucunu çıkarır…. Her biri bir dizi kuralla tanımlanan bir roller kümesi, bir üretim tarzını oluşturur. Kısaca bu kurallar kanun olsun olmasın, aşikârdır ki maddi temelin tam anlaşılması bizi üretim ilişkilerini yöneten kuralların vazgeçilmez rolünü kabul etmeye sevk etmektedir. (10)

Collins, bu konuda Weber’in de görüşlerinden yararlanır. Weber’e göre kapitalist üretim biçimi güvenilir ve işlerliği olan bir sözleşme hukuku üzerinde yükselir (bu Paşukanis’in de doğru ve haklı görüşüdür). Dahası, iş adamları sermayelerini yeni iş alanlarında riske atacaklarsa, ticari işlemlerine yönelik kesinlikle öngörülebilir sonuçları garanti etmeleri gerekir, bu güvenceyi de hukuk sağlar. Weber burada daha da ileri giderek “Batı’da kapitalizmi mümkün kılan unsur hukukun varlığı olmuştur” demektedir.

Weber’in Batı’ya has sübjektif faktörleri belirleyici bulan (başka bir çalışmasında da “Kapitalizmi protestan ruhu ve ideolojisi yarattı” demektedir) yaklaşımları biraz zorlama ve tartışılabilir niteliktedir. Marx’ın materyalist yaklaşımla “ayakları üzerine oturttuğu” tarih bilimini yeniden “elleri üzerine” dikmek şeklinde nitelendirilebilecek yaklaşımları biz Marksistler tarafından kabul görmeyebilir. Ancak bu noktada bir Weber eleştirisine dalmamak ve bir “yumurta-tavuk” tartışmasında kaybolmamak için konuyu şu net doğruyla sonlandıralım: Mülkiyeti ve sözleşmeleri garanti altına alan hukuk, kapitalist üretim biçiminin, kapitalist altyapının ayrılmaz ve tamamlayıcı parçasıdır.

Bu olguların ışığında Collins, tarihsel materyalizm açısından şu ilginç ve orijinal sonuca ulaşır:

Marksizme göre yasal kuralların kaynağı, alışılagelmiş davranış standartlarını temsil ettiği için egemen ideolojide bulunur. Kanunun içeriği bu egemen ideoloji tarafından belirlenir ve dolayısıyla yasal kurallar biçim olarak üstyapıya aittir. Buna karşılık hukukun üst seviyede norm belirleyici (metanormative) özelliği, yasal kuralları üretim ilişkilerine somut bir biçim ve ayrıntılı bir açıklık kazandıracak kadar, onları sıkı sıkıya düzenleyen bir konuma sokar. Demektir ki hukuk kaynağı itibariyle üstyapısaldır; ancak metanormative özelliği yüzünden maddi temel içinde işlev görmektedir. (11)

Collins’in bu tespiti, Althusser’in aynı konuda yıllar önce yaptığı şu yorumla da bire bir uyum içindedir:

Devletin hukuki ideolojik aygıtı, üstyapıyı altyapının üstünde ve içinde eklemleyen özgül bir aygıttır.” (12)

GENEL SONUÇLAR:

Bütün bu analizleri aktardıktan sonra, bunlardan hareketle hukuk hakkında çıkaracağımız genel sonuçlar yazımızın ana konusu olan “sosyalist toplumda hukuk” için yol gösterici olacaktır. Toparlayalım:

  • Çağdaş hukukun temelini teşkil eden “düzen, adalet, insan hakları” gibi kavramlar tümüyle bir sınıf egemenliği ile ilgili ve ona meşruiyet kazandırmayı amaçlayan sınıfsal ve ideolojik kavramlardır.

  • Çağdaş (burjuva) hukukunun özü, kapitalizmin temelin teşkil eden meta alışverişi ve iş sözleşmelerini ayakta tutmaya ve onlara geçerlilik kazandırmaya yönelen kanunlardır.

  • Buna karşılık çağdaş burjuva hukuku, ve genel olarak hukuk, meta ve sözleşme hukukuna indirgenemez. O esas olarak toplumda egemen sınıf lehine bir düzeni ayakta tutmayı amaçlayan çok yönlü bir mekanizmadır.

  • Bu çerçevede hukuk, sadece bir baskı aygıtı değil, tüm toplumun rızasını almak ve var olan düzeni makul ve doğru göstermek için üzere kurgulanmış güçlü bir ideolojik aygıttır.

  • Bu sebeple hukuk sadece bir “yansıma” olarak görülemez. 2 açıdan hukukun ciddi bir maddi gücü vardır:

    • Emekçi sınıflarda düzene yönelik bir rıza ve saygı yaratan “ideolojik” etkisiyle (ki bu etki çağdaş kapitalizmi ayakta tutan en güçlü payandalardan biridir)

    • Egemen sınıflar içinde, kapitalizmin ayakta kalabilmesi için herkesin uyması gereken kuralları tanımlamasıyla

  • Hukukun egemen sınıflar içi ilişkileri ve işleyişleri kapsayana kısmı (“organizasyon hukuku”) tüm egemen sınıf fertleri tarafından “içselleştirilmiş”, benimsenmiş bir tür “ortak sınıfsal bilinç ve iradeyi” temsil eder.

  • Bu açıdan hukuk sadece üstyapısal bir olgu değildir. Çıkış noktası ideoloji ve dolayısıyla üstyapı olmasına rağmen, devlet ve siyaset gibi diğer üstyapı unsurların rolü esas olarak altyapıyı “desteklemekle” sınırlı kalırken hukuk, bunun ötesinde altyapıyı “tanımlayan”, oradaki oyuncuları, rolleri ve ilişkileri belirleyen, bir tür konsolide edici unsurdur ve dolayısıyla her türlü üretim biçiminde altyapının da ayrılmaz parçasıdır.

  • Sosyalizmde de bir hukuk olmak zorundadır. 3 sebepten:

    • Sosyalizmde (komünist topluma kadar) meta ve mübadele belirli ölçülerde varlığını sürdürmektedir.

    • Sosyalist toplumda hala sürmekte olan toplumsal iş bölümünden kaynaklanabilecek tüm olası ihtilaf ve sürtüşmeleri gidermek için tanımlı bir mekanizma gereklidir

    • Birey veya grup olarak emekçileri sosyalist iktidarın olası yanlışlarına karşı korumak için hukuka ihtiyaç vardır.

SOSYALİST TOPLUMDA HUKUKUN TEMEL MİSYONU:

PARTİ”Yİ “DEVLET”TEN, DEVLETİ PARTİDEN AYIRMAK !

Sosyalist sistemdeki çöküntünün ertesinde en yüzeysel seviyede dahi fikir yürüten her sosyalist, sosyalist toplumda niçin hukukun gerekli olduğuna ilişkin yukarda sıraladığımız 3 argümanı (özellikle de 3. argümanı) şu ya da bu şekilde düşünmüş, ya da a priori “sezmiş” olabilir. Dolayısıyla “bu sonuca varmak için ne diye sayfalarca hukuk üzerine yorum yaptığımız” sorusu gündeme gelebilir. Cevap şudur: Yukardaki uzun yorumlarımızda sosyalizmdeki hukuku da bağlayan çok kritik 3 tespit bulunmaktadır:

  1. Hukuk, egemen sınıfın (bu sefer egemen sınıf haline gelmiş proletaryanın) kendi sınıfsal doğruları ve değerleri temelinde tüm toplum üzerinde kuracağı ideolojik hegemonyanın vaz geçilmez parçasıdır. Bu ideolojik hegemonya (rıza, konsensüs, teveccüh) olmadan sosyalizm yaşayamaz.

  2. Hukuk üretim ilişkilerinin ve altyapının, dolayısıyla sosyalist altyapının ve üretim ilişkilerinin tanımlayıcı, konsolide edici unsuru ve ayrılmaz parçasıdır.

  3. Hukuku bu seviyede fiziksel bir güç haline getiren olgu, hâkim sınıfın, dolayısıyla sosyalizmde hâkim sınıf olan proletaryanın tüm mensupları tarafından içselleştirilmiş, benimsenmiş, kendi sınıfsal ve tarihsel çıkarlarını korumak için üzerine anlaşılmış bir kollektif irade haline gelmesidir.

Bu şekilde tanımlanmış bir hukuk, ve bu hukuku üreten, onaylayan ve ona riayet eden emekçi örgütlenmeleri, yani merkezi emekçi temsilcileri meclisi, yerel meclisler, fabrikalardaki yönetim komiteleri, idari-teknik kurumlar, emekçilerin sivil örgütleri, ve bu kanunları uygulayan mahkemeler ve meclislere (bu hukuk çerçevesinde) hesap veren baskı aygıtları (istihbarat örgütleri veya milis); sosyalizmin kazanımlarını uzun vadede korumanın tek mümkün ve sürdürülebilir yoludur.

Geçmiş sosyalist deneylerde bu kazanımlar tek kanal üzerinden korunmaktaydı: Parti ve “Parti önderliği”:

  1. İdeolojik hegemonya, tümüyle Partinin propaganda çalışmalarından ibaretti. Bunu bir süre sonra hayattan koparak ne kadar zayıf hale geldiğini anlattık

  2. Üretim ilişkileri ve altyapı, Partinin saptadığı, ara sıra da belli değişiklikler yaptığı sanayi ve tarım düzenlemeleri şeklinde yürüyor, bu konudaki sosyalist hassasiyet sadece Parti tarafından temsil ediliyordu.

  3. Proletaryanın tarihsel çıkarlarının tek resmi temsilcisi gene Parti idi.

Bütün bunlar, klasik çizgiye bağlı her dürüst komünist tarafından ne kadar “olağan” gözükürse gözüksün, tek bir sonuç yarattı: O da Partinin strateji ve politika oluşturma, teoriyi geliştirme, topluma ideolojik önderlik etme gibi asli fonksiyonlarının yerine giderek idari (yönetsel) fonksiyonlarının artarak devletle bütünleşmesi, devletin “kurucu irade”si olmaktan çıkıp, günlük işlere ve yürütmeye her zaman müdahale edebilen bir “gölge devlet” haline gelmesi. Parti-devlet bütünleşmesi, geçmiş sosyalist deneylerin mezarını kazmıştır.

Geçmiş deneylerin ve eldeki teorinin ışığında, Parti-devlet ilişkilerinin ne olması gerektiğine dair temel ipuçlarını bir diğer yazımızda ele alacağız. Ancak şu noktada “partinin bir basit idari organ, bir “gölge devlet” haline gelmesi nasıl engellenir?” sorusuna odaklandığımızda, bu sorunu cevabının merkezinde sosyalist hukuku bulacağız.

Burjuva devrimlerden örnek verelim: Kapitalist üretim ilişkilerini belirleyici kılıp onu zafere ulaştıran her burjuva devrimi, bir “öncü parti” tarafından yönetilmiştir (Jakobenler, Kemalistler, Amerikan bağımsızlıkçıları, Cromwell ve ekibi…vs). Ancak kurulan kapitalist rejim ilelebet bu öncü partinin toplumu yönetmesine bağımlı kalmamış, onların savundukları siyasi ve sosyo-ekonomik prensipler nerdeyse %90 oranında “kurucu irade”si oldukları devletin temel prensiplerini ve ruhunu oluşturmuştur. Burada da kilit unsur “hukuk” olmuş, kurucu iradenin siyasi ve ekonomik ilkeleri hukuksal bir çerçeve ve onu icra eden bir devlet aygıtı ile rejimin temeli haline gelmiş, bu “kurucu ve öncü” partilerin çoğu tarih sahnesinden dahi silinmiş olmakla birlikte onların kurdukları rejimler varlığını sürdürmüştür.

Burada elbette burjuva ve proleter devrimleri arasında asimetri yaratan temel bir farka değinmek gerekir: Burjuva devrimleri zaten eski feodal rejimde ortaya çıkan ve belirleyici hale gelmeye başlayan kapitalist üretim ilişkilerine sadece siyasal bir iktidar çerçevesi kazandırmakla yükümlüyken, proleter devrimlerde “sosyalist üretim ilişkilerinin kapitalist toplumun bağrında ortaya çıkması” söz konusu değildir. Bu üretim ilişkileri merkezi iktidarı ele geçiren proletarya tarafından, ve bu siyasi güç üzerinden kurulur. Dolayısıyla, sosyalist devrim sonrasında siyasi iradenin gücü her zaman belirleyicidir. Ancak sorunumuz (ve yanılgımız) tam da burada ortaya çıkmaktadır: Sosyalizmin zaferini garanti eden (dolayısıyla belirleyiciliğini sürdürmesi gereken) siyasi irade, Partiden, parti örgütünden, ve onu gücünden ibaret değildir ve olmamalıdır!

Parti ancak kendi ideolojisi olan komünizmi, üretim biçiminin temeli olan kollektif mülkiyeti, bu mülkiyet üzerinde direkt işçi ve emekçi denetimini, ve sosyalizmin gene temel değerleri olan kadın eşitliğini, doğaya saygıyı ve halkların kardeşliğini ancak ve ancak dışsallaştırarak, kendi dışındaki örgütlülüklere, yani hem devlet aygıtlarına, hem de sivil örgütlere mal ederek bu siyasi iradeyi belirleyici kılabilir. Başka bir deyişle:

  1. Bu değerleri ve hassasiyetleri kendi organizasyonu dışındaki tüm idari (devlet, hükümet, yerel ve sivil) organlara benimseterek ve devrederek

  2. Bu değer ve hassasiyetlerin belirleyici kalması için toplumsal ilişkilere ve işleyişe yön veren net kurallar tanımlamak, böylece bunları tüm emekçiler ve onların örgütleri tarafından benimsenmiş, “içselleştirilmiş” bir hukukla garanti altına alarak.

  3. Fiziksel güç kazanmış böyle bir hukukun, toplumun siyasi temeli ve kendisinin de üstünde bir toplumsal “üst irade” haline gelmesini (parti hukukun değil, hukuk partinin üstündedir !) sağlayarak

gölge devlet” olma lanetinden kurtulabilir. Daha net söylemek gerekirse, sosyalist bir toplumda, toplumun kabul ettiği ve ona yön veren değerlerin ve kuralların ifadesi olan hukuk, parti ya da partilerin iradesinin üstünde ve onu (Genel Sekreterden en basit üyeye kadar) bağlayan bir güç haline gelmelidir. Geçmiş sosyalist deneylerimizin hiçbirinde, verilen sözlere rağmen pratikte başarılamayan budur.

Konuyu daha iyi anlatabilmek için, iş hayatına aşina okuyucularımızın kolaylıkla anlayacağı bir örnek verelim: İşletmelerde bilinen 2 tarz yönetim stili vardır: Güç odaklı yönetim (“patron şirketi”) ve kurumsal yönetim. Birincisinde cesareti ve öngörüsüyle, risk alarak şirketi ve işi kuran patron (üst irade) işletme yaşamının her alanını bizzat takip eder ve yönetir. “Kendi işi” olarak gördüğü şirkette yetkisini kimseye delege etmeyerek her departmanı, imalattan pazarlamaya, Arge’den insan kaynaklarına kadar tüm faaliyetleri bizzat takip eder, direktif verir ve yönetir. Hızlı karar alabilen, dinamik bir yönetim tarzı olan “güç odaklı yönetim” ne yazık ki sürdürülebilir değildir. Birincisi, patron (muhtemelen personele güvenmediği için) günlük operasyonun gereksiz ayrıntılarıyla zamanını heba eder. İkincisi, böyle bir şirket ancak patronun yeteneği kadar başarılı olabilir. Patron yaşlandığı, ya da ikinci kuşağa devrettiği zaman aynı başarıyı yakalamak mümkün olmaz, ve bu tarz şirketler bu durumda büyük çoğunlukla el değiştirir.

Kurumsal yönetimde ise aynı patron daha akıllıca davranır: Bu sefer sağlıklı ve etkin bir sistem kurarak yetkilerini delege eder. Böyle bir şirkette net tanımlanmış kurallar, prosedürler, normlar, ve standartlar vardır. Her işin nasıl yapılacağı tarif edilmiştir ve her işin doğru yapılıp yapılmadığını tanımlayan net göstergeler (indeksler) vardır. Bu anlamda tüm süreçlerde departmanlar birbirlerini bu tanımlı prosedürler ve standartlar bazında (patronun müdahalesine gerek kalmaksızın) kontrol ederler; yanlış giden bir işin kaynağı da kolayca tespit edilerek gene tanımlı kurallar çerçevesinde (patronun müdahalesine gerek kalmaksızın) çözüme ulaşılır. Bu stilin en büyük avantajı kişilerden bağımsız olması olduğu gibi patron (kurucu irade) için de muazzam bir olanak yaratır. İşin sahibi, günlük işleyişin detaylarında boğulmak yerine şirketi için vizyon ve strateji geliştirebilir, yenilikleri takip edebilir, değişen koşulların yaratacağı riskleri ve fırsatları analiz eder, şirketi için yepyeni ufuklar ve dönüşümler planlayabilir.

Bizim geçmiş sosyalist deneyimimiz, “kurucu irade”nin (Parti) her şeye müdahale ederek ülkeyi bilfiil yönettiği “güç odaklı” bir tarz olmuştur; yapılması gereken ise toplumdaki tüm yapıları Partinin müdahalesine gerek kalmaksızın işlev görebilen, sosyalist ilkeler temelinde kurumsallaşmış bir işleyişe kavuşturmaktır. Sosyalist hukuk ise, bu hedefi gerçekleştirmenin temel enstrümanıdır.

SSCB’DE HUKUKSAL MEKANİZMANIN GELİŞİMİ

SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde, sık sık yapılan iyi niyetli çıkışlara rağmen günlük toplumsal ilişkilerde kanun ve hukuk asla belirleyici olamamış, oluşan boşluklar, belirsizlikler, bulanıklıklar, gerilemeler ve sorunlar karşısında tek çözüm “Partiye başvurmak, Partiyi göreve çağırmak” olmuştur. Bu durum bir yandan partiyi Meclisin (Sovyet’in) işlerine bilfiil müdahale ederek onu günlük yürütmenin içine sürüklerken, öte yandan da tutarlı bir sosyalist hukuk yerine partinin aldığı her karar, toplumda belirleyici bir ”üst irade” haline gelmiştir. Ancak hukukun en önemli ilkesi olan (ve ancak yetkin bir hukuk aygıtı tarafından garanti edilebilecek) iç tutarlılık burada doğal olarak ortadan kalkmış, verilen hükümler partinin siyasal mantığındaki dalgalanmalara bağımlı hale gelmiş, sonuçta örneğin rüşvet alan bir görevli 1937’de Parti kararıyla kurşuna dizilirken 1960’larda gene Parti kararıyla bakanlığa kadar yükselebilmiştir! Bu aradaki muazzam çelişkiyi ve mantıksızlığı kimse (ne vatandaşlar, ne de yargıçlar) sorgulamaya kalkamamıştır ve bunun da sebebi açıktır: Parti hukukun üstünde bir güçtür, herhangi bir yargıç, suçlama ne olursa olsun Parti onay vermeden bir partiliyi dava veya mahkûm edemez!

SSCB’de bu noktaya varana kadar hukukun macerasını kısaca özetlemeye çalışalım:

  • Lenin’in devrim sonrasında hukuka verdiği öneme yukarda değinmiştik. Özellikle sendikalarla ilgili Troçki ile girdiği tartışmada “..işçileri kendi devletlerine karşı savunmak için sendikalara ihtiyacımız var” vurgusu da bu konudaki yaklaşımın bir parçasıdır.

  • Özellikle sosyalizmin inşa sürecine ilişkin tartışmaların sürdüğü 1920’lerde Sovyet hukuk çalışmalarına sadece Paşukanis’in sol hayalciliği değil, son derece sağlıklı ve tutarlı görüşlere sahip Stuçka gibi “sosyalizmde hukukun olması gerektiğini savunan” hukukçuların çalışmaları da damgasını vurmuştur. (13)

  • Belli ölçüde “atipik iç savaş” yaklaşımı ve hukuk dışı yöntemlerle yürütülen kulaklara karşı mücadele 1929’da başlayıp, 1. Beş Yıllık Planın bittiği 1934 yılında sosyalizmin inşasında ele edilen büyük başarıdan sonra Stalin, kanunlara dayalı bir sosyalist işleyiş kurma direktifini vermiş, bu çerçevede ünlü 1936 Anayasası için çalışmalar başlatılmıştır.

  • 1936 Anayasası, 6 ay boyunca tüm toplumda tartışılmış ve Sovyet emekçilerinden bu anayasaya yönelik 1,5 milyon öneri gelmiştir. Sonuçlandığı zaman bu çalışma, insanlık tarihinde çalışma, dinlenme, eğitim ve sağlık haklarını güvence altına ilk anayasa, hukuksal çerçeveye sahip bir sosyalizm için de önemli bir ilk adım oldu.

  • 1937 yargılamaları ile başlayan süreç, rejimdeki hukuksallığa büyük bir darbe indirdi. Gerçek olduğu bugün ortaya çıkan iç komploların ortaya çıkmasıyla, yani haklı sebeplerle başlayan süreç, ne yazık ki kısa zamanda tüm toplumu saran bir topyekün kaosa dönüştü ve kendi yerel iktidarlarını garanti altına almak isteyen orta ve alt kademe parti yöneticilerinin hırsları sonucu, komploya karışanların yanı sıra çok sayıda dürüst komünist de idam edildi. Hukuki çerçeveyi koruma kaygısıyla düzenlenen ve dünya basınına açık Moskova Mahkemelerinin geri planında, çok sayıda (varlığı bugün ortaya çıkan) mahkemesiz toplu infaz, suikast, faili meçhul da gene bu süreçte kontrolsüz bir şekilde parti ve devlet görevlileri eliyle gerçekleştirildi.

  • Sonra devreye giren savaş, ve Stalin’in son dönemlerinde iktidardaki değişik ekiplerin güç kazanma savaşları (Leningrad davası, Doktorlar Davası, Doğu Avrupa mahkemeleri) hukuku hiçbir meşruiyeti ve saygınlığı olmayan trajik bir tiyatroya çevirdi.

  • Stalin’in hayata geçirilemeyen reform planı sonrasında başa geçen Kruşçev yönetimi Stalin’i “sosyalist yasallığa zarar vermek”le suçladı ve artık yasaların keyfi tutuklama ve infazlara engel olacağı güvencesini verdi. Ancak tamamıyla yeni ekibin kendine meşruiyet yaratmak için yaptığı bu açıklama ve adımlar, gerçek bir hukuksal işleyiş asla yaratmadı.

  • Kruşçev’in başa geçtiği 1953’den SSCB’nin yıkıldığı 1991 yılına kadar olan dönemi belirleyen temel gerçek, Parti aygıtının hayatın her alanına uzanan (ve yasayla garanti altına alınan) tartışmasız egemenliği ve belirleyiciliği oldu. Ülkede ayrıntılı kanunlar, hukuksal kurumlar, mahkemeler, savcılar, yargıçlar olmasına rağmen Partinin fiilen “hukukun üstünde” yer alması çok ciddi tıkanıklıklar yarattı. Yolsuzluk yaptığı herkesçe bilinen devlet ve Parti yöneticileri hakkında kimse dava açamazken, mahkemede hakları iade edilen kimi görevlilerin hakları Partide “birileri” tarafından engellendiği için asla gerçekleşemedi. (örneğin 1920’den beri Çeka’cı olup 1980’lerde görevine iade için dava açan, ama yıllarca iade kararını uygulatamayan Pavel Sudoplatov (bkz. “Özel Operasyonlar”, P.Sudoplatov)) Aslında giderek pratikte “yasal hüküm”ü belirleyen bir bütün olarak Parti dahi değil, Parti içinde güç odaklarının savaşında güçlü olan tarafın tercihleri oldu.

  • Kendi üstünde bir hukukun olmasına asla izin vermeyen, hukuku ve kanunları sürekli olarak kendi günlük tercihlerinin altında ve ona bağımlı tutmak isteyen Parti aygıtının bu yaklaşımı 1980’lerde toplumda ciddi hayal kırıklığı yarattı. Gorbaçov’un başa geçtiğinde açıkladığı “ideal” reform planındaki maddelerden biri de SSCB’nin “gerçek bir hukuk devleti” haline gelmesiydi. Ne Parti aygıtının bunu kabul etmeye niyeti, ne de Gorbaçov’un bunu hayata geçirecek kararlılığı vardı. Bir önceki yazıda ayrıntılarıyla değindiğimiz çöküş sürecinde, bu da “elden kaçan hayaller”den biri oldu.

Sosyalizmde hukuk bir illüzyon, bir mitos, bir aldatmaca kurgusu değil, emekçilerin somut, gerçek, rasyonel çıkarlarını, özlemlerini, ve hedeflerini tanımlayan ve konsolide eden bir işleve sahip olabilir ve olmalıdır. Bu çerçevede kapitalizm altında, tıpkı din gibi, bir ideolojik afyon haline gelen “hukuk devleti” kavramı, sosyalizmde pekala anlamlı ve gerçek bir kavram haline gelebilir. Sosyalist toplumun iç ilişkilerini ve işleyişini bir hukukla tanımlayan ve bunun uygulanmasını emekçi meclislerine ve onu yürütme aygıtlarına bırakan, yani sosyalist iktidar mekanizmasının kendi ayakları üzerinde yürümesini mümkün kılan bir Parti, ancak o zaman kendi gerçek tarihsel misyonu olan “dünya çapında sınıfsız toplumun kurulması” görevine daha sağlıklı ve etkin bir biçimde odaklanma şansı bulacaktır.

KAYNAKÇA:

  1. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”, Louis Althusser, İthaki, 2008, s.66

  1. A.G.E. s. 68-70

  1. Marxism and Law”, Hugh Collins, Oxford University Press, 2001, s.91

  1. Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş”, Lousi Althusser, Can Deneme, 2016, s.164

  1. Marksizm ve Hukuk: Diyalektik Hukuk Bilimi”, Onur Karahanoğulları, Yordam Kitap, 2017, s.45-47)

  1. A.G.E. s.78

  1. A.G.E. s.90-92

  1. A.G.E. s.88

  1. Marxism and Law”, Hugh Collins, Oxford University Press, 2001, s 33

  1. A.G.E. s.79

  1. A.G.E. s.89

  1. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”, Louis Althusser, İthaki, 2008, s.70

  1. Marksizm ve Hukuk: Diyalektik Hukuk Bilimi”, Onur Karahanoğulları, Yordam Kitap, 2017, s.170, 186, 282

 742 total views,  2 views today

Diğer Yazılar

Aşılamadaki sorun: Halk mı mesafeli, iktidar mı yeterince gayretli değil?

Mustafa Durmuş 30 Temmuz 2021 Sağlık Bakanı Koca’nın Çarşamba günü yaptığı açıklamalara göre; Covid-19 vaka …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir