PROF. DR. MUSTAFA DURMUŞ: “KAYNAK OLMADIĞINDAN DEĞİL NİYET OLMADIĞINDAN HALKA DESTEK VERİLMİYOR.”

Yazarımız Prof. Dr. Mustafa Durmuş ile gazeteduvar.com’un muhabiri Aynur Tekin ile röportajı. 

Prof. Dr. Mustafa Durmuş, desteksiz kapanmanın politik bir tercih olduğunu belirterek “Mevcut iktidarın Hindistan‘daki Modi ve Brezilya’daki  Bolsonaro hükümetleriyle ortaklaşan yanları var” dedi.

02.05.2021

Türkiye’de 14 aydır süren korona virüsü pandemisi ekonomik krizi beraberinde getirdi. Yükselen işsizlik rakamlarıyla yoksulluk derinleşti ve gelir dağılımındaki adaletsizlik arttı. Bu durum salgın süresince verilen ekonomik destekleri hayati önem taşıyan bir hale getirdi. 

Dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alan Türkiye’nin salgın süresince verdiği destekler sınırlı kaldı. Ülkelerin pandemideki destek ve harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki payını hesaplayan Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) raporuna göre Türkiye, en az Covid-19 yardımı yapan ülkelerden biri. Ocak 2020-Mart 2021 tarihlerini kapsayan rapora göre Türkiye salgın için GSYH’nin yüzde 1.9’una denk gelen bir harcama yaptı. Gazete Duvar’ın sorularını yanıtlayan ekonomi profesörü Mustafa Durmuş’a göre Türkiye’nin verdiği mali desteğin bu kadar kısıtlı olmasının nedeni iktidarın politik tercihlerinden kaynaklanıyor. Prof. Dr. Durmuş, “Kaynak olmadığından değil, niyet olmadığından halka destek verilmiyor” diyor.

Temel Gelir Güvencesi Yaşatır Platformu’nun üyelerinden olan Prof. Dr. Durmuş, 17 Mayıs Pazartesi 05.00’e kadar devam edecek olan kapanmanın en çok temel gelir güvencesi olmayanları etkilediğini vurguluyor. Prof. Dr. Durmuş’la salgın süresince uygulanan kamu politikalarının temel gelir güvencesi olmayan milyonlarca kişiyi nasıl etkilediğini konuştuk.

DİSK-AR’ın raporuna göre istihdamın yüzde 61’i kapanmadan muaf sektörlerde çalışıyor. Rakamlar böyleyken bu uygulamaya tam kapanma demek mümkün mü?

Bu Batı’da ya da başka ülkelerde uygulandığı biçimiyle bir kapanma değil, halka kapatılma. Belli ki çarkların çalışmasını istiyorlar. Zaten benzer politikaları, salgının başından beri uyguluyorlar. Burada, toplumun belli bir kesiminin gelirden desteksiz bir biçimde eve kapatılarak hem fizik sağlığı hem ruh sağlığı açısından etkilendiği hem de açlık ve yoksulluk tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı bir durum söz konusu.

17 günlük tam kapanma boyunca çalışamayacakları için gelir elde edemeyen yevmiyeli ya da kayıt dışı çalışanlar kapanmadan nasıl etkilendi, etkilenecek?

Türkiye’de yevmiyeli çalışanların sayısı en az 2,5 milyon. İlk risk grubu onlar, çok ciddi bir sıkıntı yaşıyorlar. Çünkü çalışamadıkları için bunun karşılığını alamıyorlar. Bu kesimler birikimleri olmayan hatta eksi birikime sahip olan insanlar. Çalışamaz duruma düştükleri andan itibaren gerçek anlamda zorlanacaklar. Kayıtdışı çalışanlar, örneğin evlere temizlik ya da ev bakımı için giden insanlar var. Şimdi bunlar bu 17 günlük süre zarfında evlere giremeyecekler. Bu kişilerin yanında çalıştığı insanların çok büyük bir kısmı da işe gelmedikleri için onlara ücret ödemesi yapmayacak. Böyle bir süreci göğüsleyebilen ya da göğüsleyebilecek insan sayısı çok az olacaktır diye düşünüyorum. Dolayısıyla en çok etkilenenler bunlar olacak.

‘ÇARKLAR DURDURULMALIYDI’

Peki iktisadi olarak toplumun hiçbir kesimini dışarıda bırakmayan bir kapanma nasıl olabilirdi?

Ciddi bir biçimde plan, programın yapıldığı ve kaynakların da oluşturulduğu tam destekli bir kapanma söz konusu olmalıydı. Tabii öncelikli olarak çarklar durdurulmalıydı. Çünkü toplumun belli bir kesimini, zorunlu olmayan üretimde kullanmayı sürdürürseniz önemli sorunlar ortaya çıkar. Çünkü işçilerin, önlemlerin alınmadığı işyerlerinde maskesiz, mesafesiz çalıştırıldığı örneklerin olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda giriş çıkışlarda ve kalabalık toplu taşıma araçlarında virüs tehlikesi devam ediyor. Eğer bir tam kapanma yapacaksanız böyle bir kapanmayı destekli olarak yapmanız gerekir.

17 günlük kapanma kararı ilan edilirken bu süreçte iş kaybına uğrayacak kesimler için herhangi bir ekonomik destek paketi açıklanmamıştı. Ancak 30 Nisan tarihinde TBMM’de alınan kararla bazı ödeme ve yükümlülükler bir ay süreyle ertelendi ve ihtiyaç sahibi ailelere 1100 TL nakdi yardım yapılacağı açıklandı. “Müjde” diye duyurulan bu desteklerin çok kısıtlı olduğunu görüyoruz. Sizce bu durumun nedeni nedir? Başka bir deyişle Türkiye maddi zorluklar sebebiyle mi bu derece kısıtlı bir destek paketi açıklıyor?

Bu soruya bütçeye bakarak cevap verelim. Dünya Bankası’nın tahminlerine göre bu yıl bütçe açığının yalnızca yüzde 3,5 ve devlet borcunun yüzde 40,6 olması bekleniyor. Başka ülkelerle kıyasladığımızda Türkiye’nin bütçe açığının ve borç stokunun oldukça düşük seviyelerde olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen gerçekten çok zor durumda olabilecek insanları, 17 günlük kapanma içerisinde rahatlatabilecek bir gelir desteği vermiyorsunuz. Bunun çok ciddi bir biçimde sınıfsal bir tercih olduğunu düşünüyorum. Bu nedenden dolayı da bu durum çok sıkıntı yaratacak gibi gözüküyor. Yani siz isterseniz bu bütçeyi açık bir şekilde kullanabilir, halka buradan destek verebilirsiniz. Ama bunu tercih etmediler. Bu aslında iktisadi zorunluluktan, kaynak kıtlığından kaynaklanan bir sorun değil. Tam tersine siyasal iktidarın tercihlerinden kaynaklanan bir sorun.

İktidar neyi tercih ediyor peki?

Kamu özel işbirliğiyle yapılan işletmelerin yani şehir hastanelerinin, yolların, köprülerin ödemelerini sürdürmeyi ve her türlü garantiyi devam ettirmeyi tercih ediyor. Ayrıca bir şey daha belirtmek isterim. Bizim bütçemizde vergi harcamaları denen bir cetvel vardır. O cetvelde çeşitli vergi kanunları çerçevesinde muafiyet, istisna, indirim, öteleme adları altında o yıl alınmayacak olan vergiler gösterilir. Bu yıl için alınmayacak olan verginin tutarı 231 milyar TL. Bu 231 milyar TL’nin tamamına yakın kısmı neredeyse sermaye kesiminden alınmayacak olan vergiler. Öyle ki geçen yıl bir inşaat firmasının sadece bir ay içerisinde 10 milyar liralık vergisi bağışlandı. Şimdi elinizde böyle imkanlar var. İsterseniz bu vergileri toplayabilirsiniz. Ama siz bu vergileri toplamadığınız gibi belli kesimlere vergi iadeleri ve bağışları yapıyorsunuz.

İktidar, “Salgında halka en çok destek veren ülkelerdeniz” argümanını sık sık yineliyor. Ama uluslararası veriler başka bir şey söylüyor. Geçtiğimiz hafta IMF tarafından yayımlanan rapora göre Türkiye salgın için en az harcama yapan ülkeler arasında yer alıyor. O halde iktidar partisi, hangi veriden yola çıkarak bu ifadeyi kullanıyor?

IMF’nin mali izleme raporuna göre Türkiye’de bir yıl içinde 600 milyar TL’nin üzerinde bir destek verilmiş. Bu rakam gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 13’üne denk düşüyor. İktidar da aslında bunu söylüyor. Ama bu rakamın içeriğine baktığımız zaman gördüğümüz şey şu: Hazine garantileri, daha doğrusu belli kesimlere verilmiş olan kredi garantileri, borç ertelemeleri, vergi ertelemeleri, kredi desteği, düşük faizli krediler de bu rakamın içinde yer alıyor. Hatta bu rakamın içerisinde düşük faiz ve düşük kurdan yaptığı satışlar nedeniyle zarar eden kamu bankalarına yapılan sermaye destekleri de dahil olmak üzere her şey var.

‘DOĞRUDAN GELİR DESTEĞİNİN GSYH’DEKİ PAYI YÜZDE 1.2’Yİ ZOR BULUYOR’

Peki tüm bunları çıkardığımızda salgın döneminde yurttaşlara verilen doğrudan gelir desteği ne kadar?

Bunu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın sitesinde görüyoruz. Şu ana kadar verilmiş olan doğrudan gelir desteği 60 milyar TL’dir. Bu tutarın çok önemli bir kısmı kısa çalışma ödeneği içinde kendini gösteriyor, yaklaşık 7-8 milyar TL’si ise esnafa verilen destek. Bir hesap yaptığınız zaman doğrudan verilmiş olan gelir desteklerinin gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payı, yüzde 1.2 oranını zor buluyor. Bu verilerle Türkiye, en az doğrudan gelir desteği veren ülkelerin başında geliyor. Bu rakam, Türkiye’nin aynı kulvarda yürüdüğü ülkelerle kıyaslandığında dahi çok çok düşük. Burada başka bir acayiplik daha var.

Nedir o?

Bu 60 milyar TL’lik rakama baktığınız zaman gördüğünüz şey şu; bunun yüzde 80’inden fazlasını işsizlik sigortası fonundan vermişler. Biliyorsunuz işsizlik sigortası fonu bütçenin içinde yer alan bir fon değil, işçinin kendi parasından oluşturulan bir fon. Hatta bu 60 milyarın TL’nin içerisinde “Biz Bize Yeteriz Türkiye’m” kampanyasında toplanan paralar da var. İşin aslını sorarsanız trajikomik bir durumla karşı karşıyayız. Elde para var, imkan var fakat o parayı halk için kullanma niyeti söz konusu değil.

‘MODİ VE BOLSONARO YÖNETİMİNE BENZİYOR’

Kaynak olmasına rağmen desteklerin çok sınırlı tutulmasının nedenlerine ilişkin neler söylenebilir?

Söz konusu olan zorunlu olarak kapattığınız halk olduğunda dahi bu insanlara herhangi bir şekilde destek vermiyorsunuz. Kamu zor durumda ama kamudan vergi topluyorsunuz. Fakat topladığınız vergileri kamu için kullanmıyorsunuz. Bunu sermaye gruplarına destek vermek için kullanıyorsunuz. Bu durum, rejimin otoriter karakterinden bağımsız olarak değerlendirilemez. Buna karşı sesin çıkmadığını ve çıkmayacağını düşündükleri için daha çok otoriterleşiyorlar. Mevcut iktidarın Hindistan‘daki Modi ve Brezilya’daki  Bolsonaro hükümetleriyle ortaklaşan yanları var. Emin olun bu üç ülke arasında uygulamalar, politikalar ve halka bakış bakımından çok büyük benzerlikler bulunuyor. Hiçbir biçimde imkanları olmadığından değil, kaynak olmadığından da değil niyet olmadığından halka destek verilmiyor. Bütünüyle bir politik tercih.

Pandemide gelir adaletsizliği arttı ve en zengin kesimle en yoksul kesim arasındaki fark açıldı. Derinleşen, bir sonraki nesile devredilen yoksullukla ilgili politika düzeyinde bir çalışma göremiyoruz. Yoksullukla mücadele için hangi adımların atılması gerekir?

Derin bir yoksulluktan tolere edilebilir, yönetilebilir, daha ılımlı bir yoksulluğa geçebilmenin maliyeti Türkiye gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 1.6’sı. Bu çapta bir kaynak, yoksullukla mücadelede harcanırsa Türkiye’deki derin yoksulluk olgusundan büyük ölçüde kurtulabilmek mümkündür. Ama bu tercih edilmiyor. Nedenini de tahmin edebiliyoruz. Çünkü siyasal iktidarın yoksulluğu ortadan kaldırmak gibi bir bir niyeti yok. Yoksulluğu yönetmek, yoksulluğu manipüle etmek gibi bir niyeti var, uzunca yıllardır. Benim ifademle halkın koluna takılmış iki kelepçe vardır: Bunlardan bir tanesi yoksulluk kelepçesi, bir diğeri de borç kelepçesidir. Pandemide hane haklarının ve esnafın borcu çok arttı. Onları ciddi bir biçimde borçlandırarak ve aynı zamanda da yoksullaştırarak kendinize mahkum ediyorsunuz. 19 yıl boyunca istikrar devam etsin, borçların ödenmesi kolaylaşsın, işsiz kalmayayım ya da yoksulluk yardımları kesilmesin diye sürekli bir biat ilişkisi kuruldu. Bu nedenden dolayı mevcut zihniyetle ya da politika yaparak yoksulluğu ortadan kaldıracak bir program uygulanmadı ve uygulanmayacaktır da. Bu yüzden herkese temel gelir güvencesi sağlanması gerektiğini savunuyoruz.

‘TEMEL GELİR GÜVENCESİ BİAT İLİŞKİSİNİ KESER’

Pandeminin etkisiyle daha çok öne çıkan temel gelir güvencesi neden önemli?

Aslında temel gelir yalnızca pandemi ile ilgili bir mesele değil. Temel geliri sadece yoksulluğun arttığı dönemlerde bir önlem olarak değil, bir insan hakkı olarak konuşmak lazım. Biz bunu şu ana kadar yarattığımız sosyal mirastan ve işçi sınıfının yarattığı servetten talep ediyoruz. Dolayısıyla o bizim hakkımız. Herkesin böyle bir güvenceye kavuşturulması gerekiyor. Bunu söylerken herkes diyorum; çünkü bu ülkede yurttaş olmayan savaştan kaçıp bu ülkeye gelmiş insanlar var. Onları da düşünmek zorundayız. Öte yandan insanların temel gelir güvencesi olsaydı bu tür kapanmalarda böyle sorunlar yaşanmazdı. 18 yaşını geçmiş her bireyin aylık 2 bin liralık temel geliri olduğunu düşünün, o zaman bunlar konuşulmazdı bile. Böyle bir geliri olan insanlar, ellerini açıp yoksulluk yardımı yapılsın diye beklemezler. Bu da biat ilişkisini keser.

 164 total views,  1 views today

Diğer Yazılar

SİNEMADA 12 EYLÜL: TANK PALETİYLE GELEN NEOLİBERALİZMİN BEYAZPERDEYE YANSIMASI.

Neoliberalizmin karşısında küçük insan: Faize Hücum, Namuslu, Banker Bilo Faize Hücum / Zeki Ökten Film …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir