SOSYALİST TOPLUM VE HUKUK

Sinan Dervişoğlu

BİRİNCİ BÖLÜM:

KLASİK MARKSİST METİNLER VE PAŞUKANİS

Önceki yazılarımızda sosyalist toplumda hukukun yeri ve mahiyeti konusundaki belirsizliklerin, boşlukların nasıl geçmiş dönemde oluşan trajedilerle at başı gittiğine değinmiş, öte yandan da kapsamı belirsiz ve kaygan bir “parti önderliği”nin ötesinde, sosyalist toplumda net ve tanımlı kuralların zorunluluğundan bahsetmiştik. Bu çerçevede Marksizmin hukuk ile olan ilişkisinin teorik planda analizini yapmak ve burada sosyalist toplumda hukukun yeri konusunda net ve anlamlı sonuçlara ulaşmak bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Bu yazımızda bu konuda 4 önemli kaynağı temel alacağız. Önce Marx ve Engels’in hukuk konusundaki düşünceleri, sonra bu konuda 1917 sonrasında ilk hukuk konulu tezi ortaya atan E. Paşukanis’in kitabı (“Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm”), ülkemizde değerli bir hukukçu ve akademisyen olan Onur Karahanoğulları’nın toparlayıcı eseri (“Marksizm ve Hukuk: Diyalektik Hukuk Bilimi”); son olarak da bu alanda en sağlıklı bakış açısını sunduğunu düşündüğümüz Hugh Collins’in “Marxism and Law” (Marksizm ve Hukuk) adlı eserlerini temel alacağız.

MARX VE ENGELS:

HUKUK MİTOSUNU YIKMAK

Marx ve Engels, bilimsel sosyalizmin teorisini oluştururken ilk saldırdıkları tavır, “hukukun ebediliği, yüceliği ve üstünlüğü” şeklinde özetlenebilecek ideolojik tavırdı. Onları bu hukuk mitosunu yıkmaya iten 2 sebepten biri, çağdaşları olan burjuva düşünürlerde ve özellikle de Hegel’de de önemli bir yeri olan hukuku “toplum üstünde ayrı ve özel bir güç, topluma yön vermesi gereken soyut ilkeler” şeklinde ele alma yaklaşımıydı. İkinci sebep ise, bu burjuva yaklaşımı sosyalist mücadelenin teorisine payanda haline getirmeye çalışan Proudhon’un tespitleriydi. Produhon sosyalizmin haklılığını ve tanımını “ebedi adalet”, “mülkiyetin hırsızlık olması” gibi hukuktan devşirilmiş kavramlar üzerine kurmaya yöneliyor, toplumundaki tüm mekanizma ve kurumların maddi temellerini göz ardı eden bir yaklaşımın savunuculuğunu sosyalizm adına yapıyordu. Bu 2 sebep dolayısıyla Marx ve Engels, hukukun kendi başına soyut bir kurum olmayıp üretim ilişkileriyle sıkı bir bağ içinde olduğunu gösterdiler. Şöyle der Marx:

“…(burjuva düşünürler-SD) hukuki hayaller içerisinde yasayı maddi üretim ilişkilerinin ürünü olarak görecek yerde, üretim ilişkilerini yasanın ürünü olarak görür. Linguet Montesquieu’nun “L’Esprit des Lois (Kanunların Ruhu) hayalini tek kelimeyle çöpe atar: “Esprit des lois, c’est la propriété” (yasaların ruhu denen şey mülkiyettir)” (Marx: Das Kapital c.1, s.643 dipnot) (1)

Bu ideolojik illüzyonu, “ters dönme”yi de şöyle açıklar Marx ve Engels:

Toplumdaki iş bölümü çerçevesinde, toplumsal üretim ilişkileri bireylere karşı özerk bir güç kazanırlar. Bu arada, söz konusu ilişkilerin bireylerce büyülü güçler olarak görülmesi, bu güçlerin yansıttıkları gerçek ve somut ilişkilerin bağımsızlaştırılmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bunu yanı sıra söz konusu soyut güçler, olağan bilinçte özel bir yürürlük de kazanırlar. Bu işi kotaran da politikacılar ve hukukçular olur. Onlar, iş bölümü dolayısıyla bu kavramların bilinmezliğine, gizemine muhtaçtırlar ve onlar bütün mülkiyet ilişkilerinin gerçek temelini hep bu kavramlarda görürler. Yoksa üretim ilişkilerinde değil.” (Marx ve Engels, Alman İdeolojisi) (2)

Hukuku tarihsel materyalist öğretide bir “üstyapı kurumu” olarak böylece tanımladıktan sonra mistik ve yüce bir anlam kazandırılan “adalet” ve “insan hakları” gibi kavramlara da şöyle açıklık getirirler:

Adalet, mevcut ekonomik ilişkilerin kâh tutucu, kâh devrimci bakış açılarından ideolojileştirilmiş, yüceltilmiş ifadesinden başka bir şey değildir.” (Engels, Konut Sorunu) (3)

Günümüzde sol mücadelede de belli bir yer edinmiş “insan hakları” kavramı için de şu söylenir:

İnsan hakları insanı dinden kurtarmaz, ona din özgürlüğü kazandırır. İnsan hakları insanı mülkiyetten kurtarmaz, ona mülkiyet özgürlüğü sağlar. İnsan hakları insanı kârın çamurundan kurtarmaz; aksine ona daha fazla kâr etme özgürlüğü verir. Aslında insan haklarının çağdaş devletçe tanınması, köleliğin antik devletçe tanınmasından farksızdır.” (4)

Görüldüğü gibi Marx ve Engels, hukuk konusundaki yaklaşımlarında ağırlığı “toplumu yöneten soyut bir güç” olarak hukuk mitosunu yıkmaya ve hukukun toplumun maddi temelleri ile olan bağını ortaya çıkarmaya verdiler. Bu bağ bilimsel olarak tanımlandıktan sonra da, hukuku esas olarak toplumsal altyapının, üretim ilişkilerinin bir yansıması olarak tanımlayan bir kavrayış oluştu ve bu kavrayış, uzun yıllar Marksist teoriye ve pratiğe damgasını vurdu.

Buna karşılık, Marx ve Engels o muazzam teorik eserleri içinde hukuka ilişkin de geleceğe ışık tutacak ipuçları üretmekten geri kalmadılar. Özellikle hukukta her şeyin altyapı ya da ekonomik çıkarlarla açıklamayacağına ilişkin Engels şu uyarıyı yaptı:

Miras hukukunun temeli ekonomik bir temeldir. Bununla beraber, örneğin İngiltere’de ölüme bağlı tasarruf serbestliğinin mutlaklığına karşılık, Fransa’da bu serbestliğin geniş ölçüde sınırlandırılmış olmasının salt ekonomik nedenlere bağlı olduğunu göstermek güç olacaktır. Şu var ki, servetin bölüşümünü etkilemek suretiyle, her ikisi de ekonomiye önemli ölçüde bir karşı etkide bulunurlar” (Engels Conrad Schmidt’e 27.10.1890 tarihli mektup) (5)

Burada bir yandan hukukun “göreceli bağımsızlığı” denilen olgu vurgulanmakta, öte yandan da hukukta her şeyin ekonomik veya maddi temellerle açıklamanın yanlışlığı ortaya konulmaktadır.

Aynı şekilde bizim de yazımızın konusu olan “sosyalizmde hukuk” konusunda da Engels şunları söylemektedir:

“… Aktif bir sosyalist parti, bütün siyasal partiler gibi, soylu hukuki talepler var olmaksızın düşünülemez. Bir sınıfın ortak yararlarından çıkan talepler, ancak bu sınıfın siyasal iktidarı fethetmesi ve taleplerine yasalar kılığında genel bir yürürlük sağlaması sayesinde gerçekleştirilebilir. Buna göre, mücadele eden her sınıf, programında talepleri hukuki talepler olarak formüle etmek zorundadır.” (6)

Sosyalizmde de işçi sınıfı, kendi çıkarları doğrultusunda toplumu şekillendirirken, bunu yasalar şeklinde tanımlayacak ve koruyacak; kendi çıkarlarını ve tarihsel hedeflerini bu yasalar üzerinden empoze edecek ve hayata geçirecektir.

LENİN VE HUKUK

Ekim Devriminin önderi Lenin, hukuk konusunda yukarda Marx ve Engels tarafından geliştirilen “yansıma” yaklaşımına sadık kaldı. Bir yandan hukukun “kendi başına bir gücü olmadığını, sadece güçler dengesini yansıttığını” vurguladı; öte yandan da (özellikle “Devlet ve İhtilal”de) hukukun, tüm diğer kurumları ile birlikte (mahkemeler, hapishaneler..) emekçileri baskı altında tutmak ve onların gözünü korkutmak için geliştirilmiş birer mekanizma olduğunu ortaya koydu. Dahası bu kitapta, proletarya diktatörlüğünü “silahlı işçilerin kendilerini hiçbir hukukla sınırlamadan uyguladıkları iktidar” olarak tanımladı.

Bunlara karşılık Lenin, geleceğin sosyalist toplumunda hukukun konumuna ilişkin bize 2 önemli ip ucu sundu. Birincisi, tüm yaşamı boyunca Parti içi kurallara, tüzükselliğe verdiği önemdir (meşhur RSDİP 2.kongresinde “parti üyesi tanımı” konusundaki meşhur ısrarı ve onun yol açtığı tarihsel çığır hatırlardadır). Parti tüzüğü “kanun” olmayabilir, ancak gelecekte toplumda belirleyici olacak bir cemaatin iç kuralları ve normlarıdır; Lenin bu topluluğun kollektif iradesini temsil eden (bu anlamda topluluğun üstünde bir gücü temsil eden) bu kurallara riayet konusunda hayatı boyunca titiz ve ısrarlı olmuştur.

İkinci ve oldukça önemli ipucu; yaşamının son dönemlerinde sosyalist hukuka ve yasallığı yaptığı vurgudur. “Devlet ve İhtilal”de rolünü asgariye indirdiği hukuka yeniden sahip çıkan Lenin, devrim sonrasında toplumdaki aksaklıklara karşı mücadele konusunda şunları söylemektedir:

Bir dava açıldığında tüm Sovyet ve Parti kanallarını kullanarak sonuna kadar götürün. Nereye başvurabileceğiniz bilmemek, veya başlangıçta karşılaşabileceğiniz yenilgi sizi caydırmasın. Herkes yanlış bir karara karşı nereye ve nasıl şikâyette bulunacağını bilmek zorundadır. Herkes hukuk bilen Sovyet yurttaşı olmak zorundadır.” (7)

PAŞUKANİS:

BURJUVA HUKUKUN ANALİZİ

Ekim Devrimi sonrasında, hukuk konusu genç Sovyet devletinin gündemine gelmiş, bu konuda birbirlerinden farklı, yer yer çelişen bir dizi paralel çalışma yapılmıştır. Kendisi de Lituanya kökenli bir Bolşevik ve profesyonel bir hukukçu olan Yevgeni Paşukanis 1924 yılında “Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm” adlı çalışmasını yayınladı.

Bu çalışma, daha önceki yazılarımızda da değindiğimiz gibi bir yanıyla burjuva hukukunun ilginç ve başarılı bir analizini, öte yandan da sosyalist toplumda hukuka ilişkin hayali beklentileri ve çarpık tespitleri içermektedir.

Paşukanis, bir “temel eser” olarak tasarladığı kitabında bir başka “temel eser”i, Kapital’i baz almış, kapitalist toplumu onu en temel ve basit biriminden metadan yola çıkarak analiz eden Marx’ın metodunu takip ederek, kapitalist toplumun bir diğer belirleyici kurumunu, hukuku da metadan hareketle analiz etmeye çalışmıştır. Şunu demektedir Paşukanis:

.. İnsanı hukuksal özne haline gelişi, doğal bir ürünü değerin mistik özellikleriyle donanmış metaya çeviren zorunlulukla aynıdır…….Hukuk öğretisinin en olgun aşamasının, yaklaşık olarak burjuva ekonomi politiğinin klasik kuramlarının ortaya çıkışına denk düşmesi rastlantı değildir” (8)

Meta” ile “hukuksal özne olarak insan” arasındaki ilişkiyi şöyle tanımlar:

Emek ürünlerinde şeyleşen ve temel bir yasallık biçimi alan üretim sürecindeki toplumsal ilişkinin gerçekleşebilmesi, mal sahibi birey ve “iradeleri mallarda yerleşik” özneler olarak insanlar arasında özgül ilişkiler gerektirir. İktisadi malların emek içermesi, bunların içkin özelliğidir. Edinilebilir ve devredilebilir olmak şartıyla mübadele edilebilir olması, sadece sahiplerinin iradesine bağlı olan ikinci özelliğidir. Emek ürünü meta özelliği kazanırken ve değer taşıyıcısı hâline gelirken, insan da hak taşıyıcısı ve hukuksal özne haline gelir. İradesi belirleyici kabul edilen kişi hukuk öznesidir. (9)

Sadece ekonominin değil, hukukun da böylece temel yapıtaşı haline gelen meta üzerinde hukuk sistemi nasıl gelişir?

Mübadele, hem siyasal iktisadın, hem de hukukun temel unsurlarının odağıdır….Daha tumturaklı bir şekilde ifade edersek, sözleşme, hukuk fikrinin kurucu unsurudur.(10)

Bunların ışığında, yukarda bahsedilen burjuva toplumunda hukukun kazandığı önem de daha anlaşılabilir olmaktadır:

Mübadele ilişkisi, alım satım, ödünç, borç, kira vb ilişkisi şeklinde varlık kazanır. Burjuva toplumunda yaşayan insan sürekli olarak bir hak ve yükümlülük öznesi olarak değerlendirilir. Hiçbir toplumun günlük yaşamda burjuva toplumu kadar hukuk düşüncesine ihtiyaç duymamasının, onun kadar hukuku işlememiş olmasının nedeni budur.” (11)

PAŞUKANİS’İN YANILGILARI

Önce şunu belirtelim: Yukarda zikrettiğimiz Paşukanis’in zekice ve doğru tespitleri bir bütün olarak hukuku değil sadece burjuva hukukunu, onun da tümünü değil, çekirdeği olan ekonomik ilişiler hukukunu açıklamaktadır. Bunu dışında kalan ve meta ile ya da altyapıyla hiçbir ilgisi olmayan Ceza Hukukunu (cinayet, saldırı, tecavüz..) ise Paşukanis “tarihsel olarak kanlı öç alma geleneği”nden kaynaklandığını (12) söyleyerek hem basitleştirmekte, hem de bütünsellikten uzak, birbirinden kopuk ve parçalı bir hukuk konseptini savunma durumuna düşmektedir. Hukuku tümüyle burjuva ekonomi politiğine indirgeyerek onun bir bütün olarak bir toplulukta ilişkileri regüle edici ve ihtilafları çözmenin meşru kurallarını tanımlayıcı yönünü göz ardı etmesine sebep olmaktadır. Örneğin feodal dönemdeki hukuku ele alırken onun genel değil, yerel nitelikler taşıdığının altını çizerek bu hukuku “hukuk” kavramının dışında itmeye çalışmaktadır. Sonuçta feodal ya da pre-kapitalist hukukun burjuva hukuku kadar evrensel ve derinleştirilmiş olmadığı doğrudur; ama sonuçta o da bir hukuktur, toplum için ilişkileri egemen sınıf lehine ayarlamayı amaçlamaktadır, ve bütünüyle meta ve mübadeleye dayanması söz konu değildir.

Hukukun daha geniş ve kapsayıcı bir tanımının önünü kesmek adına Paşukanis, Engels’i dahi reddedecek noktaya varmaktadır. Önce Engels’in (bugün güncelliğini korumakla kalmayan, belki de yeniden keşfedilmesi ve yorumlanması gerek) şu muhteşem tespitini aktarmaktadır:

Hasımların, karşıt iktisadi çıkarları olan sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşta tüketmemesi için, görünürde toplumun üzerinde konumlanan, çatışmayı hafifletmesi, düzenin sınırları içinde tutması gereken bir iktidar gerekliliği kendini gösterir; toplumdan doğan, fakat onu üzerinde konumlanıp gitgide ona yabancılaşan bu iktidar devlettir.” (13)

Paşukanis’e göre:

Bu anlatımda pek açık olmayan bir nokta bulunmaktadır. Bu ifade devlet iktidarının sınıflar üstü bir şey olarak doğduğunun varsayılmasına olanak tanımaktadır. Böyle bir anlayış tarihsel gerçeklerle çelişecektir. Biliyoruz ki devlet aygıtı her zaman egemen sınıf tarafından oluşturulmuştur.(14) … “Devlet “burjuvazinin işlerini yürütme komitesi olarak işlerlik kazanır”(15)

Engels’in devletin sınıfsal niteliği ve onun egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir yapı olması konusunda ne kadar net olduğu bilinmektedir. Bilakis Paşukanis, devleti (dolayısıyla hukuku) kaba, indirgemeci ve araçsal (instrumentalist) bir yaklaşımla basit ve sığ bir biçimde kavramaktadır. Kapitalist devletin sırf kapitalist siyasi düzeni ayakta tutabilmek uğruna, alt sınıflardan gelebilecek yıkıcı tepkileri engelleyebilmek için, bizzat tek tek ya da bir bütün olarak burjuvaları “hizaya soktuğu”, onlara “ayar verdiği”, onların kısa vadeli çıkarlarına darbe vurduğu, hatta onları geçici olarak karşısına aldığı sayısız örneği Marx ve Engels’in yazışmalarında, hem de son yüzyılın sınıf mücadeleleri tarihinde bulabilmek mümkündür. Bilimsel değerinden çok slogan değeri daha fazla olan, ve son yüzyılda (ve hala) sosyalistlerde yüzeyselliğe ve kafa karışıklığına yol açan bu araçsal yaklaşım, Paşukanis’de de varlığını sürdürmekte, onun hukuku ekonomi politiğe indirgeyici yaklaşımı ile birleşince sağlıksız sonuçlara yol açmaktadır.

Bunlara karşın, Paşukanis’in burjuva hukukunu analizinde, şu önemli tespit de yer almaktadır:

..Yasa toplumsal olmalıdır; böylece tekil bireylerin üstünde yer alır. Öte yandan da meta sahibi, mal sahipleri arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralın, her meta sahibinin ruhunda içsel bir yasaya dönüşmesi gerekecek biçimde, doğası gereği özgürlük taşıyıcısıdır.” (16)

Burjuva hukukundaki bu “içselleşme” unsurunu, ilerde sosyalizmde hukuku ele alırken son derece önemli olacağı için not edelim ve geçelim.

                                                                          (Yevgeni Paşukanis)

PAÇUKANİS’E GÖRE SOSYALİST TOPLUMDA HUKUK:

SOL” İLLÜZYONLAR

NEP döneminde (1924’te) yazılan kitapta Paşukanis, mevcut durumda ve sosyalizm kurulduktan sonraki hukuksal ilişkileri şöyle tanımlamaktadır:

Sovyet devletine ait işletmeler, gerçekte ortak bir görev yerine getirirler; fakat çalışmalarında Pazar kurallarına bağlı kalmak zorunda olduklarından (NEP dönemindeyiz – SD) , her birinin kendine özgü çıkarı vardır. Satıcı ve alıcı olarak birbirlerinin karşısında yer alırlar, riske girerek ve zarara göre hareket ederler ve bunu sonucunda da zorunlu olarak karşılıklı hukuksal ilişkide bulunurlar. Planlanmış ekonominin nihai zaferi, bunların karşılıklı ilişkilerini salt teknik rasyonel bir ilişkiye dönüştürecek ve böylelikle “tüzel kişiliklerini” öldürecektir” (17)

Başka bir deyişle, planlı ekonomide karşıtlık kalkacağı için hukuk da ortadan kalkacak, ilişkiler salt teknik rasyonel ilişkiye dönüşecektir. Bu öngörünün gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yoktur.

En mükemmel planlı ekonomide ve en katılımcı-demokratik sosyalist toplumda dahi, sömürüden kaynaklanan uzlaşmaz sınıf çatışmaları olmayacak; ancak farklılıklar ve bundan kaynaklanan ihtilaflar mutlaka olacaktır. Sosyalist toplumun hiçbir iç ihtilafı ve çelişkisi olmayan “monoblok” bir kütle olacağı öngörüsü, Kemalizmin “imtiyazsız sınıfsız, kaynaşmış kitle” öngörüsü kadar anlamsız ve saçmadır. Teorik-politik yaklaşımlarına yönelik eleştiriler ne olursa olsun, Mao’nun yıllar sonra yapacağı “halk içi uzlaşabilir çelişkiler” tanımı, Paşukanis’in ütopik öngörülerinden çok daha gerçekçi ve anlamlıdır. İş bölümü varlığını sürdürdükçe bundan kaynaklanan farklı kavrayışlar, farklı beklentiler ve öncelikler, plan yapılırken oluşan toplumsal pastanın dağıtımında önceliklerin saptanması konusunda ihtilaflar, sanayi işçilerinin, tarım emekçilerinin, sosyalist entellijansia’nın bu önceliklere ilişkin uzlaşmaz değil, ama farklı beklenti ve yaklaşımları her zaman olacaktır. Daha da önemlisi, toplumda izlenecek siyasi rota konusunda da ihtilaflar olabilir ve olacaktır. Özellikle bu tür ihtilafların, bir hukuksuzluk ortamında (örneğin 1937-39 Tasfiye Hareketlerinde) ne denli akıl almaz derecede kanlı boyutlara varacağını ve yarattığı rüzgarda Paşukanis’i de silip süpüreceğini hatırlamak gerekir. Farklı beklenti ve iddialar, tek tek kişileri değil, birer toplumsal kesimi kapsadığı ölçüde, bunların çözümünün “basit teknik ve rasyonel” bir süreç olmasını ummak kör bir iyimserliktir. Bu farklılık ve ihtilafların çözümü için, toplumdaki tüm insani ilişkileri kapsayan ve toplum tarafından benimsenmiş düzenleyici kurallar olarak hukuka ihtiyaç olacaktır.

Kısaca Paşukanis’in sosyalist toplumda hukuka ilişkin yaklaşımları 3 öneride netleşmektedir:

  1. Hukukun temeli ve var oluş sebebi meta ve mübadeledir.

  2. Sosyalist toplumda meta olmayacaktır.

  3. Dolayısıyla sosyalist toplumda hukuk da olmayacaktır.,

Bu önermelerin üçü de yanlış ve hayalidir. Birincisinin, yani hukukun salt metaya dayandığı iddiasının ne denli dar, indirgemeci ve kaba Marksist olduğuna yukarda değindik.

İkinci iddia, başka bir çarpıklıktır. Sosyalist toplum, “herkese ihtiyacına göre” kuralının henüz hayata geçmediği, hala “herkese emeğine göre” ilkesinin yürürlükte olduğu bir toplumdur. Herkes ürettiği emek kadar mal ve hizmet alabilir. Tümüyle toplumun sübvanse ettiği eğitim ve sağlık gibi hizmetler dışında, her emekçi ürettiği emek kadar emekle üretilmiş mal ve hizmet alabilir. Alım esnasında değeri üretilmesi için gerekli olan emek miktarı ile ölçülen malın ise tek adı vardır: Meta! Sosyalist (sınıfsız komünist değil!) toplumda işçinin kendine aldığı ayakkabı, çocuğuna aldığı elbise, evine aldığı buzdolabı, kendine aldığı bir şişe votka, hepsi birer metadır. Fiyatları devlet tarafından ne denli sübvanse edilirse edilsin, toplam ekonomik bilançoda bunların değeri, içlerindeki emek miktarı tarafından belirlenmektedir. Sosyalist toplumda temel ayırt edici fark, işgücünün bir meta olmaktan çıkmasıdır: İşçinin ücretini “yaşaması ve fabrikada işini yapabilmesi için gerekli asgari para miktarı” değil, ürettiği emeğin miktarı belirler. Ürettiği emeğin karşılığını alır; ürettiği değerden toplum adına kesilen miktar ise altyapı, eğitim, sağlık gibi kalemlerle gene kendisine geri döner. Paranın ortadan kalkıp herkesin ihtiyacı kadarını alıp tükettiği aşamaya kadar, tüketim mallarına ancak kendi emeğini mal ve hizmetle değiş tokuş ederek, yani mübadele yoluyla sahip olan işçi (Paşukanis’in ilk tespitlerine de uygun biçimde), otomatikman bir tüketici olarak hukuksal bir özne olmaktadır. Satın aldığı malın kalitesizliği, bozukluğu ya da zarar verir olması durumunda üretici merciyi şikâyet etme, zararını tazmin ettirme ve bu merciye yaptırım uygulatma hakkı tanımlı olmalıdır. Bu basit ihtilafı dahi “teknik-rasyonel” ve ihmal edilebilir görmenin bedeli pratikte çok ağır olmuştur. Bu soruna ilişkin hiçbir tanımlı (ve pratikte etkin) idari-hukuksal mekanizmanın olmadığı SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde milyonlarca emekçi, kalitesi gitgide düşen bozuk mallarını kabullenmek zorunda kalmış, bu durum bir yandan onları düzenden soğuturken, öte yandan da karaborsa ve yeraltı ekonomisi gibi sosyalizm –dışı yapıların güçlenmesine yol açmıştır. Sonuçta meta sosyalizmde vardır; hukuk da (hem bu sebeple, hem de genel ihtilafları sağlıklı biçimde çözebilmek için) sosyalizmde gerekli ve zorunludur.

KÖRLÜK, OPORTÜNİZM VE PAŞUKANİS’İN HAZİN SONU

Paşukanis, etkilendiği (ve belki de ilişkide olduğu) “sol” ekibin (Troçki ve Zinovyev’in başını çektiği) yaklaşımlarının ışığında, “devletin sönümlenmesi ve hukukun ortadan kalkması” konusunda hayali beklentilere girmiş, somut olayları yorumlarken sahip olduğu bu hayali beklentiler onu akıl almaz derecede absürt noktalara sürüklemiştir.

Paşukanis’in “hukuk sönümlenecek ve giderek gereksiz hale gelecek” beklentisini temel alan yaklaşımları, gözde olduğu NEP döneminde bir geçerlilik kazandı. Özellikle 1929’da kulakların topluma ve ekonomiye zarar veren direnişi karşısında Stalin’in giriştiği kollektifleştirme sürecinde baş tacı edildi. Stalin’in topluma (özellikle de şehirlere, işçi sınıfına ve gelişen entelijansiaya zarar veren, onları açlığa mahkûm eden) kulak direnişini kırma ve buradan hareketle tarımı kollektifleştirme ve sanayileşme kararı doğru ve haklıdır. Ancak bu süreç devrimden 12 sene sonra, kuralların ve kurumların oturmaya başladığı bir dönemdir. Bir sürecin içeriği kadar biçimi de önemlidir ve özünde sonuna kadar haklı olan bu eylem, biçim olarak iç savaş metotlarıyla sürdürülmüştür. Tahılları saklayan, yollanan Sovyet görevlilerini öldüren, Sovyet rejimine sadık unsurlara karşı suikastlar düzenleyen bu unsurların tasfiyesi, pek ala mevcut Sovyet kanunları ve hukuksal kurumlarıyla gerçekleştirilebilirdi. Ancak bu süreçte:

..Kulaklara ve burjuva diye nitelenen unsurlara karşı yürütülen mücadelede hukuksal kurumların büyük ölçüde devre dışı kalması, hukukta Paşukanis’in sönümlenme kuramı ile meşrulaştırılıyordu…(18) …. Kulaklara yönelik tasfiye hareketinde idarenin hukuka bağlılığı ortadan kaldırıldı. Uygulamalara yargısal kılıflar bulundu. Terör yasallaştırıldı ve ceza hukuku siyasallaştırıldı. “Hukuk Cephesinde Durum” yazısıyla Paşukanis, olanları “hukukun sönümlenmesi ve komünizm yolunda bir uğrak” olarak değerlendiriyor ve devrimci yasallık %99 siyasal bir sorun olduğu için Sovyet yasalarının olabildiğince esnek olması gerektiğini savunuyordu…..58.madde (karşı devrimci etkinliklerle ilgili yasa- SD) kapsamındaki etkinlikleri izleyen İç İşleri Bakanlığı (NKVD) içinde yargılama yapan özel heyetler oluşturulması, bunların yetkilerinin 1930’ların başında 25 yıllık cezalara kadar genişletilmesi … Paşukanis ve ekolünden eleştiri almıyordu. (19)

Kulaklara karşı girişilen saldırının siyasi olarak haklı olduğuna değinmiştik. Ve gene dediğimiz gibi, mevcut Sovyet kanunları bu saldırıda devletin etkin darbeler vurması ve bu gerici direnişi kırması için gerekli araçları sunmaktaydı. Buna rağmen tanımlı hukuk mekanizmalarını devreden çıkararak “olağanüstü önlemler” adına İç İşleri Bakanlığı’nın “özel mahkemeleri” ile hem yargı hem de infaz yapılmanın önünün açılmasını “o günkü koşullar” ile açıklamak isteyenler olabilir; ve bizim bugün “o günkü koşullar”ı bilmediğimiz, yaşamadığımız için bu tartışmada söylenecek fazla şeyimiz olmayabilir. Ancak pratik olarak ne denli haklı gözükürse gözüksün, sonuçta bu siyaseten ileri, ama hukuken ve ideolojik olarak geri bir adımdı, ve telafi edilmesinin zorunluluğu ortaya konmalıydı. Körlük de tam burada başlamaktadır: Paşukanis gibi bir hukukçunun, hukukun devre dışı bırakılmasını, yani hukukun neredeyse “ölümünü”, hukukun “sönümlenmesi” diye yorumlaması ve haklı göstermesi tamı tamına körlük, körlükten de öte dogmatik bir aptallıktır. Etkilendiği “sol” siyasetin devletin ve hukukun hızla sönümlenmesi dogmasına olan takıntılı bağlılığı, Paşukanis’in, sosyalizm için oldukça zararlı olabilecek bir gelişmeyi alkışlamasına yol açmış, çok değil 10 sene sonra bizzat kendi ensesine inecek olan bıçağı bir anlamda kendi elleriyle bilemiştir.

Ancak bu konuda Paşukanis ne yazık ki tek örnek değildir. 1937’deki trajik gelişmelere giden süreçte, iktidarda olan her ekip hiçbir kuralla kendini sınırlamadan “proleter kararlılık” ve devrimci diktatörlük” (halbuki Roma’dan beri diktatörlüğün de tanım itibariyle bir hukuku vardır) adına farklı görüşlere hayat hakkı tanımamış, “azınlık görüşünün haklarına saygı gösterme” konusunda hiçbir hassasiyet göstermemiş, ancak kendisi azınlığa düşünce “demokrasi” ve “savunma hakkı” konusunda (elbette beyhude yere) feryat etmiştir. Siyasi çatışma sürecinden, rakiplerinin hepsinden siyasi olarak daha doğru çözümler savunan ve pratikteki başarısıyla haklı olan Stalin’in galip çıkması sonucunda, oluşan tüm mağduriyetlerin faturasının Stalin‘e kesilmesi hem haksızlıktır, hem de ikiyüzlülüktür. Bugün “işçi demokrasisi”ni ağzından düşürmeyen Troçkistlere, bizzat Troçki’nin 1919’da fabrikalardaki işçi denetimini yukardan feshetmesini, sendikaların askeri yöntemle yönetilmesini önermesini, çok da haksız olmayan gerekçelerle isyan eden Kronstadt’lı denizcilerin isyanını bastırırken “kurşunlarınızı sakınmayın” diye emir vermesini, ya da Buharin’in baştayken sol muhalefete nasıl partide hayat hakkı tanımadığını ( Stalin “Sevgili Buharçik onları parçalıyor” demişti) hatırlatmak gerekir. Bizzat Paşukanis’in kendisinin de despotik bir karakter olduğu, hukuk camiası içinde farklı görüşlere sahip olan muarızlarını (örneğin hukukçu E.A.Korovin’i) sindirmek için siyasal ithamlar yaptığı (“siyasal sapma” suçlaması) bilinmektedir (20). İktidara geçen her ekip, kuralsızlığı “kararlılık” sayan bu siyasi kültürü beslemiş, başka bir deyimle bu “bıçağı” birlikte bilemiş, sonunda bu bıçak 1937’de kontrolden çıkıp kendini tutan elleri de fark gözetmeksizin keserek kollektif bir facianın, bir cinnetin aktörü haline gelmiştir. Tüm siyasi ekiplerin bu sürece katkısı göz önüne alındığında söylenecek tek şey, bugün ülkemizde de yaygın olan bir deyimdir: “HEPİNİZ ORADAYDINIZ!”. Paşukanis’in yukardaki tavrı da bu tespitimizin en somut örneğidir.

1934’de birinci Beş Yıllık Plan’ın tamamlanması ve kollektivizasyonun başarıyla gerçekleştirilmesi sonucunda SSCB’de sosyalizmin zaferi ilan edilmiş, Stalin ülkede yasaların ve yasallığın güçlendirilmesi konusunda bir vurgu yaparak bir anayasa hazırlanması sürecini başlatmıştır. Bu gelişme, “sosyalizmde hukukun olmayacağını” savunan Paşukanis’in görüşleriyle yüzde yüz çelişmektedir. Bu süreçte Paşukanis önce bir “özeleştiri” yaparak kitabındaki “sosyalizmde hukuk olmaz” tezinin yanlış olduğunu söylemiş, sonra da 1936 Anayasasının hazırlık ekibinde görev almıştır. Yaygın soğuk savaş söylemleriyle ele alındığında, bu gelişme “masum bir akademisyenin devlet tarafından (despot bir iktidar olan Sovyet yönetimi ve “baş şeytan” Stalin) tarafından cebren görüşlerinden vazgeçmeye zorlanması”dır. Bu tür klişelere karnı tok olan her sosyalist için ise bu tavır açıkça Paşukanis’in oportünizmidir. Paşukanis, sırf Sovyet hukuk camiasındaki yerini ve konumunu korumak için samimiyetsiz, teorik temelleri olmayan birkaç sözde “özeleştiri” yaparak kariyerini muhafaza etmiştir. Nitekim hukukçu akademisyen Head, Paçukanis’in siyasal ve teorik kabullerini, ülkede mevcut siyasi ortamdaki değişimlere sürekli uyumlu tutmaya özen gösterdiğini belirtmektedir.

Bu gelişmeden 1 yıl sonra, Ocak 1937’de Paşukanis, İç İşleri Bakanlığı (NKVD) tarafından “troçkist-buharinist hain ve yıkıcı” olarak yargılanmadan idam edilmiştir. Yargılanmış olduğuna dair hiçbir veri açığa çıkmadığı gibi, ölüm tarihi ve biçimi konusunda da bilgi bulunmamaktadır. Onun bir zamanlar bizzat “hukukun sönümlenmesi ve komünizm yolunda bir uğrak” diye selamladığı İç İşleri Bakanlığının (NKVD) hem yargı, hem de infaz yetkisine sahip organları tarafından, (muhtemelen bir köşede, standart Sovyet infaz stili olan ensesine kurşun sıkılma suretiyle) idam edilmiştir! Batılı bir hukukçu olan Pound “Kitabında öngördüğü gibi idari-teknik kurallar yerine gerçek bir hukuk olsaydı, Paşukanis hayatını değil sadece işini kaybetmekle sıyrılabilirdi” diye ince ince alay etmektedir ve haklıdır. Öte yandan Marksist hukukçu John Hazard, Paşukanis’in hukuk tezleri dışında gerçekten yönetime karşı yıkıcı bir faaliyet içinde olup olmadığı sorusunu yeniden sormakta, onunla birlikte 1937’de görüşleri mahkûm edilen birçok hukukçunun kısa bir süre sonra görevlerine geri dönmelerine karşın Paşukanis’in sorgusuz sualsiz infaz edilmesinin “farklı bir durum” olduğuna işaret etmektedir.

Görüşleri ne denli yanlış olursa olsun, hatta komploya karışmış dahi olsa Paşukanis’in bu şekilde yargısız infazının kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur. Nitekim 1957 yılında Kruşçev döneminde itibarı (ölümü hak etmediği için) iade edilmiş, ancak Sovyet hukuk ve düşünce dünyasında görüşlerine “itibar” edilmemiştir. Bugün de onu bir “evliya” mertebesinde algılamaya çalışan “sol” çevrelerin görüşlerinin aksine, burjuva hukukuna ilişkin yaptığı doğru ve yararlı tespitler dışında, sosyalizmin hukuku konusunda “itibar” edilecek herhangi bir görüşü yoktur.

Önümüzdeki bölüm: Çağdaş Marksist Yaklaşımlar ve Sonuç

KAYNAKÇA:

  1. Devlet ve Hukuk: Karl Marx-Friedrich Engels” Derleyen: Rona Serozan, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.70

  1. A.G.E. s.17

  1. A.G.E. s.95

  1. A.G.E. s.141

  1. A.G.E. s.18

  1. A.G.E. s.180

  1. Marksizm ve Hukuk: Diyalektik Hukuk Bilimi”, Onur Karahanoğulları, Yordam Kitap, 2017, s.311

  1. Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm”, Evgeny B.Paşukanis, Birikim Yayınları,2002, s.65

  1. A.G.E. s.113

  1. A.G.E. s.122

  1. A.G.E. s.80

  1. A.G.E. s.177

  1. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, F.Engels, Sol Yayınları, 1976, s.217

  1. Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm”, Evgeny B.Paşukanis, Birikim Yayınları,2002, s.142

  1. A.G.E. s.151

  1. A.G.E. s.160

  1. A.G.E. s.136

  1. Marksizm ve Hukuk: Diyalektik Hukuk Bilimi”, Onur Karahanoğulları, Yordam Kitap, 2017, s.182

  1. A.G.E. s.182-183

  1. A.G.E. s.185

 783 total views,  5 views today

Diğer Yazılar

Aşılamadaki sorun: Halk mı mesafeli, iktidar mı yeterince gayretli değil?

Mustafa Durmuş 30 Temmuz 2021 Sağlık Bakanı Koca’nın Çarşamba günü yaptığı açıklamalara göre; Covid-19 vaka …

1 yorum

  1. Ortada seçecek birileri kalmayınca maalesef Vişinski adlı menşeviğin mahkemelerinde bütün devrimci marksistler infaz edilmiştir. Seçim yapmanın bir manası da kalmıyor. Stalin’in anlayamadığı şey buydu. Benzer bir “temizlik” 2.emperyalist paylaşım savaşından sonra da yaşanmış, büyük bir moral kazanan kadroların şiddet yoluyla tasfiyesi, ister istemez Stalin’in 2. Dünya savaşı devam ederken emperyalistlere verdiği sözün bir karşılığı mıydı sorusunu sorduruyor. Bu tasfiyecilik ve şiddet hukuku görünür ve inanılır bir şey olmaktan çıkarır ve Sovyet Devrimi’nin zaten iddiasını bütünüyle yitirdiği, kominternin komünforma dönüştüğü bir süreci tamamlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir