20.YÜZYIL SOSYALİST İKTİDAR YAPILANMALARININ ELEŞTİREL ANALİZİ

Sinan Dervişoğlu

İKİNCİ BÖLÜM:

KİTLE ÖRGÜTLERİ, PARTİLİLİK, YENİ İNSAN

KİTLE ÖRGÜTLERİ:

İLETİŞİM KAYIŞI MI?

SOSYALİZMİN SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ Mİ?

Beşinci önerme:

Toplumdaki kitle örgütleri, yani sendikalar, meslek kuruluşları, gençlik ve kadın örgütleri ..vs Parti’nin iletişim kayışlarıdır. Bunlar partinin ürettiği politikaları güçlü bir biçimde kitlelere iletmenin en etkin araçlarıdır.

Stalin “Leninizmin İlkeleri” adlı temel el kitabında, önce “proletarya diktatörlüğü”nün “parti diktatörlüğü” olmadığını, bu görüşün yanlış olduğunu belirtir ve proletarya diktatörlüğünün “işçi sınıfının tüm örgüt ve kurumlarıyla icra ettiği bir yönetim” olduğunu belirtir. Bu doğru ve önemli tespiti yaptıktan sonra sınıfın diğer örgütleri olan sendikalar, gençlik örgütü..vs gibi kurumların fonksiyonunu ele alırken ise bunları “partinin iletişim kayışları” olarak tanımlar. Bu tanım 1990’a kadar sosyalist iktidar pratiklerinin temel düsturu olmuş, tüm bu kurumlar Parti’nin toplum için belirlediği hedefler doğrultusunda kitleleri mobilize etmenin araçları olarak algılanmış ve çalıştırılmıştır.

Bu yaklaşım yanlıştır, zira özünde es geçilen, gözden kaçan bir teorik hata ve tutarsızlık üzerine inşa edilmiştir. Klasik Hegelci- Marksist literatürdeki “politik toplum – sivil toplum” ayrımı herkesçe bilinmektedir. Politik toplum, toplumun üzerinde örgütlü olan mekanizma, yani devlettir. Sivil toplum ise bunun dışında yer alan ve üretimi yürüten “vatandaşlar” topluluğudur. Bu ayrım, klasik teoriye göre, iktidar emekçiler tarafından ele geçirildiğinde ortadan kalkacak, üretim ve yönetim emekçiler tarafından birlikte yürütülerek toplumun üstünde ayrı bir devlet mekanizmasına gerek kalmayacaktır.

Bu klasik tespit, açıkça görüldüğü gibi, sınıfsız ve devletsiz komünist toplumu tarif etmektedir; bu hedefin devrimden kısa bir süre sonra gerçekleşeceği umulduğu için bu ilişkinin devrimden sonra alacağı biçim konusunda kafa yorulmamıştır. Ancak bu topluma varana kadar (bunun her koşulda “kısa” bir yol olmadığı bugün iyice aşikâr hale gelmiştir) bir “devlet”e ihtiyaç duyulacağı bellidir ve bu “devletli” dönemde politik toplum-sivil toplum ilişkisinin ne olacağı es geçilmiş, “devlet de sonuçta emekçilerin devleti olduğu” için ortada bir sorun görülmemiştir.

Sosyalist bir iktidar, işçilerin çıkarı için çalışan, işçi kökenli insanlardan oluşan, işçi sınıfını başa koyan bir ideolojiyi rehber edinen bir idari yapı da olsa, sonuçta bir devlettir. Devlet aygıtında çalışanlar da, kökenleri ne olursa olsun, artık üretim faaliyetinin dışına çıkmış tam zamanlı profesyonel görevliler, yani devlet memurlarıdır; ve kendilerine “toplum adına” verilmiş bir yetkiyi, bu yetkiye sahip olmayanlara yönelik olarak kullanmaktadırlar. Bu yetkinin kullanımında oluşacak hatalara, çarpıklıklara ve yozlaşmalara karşı, onları başa getiren ve üretimde (“sivil toplum”da) yer alan sıradan emekçiyi koruyacak mekanizmaların tarif edilmesi şarttır. Bu mekanizmalar, Marksist klasiklerde bahsedilen (ama ne yazık ki pratikte pek etkin kullanılamamış) “geri çağırma yetkisi”nin yanı sıra, bu hatalara karşı sınıfın tepkisini dile getirecek örgütlülüklerdir. Bunlar da kitle örgütleridir ve sosyalizm koşullarında da temel misyonları “yetkisiz” (sivil) emekçileri, “yetkili” devlet mekanizmaları karşısında korumaktır. “İşçiyi işçi devletine karşı korumanın anlamı ne?” sorusunun kendisi anlamsızdır; zira “işçi devleti”nde bizzat işçi kökenli yöneticiler tarafından yapılmış olan yolsuzlukların, haksızlıkların, rüşvetin ve hırsızlıkların örneklerini geçmiş yazılarımızda yeterince vermiş durumdayız.

Önce sosyalizmde sendikaların işlevinin tarihsel gelişimin izlemeye çalışalım. 1920’lerin NEP koşullarında, bir tür “pazar ekonomisi” ortamında sendikalar işçilerin yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirme konusunda önemli bir işleve sahiplerdi ve sendikal aygıtın başındaki Tomski (Buharinci sağ muhalefetin önemli figürlerinden) ülkede etkin bir konumdaydı. Ancak 1929’da planlı ekonomiye geçilmesiyle birlikte, “işçilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi” bir “pazarlık” konusu olmaktan çıkıp (tanım itibariyle) merkezi ekonomik planın parçası ve matematiksel çıktısı haline geldiğinde, sendikalar politik güçlerini yitirdiler (sağ muhalefetin planlı ekonomiye karşı çıkma nedenlerinden biri de ellerindeki bu mevzilerin yitirilmesiydi). Bu andan itibaren, belki de 60’lara kadar sendikaların işlevi eksen değiştirdi ve “üretim hedefleri için işçi sınıfının mobilizasyonu” onların varlık nedeni haline geldi. Milyonlarca işçinin ülkeyi modern bir sanayi ülkesi haline getirmek için omuz omuza harcadıkları çaba ve bu çabanın örgütlenmesi, her açıdan heyecan verici ve saygı duyulması gerek bir olgudur; ancak bir sendikanın bunu kendine temel görev haline getirmesi, onun tanımlı görevinde bir eksen kayması yaratmıştır. Fabrikalarda iş disiplinin uygulanması, iş kalitesinin takip edilmesi, üretim normlarının zorlanması ve empoze edilmesi gibi konular sendikaların ana fonksiyonları olunca sendikalar fiilen devletin işçi sınıfı içindeki “enstrümanı” haline gelmiştir. Yapılan iş (ülkenin modernizasyonu) sonuç olarak işçi sınıfının ve sosyalizmin yararınadır; ancak devlet aygıtının eli-kolu haline gelmiş bir sendikanın ilerde (ihtiyaç olduğunda) bu devlet aygıtına karşı emekçileri koruma refleksi göstermesi imkânsızlaşmıştır. Sanayileşmenin tamamlandığı ve savaşın yıkımının giderildiği 50’li ve 60’lı yıllarda sendikalar işçi sınıfının yaşam koşullarının iyileştirilmesi için ciddi başarılar sağlamış (eski aristokrat köşkleri dahil, emekçiler için binlerce tatil mekanının kurulması gibi); ancak devlet aygıtına olan organik bağımlılık aynen sürmeye devam etmiştir.

   (Petrol işçilerini üretimi arttırmaya çağıran afiş)

“Partinin iletişim kayışı” yani pasif araçları olarak algılanan ve işletilen sendikalar ve kitle örgütleri, 1960’lardan sonra gerek SSCB’de, gerekse Halk Demokrasilerinde ayyuka çıkan çarpıklıklar, yani yolsuzluk, rüşvet, hantallık, keyfilik karşısında hiçbir anlamlı tepki örgütleyememiş, bu yüzden de giderek tabanlarını temsil etme yeteneğini ve gücünü yitirmeye başlamıştır. Bir süre sonra “resmi sendikalar” olarak algılanan bu örgütlerin dışında doğal olarak yeni insiyatifler gelişmiş, örneğin Polonya’da ortaya çıkan Dayanışma hareketi bu resmi sendikaları sollayarak büyük (ve ne yazık ki sosyalist kazanımlar açısından riskli ve manipülasyona açık) bir örgüt olarak ülkede etkin bir güç haline

gelmiştir. Bu sendikal hareketin kurucusu ve lideri Walesa, kendi fabrika deneyinden şunları aktarmaktadır:

..(1970’lerde) bizim bulunduğumuz yerde, tabanda, hiçbir konuyu çözümleme olanağı yoktu. ”yukarıda” ise çevrilen dolaplar hep aynıydı. Sendika o günkü anlayış içinde Parti’nin aktarma organından, Parti’nin büyük çoğunluğu Parti üyesi olmayan işçilere direktiflerinin varmasını sağlayan en kısa yoldan başka bir şey değildi. Sendikanın rolü, sadece milyonlarca kişiden oluşan emekçi ordusunu daima daha çok çalışmaya yöneltmekti. Çalışmak, susmak ve gerektiğinde olumlu oy kullanmak. Sendikaların uzmanlığı yıllardır bu alanlara yöneltilmişti.”

Walesa, burada eski bir komünist işçi önderi olan (ve saygı duyduğu) Edward Ochab’ın kariyer çizgisini aktarır: Savaş öncesi kapitalist rejimde defalarca hapis yatmış devrimci bir işçi lideri, devrimden sonra Parti bölge sekreteri, Sendikalar Konseyi Başkanı, sonra Savunma Bakanı ve general, en sonunda Parti birinci sekreteri ve Devlet Başkanı. Sonra şu yorumu yapar:

Böylece sendika, emek dünyasının kamu işlerine herhangi bir etkisini önlemeyi sağlayan bir araç konumuna gelmiş oluyordu. Hem de bir proletarya diktatörlüğü ülkesinde! Bu çifte işlevle, başlıca toplumsal hak iddiası; yani sendikaların ülkenin yaşamına katılma konusu çözüme kavuşturulmuş oluyor ve Sendikalar Merkez Konseyi CRZZ’nin yöneticisi Parti yüksek kademelerinde yönetici oluyor, ama o yerde bizi temsil etmiyordu(1)

Walesa’nın tarihteki yeri, Katolik kilisesi ile olan bağı, ABD ve Avrupa emperyalizmiyle işbirliği ve sosyalizmin yıkılmasında oynadığı meşum role olan tepki ve nefretimiz ne olursa olsun, yukarıdaki tespitler, sosyalist bir ülkede bir fabrika işçisinin basit ve kendiliğinden oluşan gözlem ve görüşleri olarak okunmalıdır; zira bu tespitler, bizim de yukarıda değindiğimiz teorik ve tarihsel çerçeve ile de birebir uyum içindedir. Bu çerçevede, Dayanışma’nın ilk ortaya çıkıp geliştiği 1981 başlarında, iktidardaki KP’nin (Polonya Birleşik İşçi Partisi – PBİP) tabandaki üyelerinin üçte birinin, yaklaşık 1 milyon üyenin partiden istifa edip Dayanışma’ya katıldığını hatırlatalım.

Üretimin devlet eliyle yönetildiği sosyalist bir modelde devletten bağımsız sendikalar bir zorunluktur. Sendikaların gereksiz olacağı tek model, fabrikada üretimin bizzat tabandan ve işçiler eliyle örgütleneceği, ve (bir kollektif kapitalizm haline gelen Yugoslav “autogestion” modelinden farklı olarak) ülke çapında benzer fabrika kolektifleriyle yatay olarak bütünleşip Plan’ın oluşturulacağı bir modeldir. Böyle bir model şimdiye kadar kurulmamış olmakla birlikte Avrupa’da neoliberal saldırı sonrasında kimi ülkelerde (ve Türkiye’de de 1 adet) “bizzat işçiler tarafından yönetilen fabrikalar” olgusu bu açıdan üzerinde durulması gereken bir alternatiftir.

Ancak böyle “ideal” bir durumda dahi, tüm sosyalist toplum yurttaşları, işçiler, mühendisler, doktorlar, gençler, kadınlar ..vs kendilerini organize bir iktidar karşısında koruyacak örgütlenmelere sahip olmalıdır ve bunların yönetiminde komünistler dahi olsa, partinin pasif “iletişim kayışları” olarak artık görülmemelidir. Bunu sağlamanın yolu ise partiyi devletten bağımsız hale getirmek, siyasetin merkezine emekçi konseylerini yerleştirmek ve ülkede çok sesli bir siyasi hayatı garanti etmektir.

        

KAPİTALİST TOPLUMDA PARTİ,

SOSYALİST TOPLUMDA PARTİ:

İKİ AYRI DÜNYA

Altıncı önerme:

Komünist Partisi, devlet organlarının sosyalist bir çizgide kalmasını garanti eder. Bu doğrultuda:

    1. Devlet organları içinde kendi üyelerinden oluşan Birincil Parti Örgütleri ile bu organlara yön verir.

    2. Özellikle üst düzeyde de hükümet, ordu, ve emniyet temsilcilerini direkt kendi yönetim organlarında bir araya getirerek devlete sosyalist bir çizgiyi egemen kılar.

Burada yozlaşmanın kalbine, Partinin devletle organik bütünleşmesi olgusuna geliyoruz. Önceki yazımızda Partinin kitlelerin ideolojik eğitimi, teoriyi geliştirme, tabandaki emekçilerin siyasi insiyatifini güçlendirme gibi görevleri (gündeme geldiği zaman da) sürekli nasıl geri çevirdiğine ve sürekli olarak devlet ve hükümet organlarını “arka planda yönetme” refleksine saplandığına değinmiştik. Esas olarak 1929-34 sanayileşme hamlesinden sonra, her türlü idari fonksiyonu icra etmeye muktedir ve ehil milyonlarca kadro, yani yeni bir Sovyet entellijantsiası yetiştikten sonra, onların ortaya çıkmasını sağlamış olan Parti, gücünü onlara kaptırmak istememiştir. Bu bir anlamda kendi yetiştirdiği ve artık kendi işlerini yapabilecek seviyeye gelmiş bir öğrenci üzerinde hala yetkisini sürdürmek isteyen bir öğretmenin otorite saplantısına benzemektedir. Ancak (kitleler içindeki örgütlü gücü ne olursa olsun) ana gövdesiyle devletin içinde mevzilenme, Parti için saptırıcı, deforme edici bir unsur olmuştur.

Bu mevzilenmenin biçimleri nelerdir? Yerel planda Parti organları ile meclis (Sovyet) yapıları bir iç içelik sergilemiş, Sovyet’in başkanı Parti bölge komitesi üyesi olması, Sovyet’te yer alan Parti temsilcilerinin parti tarafından yönlendirilmesi gibi mekanizmalarla tüm sosyalist dünyada mahalli seviyedeki Parti komiteleri, orada devletin en güçlü temsilcisi, güç ve iktidarın gerçek odağı haline gelmiştir.

Üst kademelere çıktıkça bu iç içelik başka formlarla çeşitlenmektedir. Özellikle ordu, polis, istihbarat, bakanlıklar gibi kurumların temsilcileri de partinin bölgesel (ya da merkezi) komitelerine girmekte, parti çizgisinin bu kurumlara hâkimiyeti bu mekanizma ile sağlanmaktadır. En üst seviyede ise, MK Politbüro’sunda genellikle (genel sekreterin yanı sıra) Başbakan, Devlet Başkanı, istihbarat başkanı, orduyu yönlendiren Savunma Bakanı ..vs gibi “askeri ve mülki erkân” hemen hemen tüm eski sosyalist ülke Politbüro’larının değişmez üyeleri haline gelmiştir. En etkili organ olan Politbüro’nun içerik itibariyle bizdeki Milli Güvenlik Kurulu’na benzediğine (her ne kadar sevimsiz bir benzetme de olsa) daha önce değinmiştik. Aynı şekilde Stalin’in 1950 sonrası dönemde Partinin yapısını değiştirerek devletten ayırmak istediğini, Parti komitelerinde hükümet görevlilerinin yer almasının sınırlanması ve bu komitelerin sadece “etkili siyasi önderlerden” oluşmasının sağlanmasını hedefleyen bir reform planından bahsetmiş, bu planın Stalin’in ölümü dolayısıyla akamete uğradığını söylemiştik.

Partinin devlet organı haline gelmesinin yarattığı sorunlar nelerdir? Burada önce değerli bir Marksist teorisyenin, Louis Althusser’in bir görüşünü anmamız gerekiyor. SSCB’nin yıkılışından sonra toparladığı, ve Politzer’in o ölümsüz “Felsefenin Başlangıç İlkeleri”ne benzer şekilde “Marksist felsefenin çağdaş gelişmeler ışığında bir el kitabı” olarak tasarladığı “Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş” adlı eserinde Althusser şunları söylemektedir:

(bir Komünist Parti) Gerçekten de bütün gücünü proletarya diktatörlüğü hükümetine harcarsa devleti yıkım işine katkı veremeyecektir. Demek ki bir komünist partisi hiçbir şekilde bir “hükümet partisi” olarak hareket edemez; zira “hükümet partisi” olmak “devlet partisi olmak demektir; ki bu da ya (seçimle gelindiğinde – SD) burjuva devletine hizmet etmek, ya da yıkılmasına katkıda bulunmakla görevli olduğu proletarya diktatörlüğü devletinin ömrünü uzatmaya katkıda bulunmak anlamına gelir (2)

Bu yaklaşımı açalım:

  • Öncelikle, merkezi karar alma organları devletin içine gömülmüş bir Partinin, bir “Devlet Partisi”nin, komünizmin tarihsel hedefi olan devleti eritme ve ortadan kaldırmayı başarabileceğini düşünmek hayaldir. Kapitalist bir toplumda gücünü sadece kitlelerden alan bir KP’nin aksine, sosyalist toplumda KP’nin gücü hem kitlelere, hem de devlet gücüne dayanmaktadır. Hata yapıldığında kitlelerle bağlar giderek zayıflamakta, Parti tümüyle devlet gücüne bağımlı hale gelmekte, gücünün ana kaynağı devlet olmaktadır. Böyle bir Partinin egemenliğini sürdürebilmek için devlet aygıtına sığınmaktan başka şansı yoktur. SSCB’de devrimden 70 yıl, Halk Demokrasilerinde devrimden 45 yıl sonra devlet gücünün (erimek bir yana) tüm haşmetiyle sürmesi bu açıdan bir tesadüf değildir ve bu durumu salt “emperyalizme karşı tedbir” ile izah etmek açıkça saflıktır.

  • Bir komünisti Parti’ye bağlayan olgu “lien de volonté”, yani “irade bağı”dır. Bu, hiçbir maddi çıkar gözetilmeden, hiçbir avantaj beklentisi olmadan bireyin kendi iradesiyle yaptığı bir tercihtir. Devletle bütünleşmiş bir partide ise durum bu değildir. Her şeyin devlete ait olduğu, dolayısıyla birey olarak yükselmek ve toplumda değer kazanmanın tek kanalının devlet olduğu bir ortamda, Parti üyeliği devlette yükselmenin (yani HER TÜRLÜ yükselmenin) zorunlu ön koşulu haline gelir. Bu sebeple yapılmış bir tercihin komünist inançla bir ilgisi olmadığı gibi, bu tarzda tercihlere açık bir parti de kapısını devasa bir yozlaşma rüzgârına, bir “mikrop bombardımanına” açmış demektir. Partililiğin bir “kariyer yolu”, bir “ikbal kapısı” haline gelmesi komünist değerlerin ölümüdür. Böyle bir durumda, Komünist Parti’ye ait (ve hepimizin saygıyla bağlı olduğu) değerler ve formlar, bambaşka bir içerik kazanarak tam anlamıyla kendi zıtlarına dönüşmektedir. Örnek verelim:

PARTİ DEĞERLERİ

KAPİTALİST TOPLUMDA PARTİ ÜYESİ

SOSYALİST TOPLUMDA PARTİYE KARİYER İÇİN GİREN ÜYE

Merkeziyetçilik ve disiplin

Düzeni yıkmak için gerekli hareket ve eylem bütünlüğünü sağlamak üzere bilinçli biçimde kabul edilen prensip

Pozisyonun korumak için üst kademelere maksimum uyum gösterme, otoriteye tapma, kulluk mantığı

Profesyonel devrimcilik

Düzenle tüm bağları kopararak hayatını devrime adama, devrimci siyaset için belirsizliği ve açlığı göze alma

Üretimden koparak tam

zamanlı bir yönetici haline gelme, bürokratlık

Yoldaşlık

Ortak mücadelede baskıyı, acıları

ve umudu birlikte paylaşma

İktidarı, gücü paylaşma ve birbirini kollama, klan ruhu

Öncü kadro olma

Herkesten daha fazla bilinçli olup

öne çıkmanın yarattığı riskleri ve tehlikeleri göğüsleme, toplumun “çilekeş azınlık”ına ait olma

Herkesin giremediği ve tüm gücü elinde tutan bir yapıya ait olma, elitizm, ayrıcalıktan yararlanma

Burada en büyük illüzyon, sol sütunda yer alan Parti değerlerinin ve formlarının

devlet partisi haline gelmiş yapılarda da aynı içerikle sürdüğünü sanmaktır. Etiketler aynıdır; ancak içerik Parti üyelerinin bir kısmı için tümüyle değişmiş, deforme olmuştur.

  • Bir devlet partisi haline gelmenin yarattığı bir diğer deformasyon da kadro seçim kriterleridir. Bir partili için en önemli kriterler komünist değerlere (dürüstlük, açıklık, paylaşma, çalışkanlık, bilime ve sanata verilen değer, okumak ve sosyalist teoride kendini geliştirmek, kollektif çıkarları her şeyin üstüne koymak, çevresine örnek olmak..vs) bağlı olmak, bunları kendi şahsında sürekli kılarak hayatın içinde uygulayabilmektir. Bir devlet kadrosu için durum farklıdır. Tüm devlet organları muhtelif somut işleri icra etmek için kurulu idari-teknik organlardır ve buralara seçilecek kadroda aranan temel özellikler teknik bilgi, yönetme yeteneği, beceriklilik, ve çalışkanlıktır. Her iki seçim kriterleri arasında ortak noktalar bulunsa da, bunlar birbirinden farklıdır ve farklı 2 profile işaret eder. Devletle partinin iç içe geçmesi durumunda, oldukça başarılı bir idari kadro, komünist kriterlere çok bakılmaksızın sırf bu kendi alanındaki başarıları nedeniyle bizzat parti aygıtı içinde yükselebilmektedir. Sonuçta sosyalist ahlakla, komünist düşünce ve inançla ilgisi olmayan (ya da bu konuda son derece zayıf olan) kadrolar Partinin içinde yatay ve dikey olarak yayılmakta, en üst kademelerine kadar yükselebilmektedir. Bu konuda en çarpıcı örnek Beria’dır. Çok zeki, bilgili, becerikli, kendisine verilen tüm görevleri başarıyla yerine getiren (örneğin SSCB’nin nükleer silaha kavuşmasında rolü belirleyici olan) Beria, daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Marksist teoriye dudak büken ve inanmayan bir unsur olarak Bolşevik Parti’nin en üst organına kadar yükselmiş, Stalin’den sonra ülkenin başına geçmesi ancak bir iç komplo ile engellenebilmiştir. Bu örneğin Beria ile sınırlı olmadığı bellidir ve Brejnev döneminin yoz ve rüşvetçi yöneticilerinin ne kadar “komünist” oldukları meydandadır.

Partide oluşan deformasyona böylece değindik. Gelelim devlette oluşan deformasyona:

SSCB GERÇEKTEN “BÜROKRATİK” MİYDİ?

Radikal düşünür Zizek, sık sık yaptığı “sıra dışı” çıkışlardan birinde, “Sovyetler birliğinde devletin asla bürokratik olmadığını” iddia etmişti! Sosyalist ülkeleri kemiren bürokrasiye, ve yapıyı yozlaştıran bürokratlara bu kadar çok değindikten sonra “SSCB’nin bürokratik olmadığını” iddia etmek açıkça mantıksal bir çelişki gibi görünmektedir. Ancak bu tespit doğrudur; “bürokrasi” kavramını doğru tanımlamak kaydıyla.

Fransız yazar Balzac, Kişilerin değil, kuralların egemen olmasını istediğiniz her yerde bürokrasi zorunludur demişti. Bir devlet dairesinde getirdiğimiz belgelerden sadece biri, ya da sadece bir imza eksik olduğu için bizi geri çeviren memurun tavrı, bizde ne kadar nefret uyandırırsa uyandırsın, doğrudur; çünkü o bir kuralı titizlikle uygulamakta, işlemin yapılması için kanunun zorunlu kıldığı ön koşullardan biri oluşmadığı için işlemi geri çevirmektedir. Pozitif tanımıyla bürokrasi budur. Bu bürokraside itici olan unsur hantallık ve zaman kaybıdır; o da günümüzde ileri teknolojilerin uygulanmasıyla pekala hızlandırılabilir ve hızlandırılmaktadır. Ancak kuralların ve onların zorunlu kıldığı onayların takibi doğrudur, zorunludur, ve her çağdaş yönetim mekanizmasının (devlet, şirket, kitle örgütü..) doğru işleyişinin temel unsurudur.

SSCB’de bu tarzda bir bürokrasi olmuş mudur? Cevap “hayır”dır. Sovyet kanunlarının koyduğu kurallar tüm idari mercilerde takip edilmekle beraber, Partinin ve partililerin (öncülük adına) yukarıdan (“emir demiri keser” tarzında) yaptığı müdahaleler, bu kuralları binlerce defa delmiştir. Bir kaos dönemi olan 1937-39 sürecinde binlerce kişinin yargısız infaz edilmesini bir kenara koyarsak, istikrar dönemlerinde de parti adına yapılan müdahaleler, toplumun tanımlı kurallarını devre dışı bırakmış, rüşveti ve yolsuzluğu açıkça tespit edilmiş yöneticiler partinin müdahalesiyle mahkemeden kurtulmuş (bizzat Brejnev’in mahkum olmasını engellediği bakan ve yöneticilere daha önce değinmiştik), sonuçta kanun ve kurallar toplum nezdinde geçerliliğini yitirmiştir. Partinin devlet içinde kendi gücü ve saygınlığını koruma adına yaptığı müdahaleler, tanımlı kuralları devre dışı bırakmış, tüm kuralların herkes için eşitçe ve titizlikle uygulandığı (pozitif anlamda) bürokratik bir işleyiş SSCB’de asla kurulamamıştır. Zizek’in de dediği budur.

Bu yapı içerisinde devlet halka değil Parti’ye hesap vermekte, parti ise (kendi içindeki güç dengeleri dışında) kimseye hesap vermemektedir. Sonuç olarak, partiyle devletin iç içe geçtiği, partinin kendisinin bir devlet cihazı haline geldiği durumlarda parti parti olmaktan, devlet de devlet olmaktan çıkmaktadır. Net olarak görülmesi gereken budur.

KOMÜNİST YENİ İNSAN: EVET!

KOMÜNİST YENİ İNSANI YARATMAK: HAYIR!

Yedinci önerme:

Sınıfsız topluma geçiş için yeni moral değerlerin toplum tarafından benimsenmesi şarttır. Bu açıdan Partinin bir misyonu da (devlet iktidarını da kullanarak) “komünist yeni insan”ı yaratmaktır.

yukarıda birine “evet”, diğerine “hayır” denilen iki önerme arasındaki fark nedir? Fark tek kelimededir: “Yaratmak”. Yaratmak, bir dizayn eylemidir. Yaratılan ister bir sanat eseri, ister bir alet, ister bir bina, elbise..vs olsun süreç aynıdır: Konuya hakim bir tasarımcı, bilinçsiz, pasif, cansız maddeyi kullanarak ona kendince ideal bir şekil verir. Toplumsal alanda ise “yaratma” fiili, sadece dinler tarafından yegâne “Yaradan” olarak görülen tanrıya atfedilir.

“Komünist yeni insanı yaratma” formülü o açıdan temelden çarpıktır; zira hatasız, mükemmel, nihai doğruya erişmiş (açıkçası Tanrısal) bir tasarımcıyı varsayar; o da Parti (pratikte devletle bütünleşmiş Parti)dir. Bir örgütün, hele iktidarda olan ve ondan yararlanan bir örgütün “vatandaşlarını dizayn etme” çalışması her komünistte irkilti yaratması gereken tam anlamıyla bir “ters ütopya”dır. Burada 2 problem vardır:

  • Tasarımcı” yaratma hakkını kendine atfedecek kadar mükemmel midir? Hiçbir KP’nin (iktidarda veya değil) ilelebet “doğru” ve “yanılmaz” olmasının garanti olamayacağına yukarıda yeterince değindik. Bernstein’ın Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin, ya da Pol Pot’un Kızıl Kmer’lerinin kendi “yeni insan”larını yaratmaya kalmaları durumunda neler olacağı tahmin edilebilir (birincisinin “yeni insan”ı hımbıl bir küçük burjuva, ikincisininki ise itaatkâr bir katildir). Bu iki örnek itici olabilir ve “KP’lerin bunlarla ne ilgisi var?” denilebilir. Belirtmek istediğimiz şudur: “Yaratma”ya soyunan her örgüt, ancak kendisi kadar “mükemmel” bir insan tipolojisi yaratabilir. Verdiğimiz bu iki aşırı örneğin dışında kalan iktidardaki KP’ler de, daha önce zikrettiğimiz sayısız hata ile malul iken “yaratan”lığa soyunduklarında, kendileri ne kadar “ideal komünist” ise, ancak o kadar “ideal” insanlar yaratabilir.

  • Şekillenen malzeme hamur, tahta, ya da teneke değil, gerçek, etiyle kanıyla, devraldığı toplumsal ruhla “insan”dır. En mükemmel “torna” ile dahi şekillendirilmeye direnç gösterir. İnsan malzemesini yukarıdan, devlet eliyle şekillendirmeye çalışmanın çarpıklığı da buradadır: Her devlet gibi bizim sosyalist devletimiz de sonuçta bir baskı aygıtıdır, ve bir baskı aygıtı ile şekillenen insan, niyetler ne kadar iyi olursa olsun, geleceğin komünist insanının en önemli özelliğinden, sınırsız bir özgür insiyatiften yoksun oluşacaktır. Bunu ilerde daha somut biçimde açacağız.

Komünist yeni insan”dan ilk bahseden Marx, bunu şöyle tarif etmiştir:

“….komünist toplumda , genel üretim bu toplum tarafından düzenlenmiş olduğu için keyfimin istediğince bir gün şunu, bir gün bunu yapabilmem; sabah avlanıp, öğleden sonra balık tutmam, akşam üzeri hayvan bakımıyla uğraşıp yemekten sonra da eleştirmeye girişmem, ama asla avcı, balıkçı ve eleştirmeci olmaksızın, bunları yapabilmem mümkündür” (3)

Görüldüğü gibi bu yeni komünist insanın oluşması, öncelikle 2 önemli maddi koşula bağlıdır: Maddi bolluk ve boş zaman. Dolayısıyla:

  • 1980’lerde dahi et ve bazı tüketim maddeleri için saatlerce kuyrukta (muhtemelen homurdanarak) bekleyen Sovyet vatandaşından “ideal komünist insan” olmasını beklemek gerçekçi değildir

  • İş saatlerinin 8 saate inmesi uluslararası işçi hareketinin bir başarısıdır. Ancak bugün artık (sosyalist ülkelerde değil, ne yazık ki İsveç ve Finlandiya gibi kapitalist ülkelerde) 7, 6 saatlik işgünlerinden bahsedilmektedir. Dengeli ve bütünsel bir insan profilinin oluşması için bu adımların daha da ileriye götürülmesi gerektiği açıktır.

Bunlar sadece gerekli maddi önkoşullardır; ve bunların sağlanması ile komünist değerler tüm topluma otomatikman egemen olmaz. Dolayısıyla, bu maddi önkoşullar üzerinde toplumun bir ideolojik dönüşümü de şarttır.

İşte bu noktada, yukarıdaki önermenin doğru olan ilk cümlesinde (“Sınıfsız topluma

geçiş için yeni moral değerlerin toplum tarafından benimsenmesi şarttır” cümlesi) dile getirilen ihtiyacın gerçekleşmesinin doğru bir tanımını yapmamız gerekmektedir: Komünizmin toplumdaki ideolojik hegemonyasının tüm fertleri kapsar hale getirilmesi. Hegemonyanın kurulması ve genişlemesi, tanım itibariyle toplumsal bir süreç ve bir mücadeledir. Partinin, yani komünist öznenin görevi bu süreci örgütlemek ve bu mücadelede yer alarak zafere ulaştırmaktır. Komünist yeni insanın oluşumunu (maddi önkoşullarını sağlamak da dahil) bir süreç ve bir mücadele olarak tanımlamak, onu bir örgütün tek yönlü (ve her türlü çarpıklığa açık) yukarıdan bir “yaratma” eylemi olarak tanımlamaktan çok daha sağlıklı ve isabetli bir yaklaşımdır.

SSCB ve Halk Demokrasileri pratiğinde “yeni komünist insanı yaratma” sorunu, esas olarak komünizmi kurmaya yönelik bir idealist kararlılığın yanı sıra, ekonomik ve siyasal alandaki süreçlere sıradan emekçilerin daha yüksek uyum göstermesini sağlamak, eski toplumdan gelen olumsuz alışkanlıkları (cehalet, bireycilik, tek yönlü yaşam, milliyetçilik, erkek egemen bakış..vs gibi) törpülemek ihtiyacından kaynaklandı ve esas olarak propaganda, eğitim, özendirme, rol model oluşturma gibi yöntemlerle sürdürüldü. Sonuçta bu konuda sarf edilen muazzam çabalar, yalnız Sovyetler Birliği’nde değil, Arnavutluk dahil Halk Demokrasisi ülkelerinde de aşağıda sıraladığımız ciddi başarıları hayata geçirdi:

  • Eğitimi güçlendirme ve teşvik etme: Özellikle kol emekçilerine tanınan önceliklerle 1970’lerde dahi her 3 Sovyet işçisinden biri üniversite mezunuydu. Bugün dahi aktif nüfusa göre en yüksek üniversite eğitim oranının Rusya Federasyonunda bulunması bir tesadüf değildir. Polonya’dan Kırgızistan’a kadar kadın-erkek milyonlarca emekçi yüzlerce alanda yoğun ve derin uzmanlık eğitimleri aldılar.

  • Kültür seviyesi: Ekim Devriminin ertesinde köylerde “seyyar kütüphaneler” ile başlayan atılım, Partinin bilinçli çabalarıyla tüm Sovyet vatandaşlarını birer “kitap kurdu” haline getirdi. Sovyet döneminde metroya binen Batılı turistlerin ortak şaşkınlığı (ve hayranlığı), orada geçecek 5-10 dakikayı bile kitap okuyarak değerlendiren Sovyet yurttaşlarının görüntüsü idi. Klasik müzik ve bale ise (bu alanlarda gösterilen sanatsal başarının ötesinde) vatandaşların önemli bir kısmının hem aktif olarak uğraştığı bir pratik (Sosyalist Çekoslavakya’da her ailede EN AZ bir fert bir müzik enstrümanı çalma becerisine sahipti), hem de sıradan işçi ve emekçinin yığınsal olarak rağbet gösterdiği bir faaliyet haline geldi (sosyalizmde övüneceğimiz tek “karaborsa” faaliyeti, anında tükenen konser ve tiyatro biletlerinin karaborsasıydı )

  • Spor: Sınıflı toplumların laneti olan kafa emeği-kol emeği ayrımının bireyde yarattığı deformasyonu gidermek ve sadece zihniyle değil, vücuduyla da mükemmel insanlar yaratma hedefi, komünistler sayesinde sporun muazzam ve kitlesel boyutlarda icra edilmesini sağladı. Sadece okullarda ve kulüplerde değil, fabrikalarda da mesai öncesi kültür fizik hareketleri iş yaşamının parçasıydı. Aktif spor yapmak sosyalizmin bir ahlaki koşulu olarak algılandı (Stalin’in dahi Politbüro’da fazla kilolu üyeleri (özellikle Kruşçev ve Malenkov’u) kınadığı ve spor yapmaya zorladığı bilinmektedir!). Olimpiyatlarda sosyalist ülkelerin başarıları (ve kahramanları: Nadia Komaneci, Olga Korbut, Valeri Borzov, Lev Yaşin, Alekseyev, Juantorena, Stevenson …) ise bugün hala hafızalara ve kalplere kazılıdır.

  • Kadının özgürleşmesi: Sosyalizmin ve sınıfsız toplumun temel koşulu olan bu hedef doğrultusunda en fazla ve en yoğun emeği sarf eden ülkeler sosyalist ülkeler oldu. Buralarda (bugün kimi feministlerin vurgulamaktan pek hoşlandığı !) kimi eksikler ve yetersizlikler olsa dahi, bu yönde sarf edilen çabayı ve elde edilen başarıları görmemek için kör olmak gerekir. Sosyalizmin insanlık adına kazandığı bir başarı olan uzayda yürümenin onurunu, bir erkekle (Yuri Gagarin) birlikte bir kadına (Valentina Tereşkova) veren, kadınları mutfak köleliğinden kurtarıp bilim, spor, siyaset ve sanatta, hayatın her alanında etkin kılan, Buyük Antifaşist Savaşta, erkeklerden hiç de geriye kalmayan kadın kahramanlar yetiştiren Sovyetler Birliği, kadın cinsinin binlerce yıllık özgürlük mücadelesinde bir doruk noktası olarak kendini tarihe geçirmiştir. Bu doğrultuda kimi Halk Demokrasisi ülkeleri SSCB ile at başı gitmiş, 2.Dünya Savaşı’nda Yugoslav Halk Kurtuluş Ordusunda 2000’i subay rütbesiyle olmak üzere 100.0000 kadın partizan savaşa katılmış, 25.000’i şehit düşmüş, savaş sonrasında kadınlar Parti Başkanlığı (Hırvatistan KB Başkanı Şavka Dabçeviç gibi) seviyesine kadar güç kazanmıştır.

  • Toplum için fedakârlığı yüceltme: Kendisi başlı başına bir fedakârlık silsilesi olan devrim ve İç Savaştan sonra Bolşevikler, bu fedakârlık ruhunu diri tutmuş, toplumun kolektif mutluluğu için yapılan her hareketi ve insiyatifi yüceltmiş, bunu yapanları tüm kanalları kullanarak toplum için birer rol modele çevirmiştir. 1929’un büyük sanayileşme hamlesi, burjuvazinin iddia ettiği gibi kamçı ve sopayla değil (hiçbir “kamçı” o kadar zamanda o başarıyı sağlayamazdı) esas olarak “ülkemizi artık bu ezeli karanlığından kurtaralım” mantığıyla yapılan büyük fedakârlıkların üzerinde yükselmiş, hayata geçmiştir. 2.Dünya Savaşı’nda sayısız örnekleri yaşanan bu “toplum için fedakârlık” ruhu, sosyalizmin kurumlarının en dejenere olduğu yıllarda dahi halkın içinde varlığını sürdürmüştür: 1988’de Çernobil’de öleceğini bile bile gülerek ve sağ yumruklarını sıkarak reaktörün sıfır noktasına giden gönüllü itfaiyecilerin görüntüleri hala akıllardadır.

yukarıdaki maddeler artırılabilir, ayrıntılandırılabilir. Burada şu soruyu sormak

gerekir: Bu özellikler, komünist yeni insan, yani devletin erimesini mümkün kılacak bir insan profilinin oluşması için yeterli midir? Hayır, zira tüm bu değerli özelliklerin yanı sıra temel bir unsur eksiktir: Politik etkinlik ve politikaya müdahale ! Komünist yeni insan sadece kültürel ve fiziksel açıdan gelişkin bir insan değildir. Devletin ortadan kalkması için, toplumun sosyalist yaşamın prensiplerini ve kurallarını içselleştirmiş, bunları konuşan, tartışan, iyileştirmek için öneri getiren ve bunları hayata geçirmek için siyasete ve siyasi aygıta müdahale eden aktif emekçilerden oluşması gerekir. Komünist yeni insan her şeyden önce doğruları ve yanlışları açık açık konuşan, tartışan, eleştiri ve özeleştiriyi bir varlık biçimi haline getirmiş bir insandır. Sovyet ve Doğu Avrupa pratiğinde de olmayan budur. Partinin “yeni insanı yaratma” adına giriştiği çalışmaları devlet mantığı belirlemiş, (bütün bu olumlu özelliklerin yanında) politik planda empoze ettiği yegâne değer devlete uyum, yani otoriteye itaat olmuştur. Ülkenin geçirdiği fırtınalı dönemlerde (devrim, iç savaş, kalkınma, 2.Dünya Savaşı) olumlu etki yapan bu özellik, ülke istikrara kavuştuğunda toplumu gerileten bir faktör haline gelmiş, şahit oldukları onlarca haksızlığa ve deformasyona “otoriteye uyum” adına ses çıkarmayan, çıkaramayan milyonlarca emekçi siyaseten pasifleşmeyi, apolitikliği içselleştirmiştir. Bu ise toplumu yeni insanın oluşumu, ya da daha doğru bir ifadeyle “komünizmin ideolojik hegemonyası”ndan uzaklaştıran bir unsur olmuştur.

Somut bir örnek için 1967’’de Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde basılan “Marksist Ahlak” kitabına göz atmak anlamlı olacaktır. “Yaratma” mantığının tipik ürünü olan bu kitapta, ürettiği ilacın kimyasal bileşimini tarif eden bir kimyager titizliği ile “komünist insan” tanımlanmakta, onu özellikleri sayılmaktadır. Temel alınan belge SBKP Programının “komünizmin kurucusunun ahlak kodeksi” belgesidir (kodeks kelimesi yeterince “kimyasal”dır (gıda kodeksi, ilaç kodeksi gibi) . Bu belgede bir dizi olumlu özellik sayılmaktadır: Toplumun refahı için çalışmak, alçak gönüllülük, halkların kardeşliğine bağlı olmak, barışı savunmak..vs. Ancak bu kurucunun “sosyalist sorumluluk gereği eleştiri ve özeleştiri ile siyasal yaşama aktif katılımı” konusunda tek kelime yoktur. Gerçi şu ifade mevcuttur:

haksızlıklara, parazitliğe, namussuzluğa, kariyerizme, açgözlülüğe karşı amansız davranmak” (4)

Bu ilke, bizim belirttiğimiz ayırdedici özelliği kısmen içermektedir; ancak bir eksikle: Hangi mekanizmalar ve araçlarla? Sıradan emekçi gördüğü haksızlıklara, hele bu haksızlıklar bizzat parti aygıtının içinden geliyorsa, nasıl ve hangi tanımlı mekanizmalarla etkin olarak müdahale edecektir? Bunların tanımlı olmadığı bir toplumda yukarıdaki ilkeyi koymak “olmayacak duaya amin” demekten farklı değildir ve sonuç da öyle olmuştur. Bu yüzden, kitabın bizzat kendisi muazzam bir çelişkidir; zira yazıldığı tarih olan 1967’den kısa bir süre sonra Bulgar toplumu, önceki yazılarımızda örneklerini verdiğimiz yolsuzlukların ve hantallığın pençesine düşmekle kalmamış, Ağca olayında ortaya çıkan mafyatik ilişkiler ve daha kötüsü, 10 sene sonra bir utanç abidesi olan Türk azınlığa yapılan baskılar tüm bu “kodeks”i paramparça eden gelişmeler olarak karşımıza çıkmıştır.

Bu süreç pratikte nasıl gerçekleşmektedir? 1917’de kitle halinde silahlanıp sokağa dökülen ve politik girişkenlikleriyle dünyayı sarsan Rus işçi ve emekçileri, 1960’larda nasıl siyasetin pasif izleyicileri haline gelmiştir? Mekanizma şu şekilde işlemiştir:

  • Parti, toplumdaki aktif, öncü unsurları kendi bünyesine her zaman alır

  • Bu unsurlar Partinin sert merkeziyetçi yapısı içinde direkt olarak Parti merkezinin, Merkez Komitesinin çizgisinin tartışmasız savunucuları haline gelir

  • Ancak bizzat Parti Merkez’inin kendisi devletle iç içedir. Dolayısıyla halk içinden çıkan bu unsurlar devletin savunucuları, başka bir deyişle halkın, tabanın değil, “devlet otoritesinin halk içindeki temsilcileri” haline dönüşürler.

Kendisi hakkında ne düşünürsek düşünelim, Walesa’nın “ ..öncü işçiler Parti yüksek kademelerinde yönetici oluyor, ama o yerde bizi temsil etmiyordu” sözünün anlamı da tamı tamına budur.

Bu olgunun sonuçları son derece trajik olmuştur. 1991’de Yeltsin ve etrafındaki bir avuç şarlatan halkın %70’inin “SSCB sürmeli” kararına rağmen Sovyetler Birliği’ni feshettiğinde, milyonlarca emekçi kendilerini resmen fakirliğe ve kapitalist barbarlığa teslim edeceği belli olan bu adımı sadece sessizce izlemiş, yıllar boyu kendilerine empoze edilmiş “otoriteye uyum” refleksi yüzünden bu alçaklığa “dur” diyecek hiçbir insiyatifi ortaya koyamamıştır. Bu açıdan baktığımızda, Sovyet insanının onda biri kadar kültürel birikimi olmayan, ama polis bir siyahı öldürdüğünde, yahut maaşları kesildiğinde sokağa dökülüp polisle çatışan ve onlara geri adım attıran Amerikalı siyahlar, öğretmenler ve işçiler, “komünist insan” profiline çok daha yakın bir görünüm sergilemektedir.

Komünist yeni insan”, insana yönelik bir dönüşüm beklentisidir ve her insani

dönüşüm gibi bir toplumsal pratiğin, daha doğrusu “toplumu değiştirirken onu değiştiren insanı da dönüştüren bir “praxis”in konusudur. Kapitalist toplumda aşina olduğumuz “devrimci militan”, ya da “sosyalist emekçi” ne partinin laboratuvarında yaratılır, ne de “ilahi” kodekslerle üretilir: O, bilinçle yürütülen bir toplumsal pratiğin ürünüdür: Sosyal haklar için mücadele, sorgulama, okuma, tartışma, direkt siyasi eylemlere katılım, riski ve fedakarlığı artırma, devrimci değerleri benimseme, sonunda örgütlenme ve mücadeleye adanma. O zaman sosyalist toplumda da “yeni komünist insan” oluşacaksa, bu da ancak benzer bir pratiğin, bir mücadelenin ürünü olarak düşünülmelidir. Ancak soru şudur: Kapitalistler fiziken yok edildikleri ve sömürü de kalktığına göre bu mücadelenin konusu nedir?

Bu mücadele, devlet aygıtını sorgulama, onu her kademede hesap verebilir kılma, oluşan yanlışlıkları eleştirerek onlara karşı çıkma, sürekli yenileşmeyi savunma, gelişmeye direnen unsurlarla mücadele etme, ve merkezi devletin fonksiyonlarını direkt olarak tabandaki sıradan emekçilere ve onların kolektif örgütlenmelerine devretme sürecidir. Komünist yeni insanı oluşturacak yegâne pratik, proletarya diktatörlüğünün değerlerini, hedeflerini ve hassasiyetlerini kavramış, içselleştirmiş ve bunları (üstünde bir baskı aygıtı olmadan da) kendi toplumsal çevresinde uygulama olgunluğuna sahip emekçilerin merkezi gücü kendi ellerine alma süreci ve mücadelesidir. Lenin’in meşhur ifadesiyle “sıradan bir aşçı kadını dahi siyasette söz sahibi olmasını” sağlayacak süreç budur. Aynı şekilde gene Lenin’in ifadesiyle kişiler arasındaki ihtilafları “mahkeme-polis-hapishane” üçlüsü olmadan, “bir arkadaş kavgasını ayırır gibi” çözümletecek gelişme seviyesi de budur. Komünist yeni insan, bizzat bu sürecin hem nesnesi, hem öznesi; yani hem bu sürecin yürütücüsü, hem de bu sürecin içinde oluşan ve olgunlaşan ürünüdür.

Sosyalist devletin görevi vatandaşlarını tornadan geçirmek değil, bu sürecin maddi ve kültürel olanaklarını ve ön koşularını sağlamak, partinin görevi ise emekçilerin politik insiyatiflerini güçlendirerek siyasetin etkin özneleri haline getirmek, devletin içine gömülmek değil, merkezi devletin yetkilerinin tabana ve taban örgütlerine devretme sürecinin moderatörlüğünü yapmaktır. Ancak böyle bir süreçle vatandaşlar sosyalist devlete yön veren ilkeleri içselleştirebilir ve devlet olmadan da doğru bir toplumsal ilişki düzenini sürdürebilecek olgunluğa ulaşabilir. Bu yaklaşımın ise, şimdiye kadar görmüş olduklarımızdan farklı bir parti ve devlet organizasyonunu zorunlu kıldığı açıktır.

SONUÇ:

Bu yazımızda, 20 yüzyıl boyunca sosyalist iktidar pratiklerine yön veren temel yaklaşım ve ön kabullerin eleştirel analizini yaptık, ve bu ön kabullerle 21. Yüzyılda ilerlemenin mümkün olmadığını ortaya koyduk. Akla gelen ilk net soru “o zaman nasıl bir yapı?” sorusudur. Burada geleceğin sosyalist iktidar yapılanmasının ayrıntılı bir “şemasını” vermemiz hem mümkün değildir, hem de doğru olmayacaktır. Bu yapının kendisi, tıpkı 1905 ve 1917’deki Sovyetler gibi, günümüzde sürmekte olan sınıf mücadeleleri pratiğinin içinde filizlenecek ve kendini ortaya koyacaktır. Ancak 100 yılı aşkın sosyalist iktidar deneylerinden sonra HİÇBİR öngörüde bulunmamak, konuyu “pratiğe havale etmek” de anlamlı değildir. Bir emekçiden gelecek olan şu soruya, “Sosyalizm diyordunuz, çöktü. Siz nasıl bir sosyalizm kuracaksınız?” sorusuna “ilerde belli olur” demenin, ilkel yerli mantalitemizin simgesi olan “kervan yolda düzülür” sözünden farkı yoktur ve ciddiye alınamaz. O açıdan, bu 100 yıllık deneylerin ve analizlerin ışığında, geleceğin sosyalist yapılanması üzerinde genel ilkeler, yaklaşımlar, ön kabuller ortaya koymak hem mümkündür, hem de gereklidir. O da bir diğer yazımızın konusu olacaktır.

Ancak yeni bir sosyalizmin ön kabulleri konusuna geçmeden önce, halledilmesi zorunlu olan bir teorik boşluk, bir sorun söz konusudur. Yazılarımızda sürekli olarak sosyalist toplumun kazanımlarının garantisi olarak keyfi bir parti yönetimi yerine sosyalist devletin mekanizmalarını ve kurallarını ön plana çıkardık, ve sürekli olarak “sosyalizmin kurallarına ve kanunlarına uyum gösteren bir çokseslilik”ten bahsettik. Bu olgu bizi “hukuk” konusuna götürmektedir. Dolayısıyla sosyalizmde hukukun tanımı ve yeri meselesine girmek, bu çerçevede de marksizmin hukuka bakışını sorgulamak zorunlu hale gelmektedir. Bu konu, hem mevcut sosyalist iktidar pratiklerinin analizinde, hem de geleceğin sosyalizmini ve bizi ona götürecek mücadelenin kavranmasında mihenk taşı niteliğindedir. Bir sonraki yazımızın konusu da bu olacaktır.

KAYNAKLAR:

  1. Bir Umut Yolu”, Lech Walesa, Milliyet Yayınları 1988 s.76

  1. Filozof olmayanlar İçin Felsefeye Giriş” Louis Althusser, Can Yayınları, 2016, s.177

  1. Alman İdeolojisi”, K.Marx ve F.Engels, Taban Yayınları 1976, s.44

  1. Marksist Ahlak” (M.Somof, G.Tsonkıof, H.Vasilef) Kızılırmak Yayınları, 1979, s.16

 658 total views,  2 views today

Diğer Yazılar

SİNEMADA 12 EYLÜL: TANK PALETİYLE GELEN NEOLİBERALİZMİN BEYAZPERDEYE YANSIMASI.

Neoliberalizmin karşısında küçük insan: Faize Hücum, Namuslu, Banker Bilo Faize Hücum / Zeki Ökten Film …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir