SOSYALİST İKTİDAR PRATİKLERİNİN TEMEL PROBLEMİ: PARTİ-DEVLET BÜTÜNLEŞMESİ: İKİNCİ BÖLÜM: BOLŞEVİK PARTİSİNDE BİTMEYEN KAVGA

SSCB’DE PARTİ-DEVLET İLİŞKİSİNE İLİŞKİN İLK TARTIŞMALAR:

EKONOMİCİLER” VE “İDEOLOJİCİLER”

Partinin 1934’de planlı ekonomiye geçiş ve sanayileşme başarısı, 3 yıl sonra oluşan büyük bir kırılma ve trajedinin sarsıntısıyla gölgelendi: 1937 tasfiyeleri. Başka bir yazımızda ayrıntılarıyla ele aldığımız (bkz. Sinan Dervişoğlu “Tasfiye Hareketleri: Yeni bir Yaklaşım”) bu sancılı süreç, partinin toplumdaki işlevine ilişkin tartışmayı erteledi; zira parti (ve devlet aygıtı) kendi içinde ortaya çıkan büyük bir kaosu yönetmek ve istikrarı sağlamak çabasıyla meşguldü. Siyasal planda istikrarın (ciddi ve trajik kayıplarla birlikte) sağlandığı 1939 yılından Stalin’in ölüm yılı olan 1953’e kadar ise temel tartışma konusu “Partinin toplumdaki işlevi ve devlet aygıtı karşısındaki konumu” oldu. Daha sonra işaret edeceğimiz gibi, aslında bu tartışma değişik biçimler altında SSCB’nin yıkıldığı 1991’e kadar sürdü. Soğuk Savaş saplantılarından uzak ve yetkin bir Amerikalı akademisyen olan Jonathan Harris, bu dönem içinde SSCB’de yayınlanmış binlerce sayfa dergi, gazete, Kongre ve MK kararlarını taradığı “The Split in Stalin’s Secretariat” (Stalin’in Sekretaryasında Bölünme) (1) adlı eserinde, konuya ilişkin ilginç veriler sunmaktadır.

Bu tartışmanın özü neydi? Bir grup parti yöneticisi, Partinin öncülük iddiasından hareketle parti aygıtının ve partililerin tüm ekonomik yapıyı, sanayi işletmelerini, bakanlıkları, kollektif çiftlikleri günlük pratik hayat içinde yönlendirme, hatta bilfiil yönetme, onların gerek kadro seçimlerini, gerekse pratik kararlarını kontrol ve dikte etme işlevinin sürmesi gerektiğini savundular. Başka bir grup ise, Partinin esas olarak ideolojik ve politik bir işlev görmesi gerektiğini, hükümet ve ekonomik organların günlük işlerine karışmamasını, esas olarak görevinin gerek devlet aygıtı, gerekse tabandaki üyelerinin Marksizm-leninizmi sağlıklı bir şekilde kavramalarını sağlamak olduğunu, ve politik ve ideolojik seviyesi yükselmiş bir Parti örgütünün tüm topluma ilham kaynağı olması gerektiğini savundular. “Ekonomici” diye adlandırdığımız birinci eğilimin temsilciliğini G.Malenkov, “ideolojici” olarak adlandırdığımız ikinci grubun liderliğini ise A.Jdanov yaptılar.

Aslında Malenkov’un temsil ettiği birinci grup, ekonomiyi yakın zaman önce bizzat kurmuş olan Parti aygıtının fiili duruşunu temsil ediyordu. Jdanov ise bu resmin içine, yeni ortaya çıkan bir ihtiyacın uzantısı olarak, bizzat Stalin tarafından dahil edildi: O da parti saflarını allak bulak eden 1937 tasfiyelerinden sonra, yönetimin gözünde Partinin “sağ ve sol sapmalardan” arınması ve parti saflarının netleşmiş bir ideolojik kavrayış etrafında konsolide edilme ihtiyacı. Bu ihtiyacı karşılama misyonuyla ortaya çıkan Jdanov’un partinin ideolojik-siyasi işlevini öne çıkarma yaklaşımı, yapılan ilk kongre olan 18. Kongreye damgasını vurdu.

                                                                               (Andrei Jdanov)

JDANOV’A GÖRE PARTİNİN TOPLUMDAKİ ROLÜ VE MİSYONU

Partiyi günlük idari-ekonomik faaliyetten çekmek isteyen Jdanov’a göre, partinin toplumdaki görev ve misyonu şu temellere dayanmalıydı:

  • SSCB’de kurulu olan meclis, hükümet ve idari-ekonomik yönetim organları, kendi alanlarında tam sorumlu ve yetkilidir. Nitekim 1936’da kabul edilen SSCB Anayasası “.. ülkedeki tüm ekonomik ve idari faaliyette SSCB Halk Komiserleri Şurası (Bakanlar Kurulu) Sovnarkom’u en üst seviye sorumlu ve yetkili” olarak tanımlamıştır. Parti içinse “önderlik” fonksiyonundan başka Anayasa’da bir referans yoktur. Dolayısıyla parti örgütleri, bu yetkili ve sorumlu kurumlara günlük işlerinde müdahale ederek onlar üzerinde “anlamsız vesayet” (petty tutelage) kurma çabasından vazgeçmelidir.

  • Partinin görevi, gerek devlet aygıtı içinde, gerekse dışında, sağlam kadrolar yetiştirmektir. Partililerin ideolojik netlikleri (sosyalizme inanç ve bağlılıkları) ve teorik seviyeleri (yani dünyayı anlama ve yorumlama yetenekleri) ne kadar güçlü olursa, günlük idari-ekonomik görevler o kadar başarıyla hayata geçirilecektir. Başka bir deyişle ideolojik netlik ve teorik seviye, sosyalizmin ve sınıfsız toplumun kuruluş görevlerini yerine getirmedeki başarıların en temel ve belirleyici unsurudur. Partinin odaklanması gereken ana görev budur.

  • Parti örgütleri, özellikle alt seviyede, sanayi yöneticilerinden bağımsız olmalı, onları dışardan ve objektif bir gözle değerlendirebilmelidir. Nitekim yerel bir parti gazetesinin mali desteğini bir fabrika yönetiminden sağlayan Rostov parti komitesi, Jdanov tarafından uyarıyla cezalandırılmış, aynı dönemde parti yöneticilerinin, fabrika yönetimlerinden “hediye almaları” (gelecekteki rüşvetin ilk adımları) şiddetle yasaklanmıştır.

  • Jdanov, Parti örgütlerinin günlük çalışma hedeflerini şöyle tanımlamıştır:

    • İster devlet içinde, ister dışında bulunsun, Partililer öncelikle işçilerin yaşam koşullarının iyileşmesine odaklanmalıdır.

    • Parti, emekçi halk içindeki “en iyi” (yani en parlak ve etkili) unsurları kendine çekmelidir. 1946 Temmuz’unda açılan üye kampanyasının temel şiarı “daha fazla işçi üye, daha yüksek üyelik standartları !” idi.

    • Kitle içinde partililer, emekçi kitleye her açıdan (tavırları, önerileri, insiyatifleri..vs) ile ilham vermelidir.

    • Devlet aygıtları (bakanlıklar, ekonomik kuruluşlar..vs) içindeki partilileri bir araya getiren Birincil Parti Örgütleri (Primary Party Organizations) de o aygıtı “perde arkasından yönetmeye” değil (zira tam yetkili olduğu kabul edilen bu organlar kendi iç hiyerarşileri içinde yönetilmeliydi) , “işçilerle direkt temas kurmaya, halka gitmeye” odaklanmalı, tabandaki halkın devlet aygıtı içindeki sesi olmaya yönelmelidir.

Partide hala ve her fırsatta idari-ekonomik faaliyetleri yönetmeyi hedefleyen kadroları “dar pratikçilik” ile suçlayan Jdanov’un karşısında Malenkov’un başını çektiği ekip, onun yaklaşımını “ezbercilik, skolastisizm ve kilise eğitimi (catechism)” ile eleştirmektedir. Kılıçlar çekilmiştir.

TÜM PARTİYİ SARAN TARTIŞMA VE

STALİN’İN KONUMU

Tartışmanın her iki tarafı da “kendi” yayın organları” üzerinden tartışmayı sürdürmektedir. Jdanov yanlıları, partinin teorik yayın organı olan “Bolşevik”in sayfalarında görüşlerin savunmakta, Malenkov ve ekibi ise önce kadrolar direktörlüğünün organı olan “Partiinoe Stroitel”, sonra da “Partiinaya Jizn” dergisini bir kürsü olarak kullanmaktadır. Partinin merkez yayın organı olan Pravda ise “tarafsız saha”dır ve her iki tarafı destekleyen yazılar da (farklı aralıklarla) bu gazetede yer alabilmektedir.

Bu tartışmada Stalin’in konumu neydi ve kimden yanaydı?

Öncelikle, o ana kadar partide ortaya çıkmayan yeni bir yaklaşımın savunucusu olarak Jdanov’u bulan, görev veren ve önünü açanın Stalin olduğunu hatırlatalım. Partinin tümüyle idari organlara “vesayet kurması”na fren koymak için Jdanov’a görev veren Stalin, onu bu yaklaşımında desteklemeye devam etmiştir. Ancak ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek de vardır: Malenkov’un temsil ettiği yaklaşım, aslında bir kişi ya da ekibin değil, kurucusu ve yaratıcısı olduğu devlet aygıt üzerindeki kontrol gücünden vazgeçmek istemeyen parti aygıtının büyük çoğunluğunu arkasına almıştır ve Stalin, bu tartışmada (her lider gibi) onları da göz önüne almak, “idare etmek” durumundadır. “Vesayetçi” ekibin hangi durumlarda öne çıktığını aşağıda ele alacağız. Öte yandan araştırmacı J.Harris, taradığı binlerce sayfa gazete haberlerinden şu ilgi çekici sonuçları çıkarmaktadır:

  (Georgy Malenkov)

  • Jdanov’un Moskova dışına (Uzak Doğu teftişi için) çıktığı günlerde (Mayıs 1939), merkez yayın organları “partinin ekonomiyi de yönetmesi gerektiğini” savunan yazılarla dolmakta, izinden döndüğünde ise “teorik çalışmanın gerekliliğini” vurgulayan makaleler yeniden ortaya çıkmaktadır!

  • Stalin’in kısaca dinlenmek üzere Moskova’dan uzaklaştığı dönemlerde (örneğin 1947 sonbaharında) de aynı olgu geçerli olmuş, “vesayetçi” yaklaşımı destekleyen yazılar merkez organlarını kaplamıştır. Stalin Moskova’ya döndüğünde ise Jdanov yanlısı yazılar yeniden ortaya çıkmıştır. Jdanov yaklaşımına Stalin’in destek verdiği aşikârdır.

Tartışma boyunca sadece Malenkov değil, Kalinin ve Kruşçev dahil parti liderlerinin önemli bir kısmı Jdanov’a karşı tavır almış, Jdanov’un (Stalin desteği olmasa) parti çevrelerinde “yalnız adam” durumunda olduğu ortaya çıkmıştır. Ona en net destek, Kirov cinayetinden sonra yönettiği Leningrad Parti Komitesinden gelmiş, Leningrad komitesinden (aynı zamanda Maliye Bakanı ve Politbüro üyesi olan) Voznesenski ve Kuznetsov onu her zaman desteklemiştir.

SONU GELMEYEN ZİKZAKLAR:

HER KRİZDE “PARTİ GÖREVE!”

Stalin’in de tespit ettiği bir ihtiyacı hayata geçirmeye çalışan Jdanov ve onun yaklaşımına direnen Malenkov arasındaki çatışma, insanı isyan ettirecek zikzaklara, ileri ve geri dönüşlere, neredeyse bir “mehter yürüyüşü”ne yol açmış, bu tartışma hiçbir şekilde Parti açısından üretken ve yararlı bir şekilde sonuçlanmamıştır. Bu zikzakları ortaya koyalım:

  • 1939’da yapılan 18.Parti Kongresi’nde, Jdanov’un partinin ideolojik ve teorik görevlerini başa koyan yaklaşımı kongre kararı olarak benimsenmiştir. Bu ileri bir adım ve Jdanov ekibi için bir başarıdır.

  • Ancak 1941’de, kongrenin sonrasında yapılan 18. Parti Konferansında, “partinin ekonomik yaşamı yönlendirmesi ve başarıyı garanti etmesi” bir görev olarak benimsendi ve karara bağlandı. Bu da Malenkov ekibine bir artı puandı ve “mehter yürüyüşü” böylece başladı.

  • Parti 1934’de ekonomiyi bizzat yönetmek için kendi içinde “sanayi departmanları” (enerji, gıda, metalürji..vs gibi işkolları temelinde kontrol ve yönlendirme amaçlı departmanlar) kurmuştu. Bunlar tipik olarak devlet üzerinde partinin vesayetinin kurumlaşmış ifadesiydi. 1939’da bu departmanlar (18.Kongrede kesinleşen Jdanov eğilimi doğrultusunda) feshedildi.

  • Parti MK 1938’de “parti komitelerinin fabrikalara müdür alma / atama yapmalarını yasaklayan” bir karar aldı. Ancak 1941’de “parti bölge sekreterleri yönetici işe alımlarında tavsiye vermelidir” yönünde bir başka karar alındı. Bu da iç çatışmanın ve güç dengesinin ürünü olan bir diğer yap-boz eylemiydi.

  • Normalde ekonomik ve idari yapının günlük işlerinden uzak kalmasına karar verilen Parti aygıtı, ne zaman bir kriz, ya da “olağanüstü durum” çıksa, “işlerin düzgün yürüdüğünü garanti etmek” gerekçesiyle yeniden devreye sokuldu. Tipik bir örnek olarak 1941’de SSCB Nazi istilasına uğradığında, Parti “acil durum” gerekçesiyle yeniden ekonomik sürece tam yetkiyle müdahale gücünü ele geçirdi.

  • Bu adımın tam olarak eski işleyişe geri dönülmesine set çekmek için Stalin, savaş esnasında gerçekleşen muazzam ekonomik düzenlemenin (binlerce sanayi işletmesinin mucizevi bir hızla Uralların doğusuna taşınması gibi) başarısının “tümüyle Sovnarkom’a (Bakanlar Kurulu’na) ait olduğunu” belirtti. Amaç, partinin bu başarıyı sahiplenerek vesayeti yeniden kurmasına set çekmekti.

  • Buna karşılık, 1945 sonrasında savaşın harap ettiği ülkenin yeniden kuruluşu gündeme geldi. Hem başlayan Soğuk Savaş, hem de tarımda ortaya çıkan sorunlar ve yetersizlikler, partinin “yeniden göreve çağrılmasına” yol açtı. “Ekonomik aciliyetler” gerekçesiyle 1948’de partinin (1939’da feshedilen) sanayi departmanları yeniden kuruldu ve 1988’e kadar devam etti. Bu da siyasi zikzağın örgüte yansımasıydı.

  • Jdanov (ve dolayısıyla Stalin) için bir geri adım olan bu gelişmeden sonra Stalin, hem başlayan Soğuk Savaş’ta partinin ve Sovyet toplumunun ideolojik konsolidasyonu, hem de işgal altında kalmış bölgelerde oluşan ideolojik gerilemeleri telafi etmek için Jdanov’a ve partinin ideolojik-politik çalışmasına yeniden ön verdi. Jdanov’un bu süreçte kattığı en önemli değer “eleştiri-özeleştiri” mekanizmasını parti ve toplum yaşamında öne çıkarmak için harcadığı çabalardır. 1946’da yaptığı bir konuşmada “eleştiri ve özeleştirinin Sovyet toplum yaşamının itici gücü haline gelmesi gerektiği”ni ilan etti. Birçok Parti komitesine yolladığı mesajlarda komitelerin “yeterince özeleştiri yapmadığı, kendi hatalarına karşı yeterince açık ve cesur davranmadıkları” için eleştirdi. Eleştiri ve özeleştiriye yapılan bu vurgular, parti ve Sovyet yaşamının 1956’dan yıkılışa kadar yaşadığı politik donukluk ve atalet göz önüne alındığında “ıska geçilmiş değerler” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tüm bu süreç, “Parti içi iki görüşün çatışması” olarak yorumlanabilir; ancak bu yorum (geçmiş yazılarımızda analiz ettiğimiz gelişmelerin ışığında) kesinlikle yüzeysel ve yetersiz olacaktır. İşin özü, Jdanov üzerinden Partiye yeni bir duruş ve misyon kazandırmak isteyen Stalin’e karşı parti aygıtının gösterdiği dirençtir. Tıpkı 1937’de Stalin’in “çok adaylı seçim” önerisine (bkz. Sinan Dervişoğlu: “Tasfiye Hareketleri: Yeni Bir Bakış”) ya da 1952’de Politbüro ve parti yönetim yapısı konusundaki reform önerilerine (bkz. Sinan Dervişoğlu: “Stalin Sonrası Döneme Geçiş”) direnildiği gibi. Parti aygıtının direnişinin mantığı ise açıktır. Tüm bu “direnişleri” 1917-1934 arasında, kendi kurduğu ve şekillendirdiği devlet ve ekonomik aygıtın üzerindeki kontrol gücünü yitirmek istemeyen, “devrimi yapmış” olmaktan gelen meşruiyetini “Partinin önderliği” adına sürdürmeye kararlı, rüştünü pratikte ispat etmiş yeni Sovyet entelijantsiya’sının (yeni ve yetkin profesyonel idari kadroların) denetimini Sovyetler üzerinden emekçi halka devretmek yerine onları kontrol yetkisini ve gücünü her ne pahasına elinde tutmak isteyen, bunun gereksiz olduğunun kabul edildiği anlardan sonra bile çıkan her krizde ya da sorunda bu “olağanüstü durumu” gerekçe göstererek her kademede idari gücü ele geçirmek isteyen Parti aygıtının çoğunluğunun bir güç savaşı olarak okumak gerekir. Nitekim üst yönetimde Stalin’den başka destekçisi olmayan Jdanov, Ağustos 1948’de hastalıktan ölünce partinin ideolojik-politik görevlerini başa koyma eğilimi ciddi bir güç kaybetti. Onun en ciddi destekçisi olan Leningrad komitesine karşı, Malenkov ve Beria 1949’da (1937 Moskova mahkemelerinin aksine) hiçbir maddi temelli olmayan hayali suçlamalarla bir komplo düzenlemiş, tarihe “Leningrad Davası” olarak geçen bu utanç verici süreçte Voznesenski ve Kuznetsov kurşuna dizilmiştir. Malenkov, Beria’nın desteğiyle (ve daha Stalin’in sağlığında) ilerde kendi temsil ettiği parti içi güçlere ciddi set çekebilecek Jdanov yaklaşımının kökünü kurutmayı başarmıştır.

Jdanov’un Partiyi günlük idari-ekonomik işlerden çekerek siyasi-ideolojik önderlik görevine geri çekme çizgisi haklıdır. Buna karşılık bu durum bizleri Jdanov’u hatasız görerek idealize etmeye de götürmemelidir.

JDANOV’UN HATALARI:

TEORİDE SAFLIK ADINA DOGMATİZM

Dürüst bir komünist ve yüksek kültürel birikime sahip bir aydın olan Jdanov tüm parti kadrolarında ideolojik netlik-teorik derinlik yaratmak gibi doğru bir hedefe yönelirken kullandığı yöntem, dogmatizme ve onunla at başı giden deformasyonlara açık bir görüntü sergilemiştir.

Bir partide (ya da herhangi bir toplulukta) teorik kavrayışta derinlik, ancak ve ancak çerçevesi çizilmiş, açık ve katılımcı bir fikir alışverişi ile sağlanabilir. Bunu yerine üst yönetimde bir “ideoloji-teori üretim merkezi” kurup salt bunun üzerinden tüm aygıtı “teoriye vâkıf kılma” çabası kaçınılmaz olarak dogmatizme ve hatalara götürür; zira “bu merkezin sağlıklı görüş üretmesinin garantisi nedir” sorusu cevapsız kalmaktadır. Daha sonra benzer bir şekilde Brejnev döneminde M.Suslov “ideolojik ve teorik saflıktan” sorumlu yönetici olarak ortaya çıkmıştır. Bu ifadelerin gülünçlüğü ortadadır. Marksist teorinin “saflığı”, belediyenin su arıtma tesisleri misali teknik-idari bir fonksiyonla sağlanamaz. Suslov’un “filtreleri”nin ne denli sağlıklı olduğu, teorik planda gerekçelendirmeye çalıştığı “tüm halkın devleti” ve “barış içinde bir arada yaşama” gibi saçma tezlerde yeterince ortaya çıkmıştır. Doğru yaklaşım, sınıf mücadelesinin somut hedefleri doğrultusunda netleşmiş bir çerçeveyle (partiyi bir tartışma kulübüne çevirmeden), pratik ihtiyaçlardan bir an bile kopmaksızın tüm parti kadrolarını ve tabanını sürecin parçası kılan bir fikir üretimini örgütlemek ve koordine etmektir. Bu olmadan teorik üretimi “merkezdeki bilginlere” bırakmak, partinin teorik yaşamını hayattan koparır, üretilen teoriyi de bir resmi ideoloji haline getirerek otoritenin (parti ve devlet otoritesinin) eylemlerine haklılık kazandıran zorlama, dogmatik, ve (değişen hayatın gerçeklerinin gerisinde kaldığı için de) giderek çarpık bir çerçeveye sıkıştırır.

Stalin sonrası dönemde Jdanov ismi, “sanat ve kültür yaşamına Marksizm adına dogmatizmin egemen kılınması” imajıyla özdeşleştirilmiştir. Bunu doğrulayan örneklere aşağıda değineceğiz. Ancak en azından şu kadarını hatırlatalım: Jdanov’un dogmatizm denilen bu köşeli ve sert tavrı, hiç değilse onun teori ve ideoloji konusundaki hassasiyetinden, o teoriye tartışmasız bağlılığından ve kararlılığından kaynaklanmaktaydı (sürekli olarak partililerin “teorik çalışmadan keyif almalarının” gerekliliğin vurgulamıştı). Stalin hariç diğer Parti liderlerinin bırakalım dogmatizmi, Marksist teoriye herhangi bir bağlılığının, hatta ilgilerinin dahi olup olmadığı tartışma konusudur. Bu konuyu Beria yazımızda incelemiştik.

Jdanov, Marksizm adına partide ve toplumda bir ideolojik hegemonya sağlama kararlılığı, yer yer teoride ve kültürel yaşamda kısırlaştırıcı sertlikte müdahaleleri içermiştir. Örneğin “Hegel’in felsefesinin tarihte oynadığı göreceli ilerici rolü” vurgulayan yazarlara (ülkemizde de yayınlanmış “Materyalist Felsefe Sözlüğü”nün yazarı Yudin’e) şiddetle müdahale ederek “Hegel’in Prusya monarşisini savunan bir gerici ve Slav düşmanı” olduğunu savunmuştur. Kendisine atanan ideolojik saflığı sağlama misyonu, özellikle kültürel yaşamda, onu yer yer kendi yetkinlik alanının dahi dışına çıkan anlamsız ve haksız saldırılara yöneltmiştir. Her biri birer müzik dehası olan ve 20.yüzyılda Batı klasik müzik geleneğinin parlak sürdürücüleri oldukları için hem SSCB, hem de tüm dünya komünistlerinin gururu olan Şostakoviç, Prokofyev, Haçaturyan gibi bestecilere teorik-ideolojik değil, bizzat müzik estetiği konusunda sert saldırılarda bulunmuş, onları “formalist” olmakla suçlayıp “geleneksel Rus halk müziği motiflerine fazla yer vermedikleri” için şiddetle eleştirmiştir. Herhangi bir gazetede bir müzik eleştirmeninden geldiği takdirde (doğru veya yanlış) en azından anlamlı bulunabilecek böyle bir eleştirinin üst düzey bir Parti ve devlet yöneticisinden gelmesi, açıkça haddini bilmezlik ve cinnettir. Böylesi bir tavır, toplumda sosyalist düşüncenin ideolojik hegemonyasını güçlendirmez; aksine zayıflatır; bu değerli sanatçıları ve onların milyonları bulan hayranlarını küstürür, rejimin değerlerinden giderek soğutur.

Jdanov’un, bu “skolastik” tavrı dışında bir diğer bariz çarpıklığı da Rus milliyetçiliğidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB’de ve Parti çevrelerinde Rus milliyetçiliğinin bir dönem yükseldiğine daha önce değinmiştik. Bu atmosferde, örneğin Malenkov yanlıları Jdanov’un “Marksizm-leninizm” vurgusuna karşı toplumun ideolojik çimentosu olarak sürekli biçimde “Sovyet yurtseverliği” motifini kullanmıştır. Bunun anlamı açıktır: Evrensel ve sınıfsal bir düşünce olan Marksizm-leninizme karşı Sovyet yurtseverliği, sadece bir ülkeye ve devlete bağlılığı başa koyan bir tanımdır; Malenkov yanlıları için de bu yeterlidir. Dahası, bu furyada Lenin’in eseri de bu dar çerçeveye sıkıştırılmaya çalışılmış, kimi yazılarda Lenin “gelmiş geçmiş en büyük Rus yurtseveri”, Leninizm de “Rus kültürünün tarihte yarattığı en değerli ürün” olarak lanse edilmiştir!

Bu çarpıklıktan Jdanov da nasibini almış, Rus halkının belirleyici rolü ne olursa olsun bir halklar ve Cumhuriyetler ittifakı olan Sovyetler Birliği’nde Jdanov, diğer halkların ulusal değer ve geleneklerini sistemli bir çabayla geri plana itmeye çalışarak Rus kültürünü öne çıkarmaya yönelmiştir. Örneğin Tatar Özerk Bölgesinde parti komitesinin yayınladığı ve Altınordu devleti ve onun Çarlıkla mücadelesini konu alan bir yazıyı şiddetle eleştirmiş, bu yazıyı “milli geçmişin yüceltilmesi ve tarihteki Rus-Tatar ilişkilerini çarpık anlatımı” olmakla suçlayarak mahkum etmiştir. Ancak savaş esnasında ve sonrasında birçok parti lokalinde (Rus “milli geçmişinin” parçası olan) Korkunç İvan ve Çar’ın generali Kutuzov’un portrelerinin (yönetimin de onayıyla) asıldığı bilinmektedir. Ayrıca yukarda zikrettiğimiz sanatsal eleştirilerde de Rus ve Slav milliyetçiliğinin izleri yeterince barizdir. Sorun açıktır: Tek bir merkeze bağlanan ideolojik üretim ve kontrol, o merkezdeki yöneticinin sahip olduğu (ve her şahsın sahip olabileceği) yanılgılara, ve bu yanılgıların aşağıya doğru dalga dalga büyüyen etkilerine açıktır.

TARTIŞMANIN SONRASI

“Parti günlük idari işlerden çekilsin mi, çekilmesin mi” tartışması SSCB’nin yıkılışına kadar sürmüş, Parti aygıtının (yukarda mantığını açıkladığımız) direnci sonucu asla çözülmemiştir.

Parti vesayeti”nin temsilcisi olarak başa geçen Kruşçev’in döneminde Parti, bütünüyle idari ve ekonomik yönetim sürecinin içine çekilmiş, sonunda ekonomide zorunlu gördüğü düzenlemeler parti aygıtının yapısında da değişiklik gerektirince ve Kruşçev bu sebeple örgütsel yapıyı ciddi biçimde değiştirmeye yönelince kendisi görevden alınmıştır (bkz. Sinan Dervişoğlu: “Gorbaçov Öncesi Sosyalist Sistem”). Brejnev dönemi, bu açıdan önce Parti çalışması ve hükümet çalışmasını 2 ayrı çalışma olarak ele alarak partinin başına Brejnev’i, hükümetin başına Kosigin’i getirmiştir. Ancak bu da uzun sürmemiş, önceki yazıda değindiğimiz ekonomik zorluklar başlayınca 1976’daki 25. Kongre’de “partinin ekonomik görev ve sorumlulukları” yeniden tanımlanarak vesayet yeniden gündeme getirilmiştir.

Gorbaçov, bu 50 küsur yıllık sorunu, öngörüsüz bir cesaretle “Gordiyon düğümü” gibi çözmeye çalışmış ve Partinin 1948’de yeniden kurulan ekonomik komisyonlarını feshederek partiyi tümden ekonomik yaşamdan çekmiştir. Ancak Gorbaçov’un basiretsizliği şuradadır: İnsan vücuduna saplanan sivri bir cismin, ne kadar zararlı ve acı verici olursa olsun, birdenbire çıkarılmaması gerektiğini, bu yapılırsa hızla başlayan kan kaybının anında ölüme sebep olacağını herkes bilir. Gorbaçov’un, ne kadar çarpık ve hantal da olsa ekonomide belli bir işlevi olan bu komisyonları birdenbire yok etmesi ani kanamaya sebep olmuş, her türlü siyasi hassasiyet ve kontrolden kurtulan işletme yöneticileri, 50 yıldır açlığını çektikleri bağımsız olma, kâr ve kazanç elde etme, ve kendi kendini yönetme yetkisine birden kavuşunca inanılmaz bir hızla işletmeleri “sahiplenmiş”, ve kapitalist serbest piyasa mantığının gözü dönmüş savunucuları haline gelerek sosyalist ekonominin son kırıntılarını da yok etmiştir.

Tüm bu süreç, bir anne-babanın kendi büyüttükleri çocuklarıyla olan ilişkisine benzetilebilir. Çocuğu yaratan, onun beslenmesini, temizliğini, eğitimini en ufak detaylarına kadar takip ve kontrol etmek zorunda olan bir anne-babanın, çocuk 18 yaşına gelip olgunlaştığında aynı kontrolü aynı titizlikle sürdürmesinin nasıl bir gerilime, çatışmaya ve çocuk açısında da tepkiye, hatta nefrete yol açtığını her yetişkin insan bilir. Bu sıkı kontrolü sürdürmedeki ısrar, bir birey haline gelmiş çocukta ana-baba otoritesine karşı isyan, onların değerlerine karşı da topyekûn redde ve inkâra sebep olur; aile yaşantısını da sürdürülemez kılar. Daha akıllı bir anne-baba (yani “kurucu irade”) ise yetkinlik kazanmış olan çocuğa daha saygılı ve mesafeli davranır, onu öğütleriyle yönlendirir, onun hata da yapsa hatalarında öğrenmesine fırsat veren bir yaklaşım sergiler; böylece çocuğun dinamizmi anne-babanın tecrübe ve değerleriyle bütünleşerek aile birliğini daha verimli ve güçlü kılar. SSCB ve Doğu Avrupa’da Parti yönetimleri, gücü elinde tutmak için ”obsesif anne-baba” tavrını sürdürmüş, bu tavır sosyalizm içinde ve sosyalist değerlerle yetişmiş yüzbinlerce profesyonel kadroyu teoriye ve sosyalist politikaya yabancılaştırmış, “aile” sonunda dağılmıştır.

Bu yazımızda, yukarda değindiğimiz gibi, işin sadece birinci yönünü, yani Parti-Devlet ilişkisinin SSCB tarihinde nasıl ele alındığını ve tartışmaları aktardık. Ancak bunu yaparken, kurulu yapının kuruluş sürecini ve temel ilkelerini tartışmaksızın ana veri olarak kabul ettik ve bu durumda dahi ortaya çıkan çelişkilere dikkat çektik. Çalışmamızın ikinci yönü ise bunun, yani SBKP içi tartışmaların ufkunun da ötesine geçerek bu oluşmuş siyasal yapının mantığını bir bütün olarak dışardan bir gözle, ve daha genel bir bakış açısıyla ele alarak eleştirel bir yaklaşımla incelemektir. Bu da sonraki yazımızın konusu olacaktır.

Yazı dizisinin ilk bölümünü okumak için lütfen tıklayınız.

KAYNAKÇA:

  1. The Split in Stalin’s Secretariat, 1939-1948”, Jonathan Harris, Lexington Books, 2021

Diğer Yazılar

ORTA VADELİ PROGRAM: ORTAYA VASAT PROPAGANDA BELGESİ

Daha önce Bakan Albayrak, adını “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) olarak değiştirip sunmuştu, bu yıl adı …

1 yorum

  1. Gerçekte ne olduğunu örtbas etmeye yönelik bir karartma yazısı. Tek çözüm, Leninist ve Stalinist tek parti ve tek adam diktatörlüğü yöneliminden kurtulmaktır. Bkz: Gün Zileli, 1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatövrlüğüne, Bilim ve Sanat, 2020.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir