Deprecated: EV_Widget_Entry_Views içindeki WP_Widget oluşturucu yordam 4.3.0 sürümünden bu yana desteklenmiyor! Yerine __construct() kullanın. in /home/yaziportal/public_html/wp-includes/functions.php on line 5304
Ahmet ÜMİT Kutsal kitap ilk polisiye metin – YazıPortal

Ahmet ÜMİT Kutsal kitap ilk polisiye metin

Yazar Ahmet Ümit ile Sevda Ergin’in yaptığı bu röportaj, Fabrika’nın 58. sayısında yayınlandı.

Ahmet Ümit, yazar olmaya, Bulgaristan sınırında karar veriyor. 1983’te Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirip, Moskova’da Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim görmek üzere yola çıkıyor. Kapıkule’yi geçtikten sonra Sofya ve Moskova’da yaşadığı hayal kırıklığı, ona bu kararı verdiriyor. Yarı otobiyografik romanı Kar Kokusu, Sovyetler Birliği’nde bulunduğu bu dönemin ürünü.

Ahmet Ümit, Türkiye’de okuru bol olsa bile yazarı çok olmayan polisiye roman türünde eserler veriyor. Kar Kokusu dışında Sis ve Gece, Patasana, Kukla adlı romanları var. Son romanı Beyoğlu Rapsodisi, çok satanlar listesinde uzunca bir süre yer aldı. Yazarın ayrıca bir şiir ve dört öykü kitabı bulunuyor. Sevda Ergin ve Cemal Yardımcı, Ahmet Ümit ile polisiye roman ve yazma serüveni üzerine konuştular.

fabrika- 1980’li yıllara gelindiğinde Agatha Christie romanlarının dünya çapındaki satış rakamı 500 milyonu bulmuştu, George Simenon’un kitapları 300 milyon satmıştı. Polisiye romanın bu olağanüstü çekiciliğinin sebebi nedir? Bu roman türü hangi psikolojik ihtiyaca cevap veriyor?

A.Ümit- Polisiye romanın ilgi görmesinin nedeni; insanlardaki gerilim duygusunu, riske girmeden heyecanı yaşama duygusunu tatmin etmesidir. Şimdi bu klasik anlamda polisiye romanın ortaya çıkış dönemi çok enteresan bir dönemdi. Yani 1800’lü yılların ortalarındaki Paris ve Londra’yı düşünün , kırdaki emek çözülmüş, kente bir akış var ve kapitalizm henüz gelişmediği için kente akanları istihdam edemiyor. Dolayısıyla suç patlaması yaşanıyor. Bu suçlar, bulvar gazetelerinde yayınlanıyor ve müthiş ilgi görüyor. İnsanlar bunu çok büyük ilgiyle ve zevkle okuyorlar. Bu ilgiyle ve zevkle okumanın sonucunda bir takım insanlar ki bunlardan en önemlisi ve dikkate almamız gereken kişi Edgar Allen Poe’dur.1841 yılında Morg Sokağı Cinayeti adlı öyküsünü yazıyor. İşte bu öykü esas olarak kendi içerisinde bir takım şiddeti de barındırıyor. Yani bir cinayeti de anlatıyor bize, aynı zamanda da bir matematik problemi sunuyor. Bu matematik problemi “odaya kimse girmemiş kimse dışarı çıkmamış ama içerde bir cinayet işlenmiş bu cinayet nasıl işlendi?” sorusunu akla getiriyor. Bunu aslında, kapitalizmin mantığı ya da burjuvazinin mantığı olan analitik düşünmenin romana yerleştirilmesi olarak da düşünebiliriz. Böyle düşündüğümüzde polisiye romanın özellikle klasik romanın sanayi toplumuyla beraber ortaya çıkması da bir rastlantı değil. Agatha Christie için söylediğiniz çok doğrudur yani İncil’den ve Kızıl Kitap’tan sonra (Kızıl Kitap da Çin’de olduğu için çok satıyor) en çok satan yazardı. Şimdi biraz farklılaşmaya başlamış olabilir polisiye roman. Çünkü o klasik tanımın dışına çıkılmaya başlandı polisiye romanda. Özellikle Agatha Christie örneğinde küçük bir not belirtmekte yarar var; İngiltere’de özellikle 20. yüzyıl başlarında şu ortaya çıkmaya başlıyor: Kapitalizm oturuyor, yani artık çok büyük bunalımlar çok büyük krizler İngiltere’de yok. Dolayısıyla bu standart hayat insanlar da bir sıkıntı da yaratmaya başlıyor. İşte bu sıkıntının sonucu, sıkıntıyı gideren bir yanıt olarak polisiye romana yönelişi görüyoruz. Esas olarak klasik polisiye romanlar böyle. Ötekilere zaten birazdan geleceğiz.

                                                                          (Edgar Allan Poe)

fabrika- Dedektif romanı, kronolojik olarak fotoğraf makinesiyle aynı dönemde ortaya çıkıyor. Ernest Mandel de bunun tesadüf olmadığını söylüyor ve ekliyor: “Klasik resim için fotoğraf ne ise, klasik edebiyat için dedektif romanı odur.” Resim ile fotoğrafı ayırmak kolay. Ancak polisiye romanla edebiyat arasında kesin bir sınır çizgisi var mı?


Ahmet Ümit:
Şimdi bence yok. Mandel’in ele aldığı polisiye romanlar daha çok klasik polisiye romanlar ve büyük oranda da İngilizce de pulp denilen ucuz dediğimiz romanlar çünkü polisiye öyle bir şey ki bu çok satan olma niteliği nedeniyle, özelliği nedeniyle binlerce yazar binlerce polisiye roman yazıyor ve yüz binlerce polisiye roman var ama bugün polisiye roman yazarı dediğimizde bizim aklımıza gelen on taneyi falan aşmaz. Yani iyi polisiye roman dediğimizde yine aklımıza gelebilecek roman sayısı çok çok sınırlıdır. Şimdi Mandel’in orada esas olarak sorunu ele alışı, ekonomik temeliyle beraber ele alışı bu türün tüketime yöneliktir. Bunu söyler ve bunu ele alır. Benim bakış açıma göre ise polisiye romanın kaynakları farklı. Polisiye romanın iki tür kaynağı olduğunu düşünüyorum ben. Bir tanesi felsefi ve düşünsel kaynaktır polisiye roman için, diğeri ise kurgusal kaynaktır. Felsefi ve düşünsel kaynaklar çok eskilere, ilk yazılı metinlere uzanır. Bu ilk yazılı metinlerden bir tanesi özellikle Eski Ahit ve Yeni Ahit’te Habil- Kabil cinayetinin kendisi bizatihi polisiye metinlerin ilkidir. Daha sonra Sophokles’in Oidipus’unun yine polisiye bir metin olduğunu adlandırırım ben. Burada da yine suç, suçun insan yazgısı üzerindeki etkileri, bunlar da polisiyenin kaynaklarından düşünsel kaynaklarındandır ve bunu biraz daha geliştirdiğimizde bugüne geldiğimiz zaman doğal olarak Shakespeare’e uğrarız. Shakspeare’in, Hamlet’te, esas olarak bir cinayetten yola çıkarak insanın varoluş meselesini topluma ve hayata dair bu meseleyi anlatmasıyla ilişki kurarım ve bunu da onda görürüm ve tabii ki çok daha geniş bir şekilde cinayeti ve suçu hem bir varoluş meselesi olarak ele alan hem batı-doğu çatışması temelinde ele alan başka bir Rus yazarı Dostoyevski’ye uğrarız ve Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Karamazov Kardeşler’inde bunu görürüz. Ondan sonra günümüze yaklaştığımız zaman biz yine polisiyede şu değişiklikleri görmeye başlarız: İngiltere’de A. Christie, romanlarını yazarken, Amerika’da 1929 yılı ekonomik bunalımıyla beraber özellikle, suçun ekonomik temellerini belirten ve suçu kendi ayakları üzerine oturtan bir başka büyük yazar vardır ki Dashiell Hammett’dır. D.Hammett, aynı zamanda Amerikan Komünist Partisi üyesidir, çok aktif bir üye değildir aslında.

                                   (Dostoyevski’nin unutulmaz roman karakteri Raskolnikov)

fabrika- Komünist parti ile ilişkisi daha çok Lillian Hellman’la evliliği üzerinden.


A.Ümit-
Mc Charty döneminde yargılanan adamdır. Çok sağlam durmuş bir adamdır ve bunların hepsinden daha önemlisi yapıtlarında gördüğümüz olay şudur ki; polisiye olayı, suçu daha doğrusu, kendi ekonomik temellerine oturtur ve 1929 ekonomik bunalımı sonuçlarını biz onun romanlarında daha çok farklı boyutta görürüz. Yani aynı dönemi biz başka yazarlarda tabii ki okuyabiliyoruz. Aynı dönemi işte ne bileyim Steinbeck, Gazap Üzümleri’nde çok güzel bir şekilde anlatır. Ama burada doğrudan şehir anlatılır ve şehirdeki suç anlatılır. Kara paranın nasıl değiştiğini dönüştüğünü anlatır ve umutsuzluğu da anlatır. Bu açıdan çok çok önemli bulduğum yazardır. D.Hammet ve daha sonra aslında önemli yazarlardan bir tanesiolan Simenon’dan söz edebiliriz. Simenon polisiyeye psikolojik boyut getirmiştir A. Christie’den farklı olarak. Çünkü A.Christie’de cinayetler, ölümler trajik sonuçlar doğurmaz. Bunlar dekoratif olaylardır. Daha çok matematik vardır, kurgusal yan A.Christie’de öne çıkar. Özellikle Umberto Eco’nun gerek Gülün Adı’nda gerekse Foucault’nun Sarkacı’nda polisiye romanın yani
suçun felsefi temellerine, düşünsel temellerine çok daha yoğun olarak eğildiğini görürüz. Dolayısıyla bana sorarsanız, bu işin kuramını yazmaya kalksam eğer bir gün otursam polisiye roman kuramı desem, bunu kutsal kitaplarla başlatırım, oradan buraya gelen süreç içerisinde bu meseleyi ele alırım. Çünkü suçun sadece kapitalizmle ilgili bir şey olmadığını düşünüyorum. Suç insanın var olmasıyla ilgili bir şey. İnsan suç işlemeden duramaz. Çünkü toplumla birey arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki bireyin var olması için suç işlemesini gerektirir. Bu suçun niteliği nedir? Bu farklı bir konu. Ama bu suçu işlediğiniz zamanda toplum sizi dışlayacaktır. Bir suç ortaya çıkacaktır ve buradan
bir kurum ortaya çıkacaktır, çünkü suçunuzu gizlemeye çalışacaksınız ve bir kurum ortaya çıkacaktır. Ben böyle bir teorik araştırma yapacak olsam eğer böyle bir başlangıç seçerdim.

fabrika- Edebiyatın has örnekleri olup da suçla, cinayetle ilgilenmiş olan eserler var ve bu konu seçimi onları edebiyatın dışına itmez diyorsunuz. Dolayısıyla kesin bir sınır çizgisinden söz edemiyorsunuz.


A.Ümit-
Tabii şimdi şundan bahsetmek mümkün. Yani şimdi polisiye roman adının böyle ortaya çıkmış olması biraz şununla da ilintili bir şeydir. Bana göre özellikle aydınlanma dönemiyle beraber ortaya çıkan şöyle bir mantık vardır bizde, özellikle Marksizm’de, tarihi determinizm teorimizde vardır. İnsan iyidir, insan güzeldir, insan iyiye layıktır. Bu orta çağ dönemi o yoğun karanlık dönemin ardından çıkan aydınlık dönem dediğimiz aydınlanma dönemi ve Rönesans’ın bize getirdiği bir şeydir. Ancak bu eksik saptamadır. Çünkü insan iyi olduğu kadar kötüdür de yani burada insanı salt iyi olarak gördüğümüz zaman biz, işte öznel etmen dediğimiz yani politik mücadelede yahut insanın kendi inisiyatifiyle iradi dediğimiz yanlarının gücünü hapse almaya başlarız biz. Çünkü tepeden insan iyidir dediğimiz zaman “her şey iyiye doğru gidecektir” olarak algılarız. İnsanı iyi yapan, kötü yapan dış etkenlerdir. Oysa insanın içinde aydınlık olduğu kadar karanlık bir bölge de vardır. Bence yani daha çok karanlıktır demiyorum ama, bu vardır. Bu karanlık yönün anlatılması çok önemlidir. İnsanı tanımak açısından önemlidir. İnsanı doğru tanımak lazım. Eğer insanı biz sadece iyi, muhteşem, güzel, olağanüstü bir yaratık olarak tanımlarsak bu teşhiste bir problem var demektir. O nedenle insanın kötü olduğunu, insanın kötü yanlarını insanın cinayet işleyen, vahşi yanlarını anlatan kitaplara hep kötü gözle bakılmıştır. Çünkü edebiyatın güzelliklerden, iyiliklerden, hoşluklardan ibaret bir şey olduğu sanılmıştır. Nasıl ki; özellikle toplumsal gerçekçi edebiyatın ortaya çıktığı dönemlerde Maksim Gorki’nin yoksulluğu anlatan romanları yahut Charles Dickens’ın Oliver Twist’te bu yoksulluğu anlatması, o zamanın burjuva elit edebiyatçıları tarafından “edebiyatın konusu bu olamaz edebiyatın konusu aşktır, bahardır, yüceliktir, insan ruhuna seslenmesidir” diye hor görülmüştür. Bence bu çok önemli bir gerçekliktir. İnsanın ikili yapısının anlatılması hoş karşılanmamıştır. Bu yüzden polisiye roman hani polisiye derken ikinci sınıf bir yaklaşım olması polisiyeye yahut işte deyimi mazur görün polisiyenin, edebiyatın piçi olarak değerlendirilmesinin altında yatan, edebiyata bu yanlış bakış açısıdır. Problem buradan kaynaklanmaktadır. Ama dediğim nedenlerle veya polisiye roman çok sattığı için bir sürü, inanılmaz sayıda çok polisiye romanın içerisinde bunun alt başlıkları da var, casus romanları var bilmem neler var binlerce bu tür ve bu arada çok kötü örnekler yayınlanmıştır. O yüzden polisiye roman yazıyorum demek çok iddialı bir şey oluyor. Çünkü bir ön yargıya karşı da mücadele etmek durumunda hissediyorsunuz kendinizi. Yani polisiye roman yazıyorum dediğiniz an baştan diyorlar ki; ikinci sınıf edebiyat. Bu önyargıyla da mücadele etmek durumunda kalıyor yazar. Bu anlamda, verdiğiniz ürünün kalitesi, verdiğiniz yapıtın derinliği önem kazanıyor.

fabrika- Fotoğrafın keşfi, resim sanatında gerçekçiliği uzun bir süre için yıkıma uğratıyor, resim figürden uzaklaşıyor. Polisiye romanın edebiyata böyle bir etkisi olmuş mudur sizce?

A.Ümit- Yok, etkilenmemiştir. Polisiyenin edebiyata etkisi, fotoğrafın resme yaptığı kadar olmadı. Hem resim hem fotoğraf kolay tüketilen ürünlerdir. Yani alıyorsunuz , bakıyorsunuz, anlarsınız ya da anlamazsınız ; ama bakıyorsunuz. Oysa roman denilen şey öyle değil. Okumak lazım ,almak lazım, üzerine kafa yormak lazım, o kadar etkili olmadı açıkçası… Ama sizin söylediğiniz olay olmuştur. Önce polisiye roman tümüyle dışlanmıştır bir takım insanlar tarafından. Fakat daha sonra özellikle ikinci dünya savaşından sonra yapılan değerlendirmelerle ortaya çıkmıştır ki, iki roman türü birbirine yakınlaşmaya başlamıştır. Yani işte Umberto Eco ‘nun bunu yazıyor olması yahut işte bizde Orhan Pamuk ‘un Benim Adım Kırmızı ‘da polisiye roman ismini kullanmaz ama kurgusu itibariyle bunu kullanır. 1968 ‘den sonra özellikle Avrupa’da işte komünistlerin, anarşistlerin, Troçkistlerin Fransa’da, İspanya’da bunu yapmaları çok çok yaygındır. Pek çok yazarın polisiye öyküler yazması bu aradaki sınırın aslında çok göreceli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu ikisini birbirine yakınlaştırmış- tır. O anlamda hani resim yapan ressamların da “aman fotoğraftan uzaklaşalım” gibi bir tepkisi asla polisiye romanda söz konusu değildir. Tabii öyle bir şey ki roman sanatı, sonuçta her romanın içerisinde bir tür suç olması gerekir. Yani eğer siz insanı anlatıyorsanız o insanın toplumla yahut
toplumsal sistemle, devletle, düzenle, neyse sosyo-ekonomik yapıyla çatışmasını da anlatmak zorundasınız.Aşk romanı yazdığınızda bile eğer cinsel romanlar yazmıyorsanız toplumla çatışacaksınız. Sonuçta bütün iyi romanlar ve bütün iyi yazarlar muhaliftir. Muhalif olmak durumundadır. Yani yapı olarak eleştirel bir şey getirmek zorundadır.
Çünkü sanatın kendisi muhalif bir yapıya sahiptir. Hayata muhalif bir duruş getirmemiz gerekir ki hayatı parçalıyorsunuz, dağıtıyorsunuz, kırıyorsunuz. Fotoğrafta bile yani düşünün gün batımını çekiyorsunuz. Biraz sonra gün batımı batıp, gece gelecek oysa siz onu durduruyorsunuz. Bir gerçek değil bu diyorsunuz. Sürekli böyle bir durum varmış gibi bütün gün batımlarında güneş varmış gibi oysa hepsinde güneş yoktur. Gerçekliği kırıyorsunuz. Sanatın yapısında bu vardır. Tabi sorun bu kırdığınız gerçekliğin sonunda yerine koyduğunuz gerçekliğin ne olduğu meselesidir. Bu anlamda romanla polisiye roman arasındaki ilişki fotoğrafla resim arasındaki ilişkiden farklıdır.

fabrika-Polisiye romanın evrimi, suçun tarihi aynı zamanda. Agahta Christie’nin romanlarında İngiliz toplumunun o dönemdeki görece istikrarı nedeniyle polis örgütü ve devlet ön planda değil, şiddet dolu sokaklar yok, güvenli İngiliz sayfiye evi, malikanelerin salonları ve orada analitik zekaları sayesinde katili bulan Poirot gibi dedektifler var. Büyük Buhran ile birlikte suç nicel olarak artarken nitel olarak da değişiyor; örgütlü suça dönüşüyor. Gasp, fuhuş, kumar, kaçakçılık için örgütlenmiş çeteler karşımıza çıkıyor.Tam bu dönemde, yani 1930’larda kara roman-roman noir- doğuyor. Bu dönemde Dashiell Hammett, Raymond Chandler gibi yazarların romanlarında, kurgunun merkezinde gangsterlik yer alıyor, hırs ya da intikam nedeniyle işlenen cinayet değil. Soğuk savaşla birlikte kişilere değil, devletlere yönelen bir suçla, casuslukla karşılaşıyoruz ve casus romanları yazılıyor. 1990’lardan bu yana ise sosyalist blokun olmadığı bir dünyadayız. Acaba bu dönemde yazılan romanların aynasında nasıl bir toplum gözüküyor? Suçun niteliğinde, suçluya yaklaşımda bir değişme var mı?

A.Ümit- Tabii çok bireyselleşti bazı şeyler ama bazı şeyler de çok devlet bazında oldu.Yani mesela 11 eylül saldırısı diyelim. 11 eylül sonrası pek çok roman yazılıyor, düşünülüyor. Ve bu şöyle de ele alınabilir, bu bakış açısı, yani bu ikiz tepeleri Amerika’da ki neo-muhafazakar dediğimiz esas olarak Amerika’nın emperyal bir devlet olduğunu açıklamaktan çekinmeyen grup, bu eylemi gerçekleştirdi. Bu eylemin gerçekleşmesinin temelinde Amerika’nın emperyal çıkarlarını meşrulaştırma amacı yatıyordu diyebiliriz ve bunun üstüne bir roman kurabiliriz. Böyle romanlar da var. Yahut buradan yola çıkarak şunu yapabiliriz. İşte evet gerçekten de müslümanlar ve işte bu güneyde yaşayan halklar cahil, geri, barbardır. Bu anlamda da işte ne oluyor batı uygarlığına saldırdılar. Böyle diyebiliriz. Yani artık biraz romanlar şu özelliği kazanmaya başladı. Günümüzdeki politik hareketlilik polisiye romana direk yansıyabiliyor, doğrudan yansıyabiliyor. Yani mesela yine geçenlerde öldü İspanyol bir polisiye roman yazarı var, bizde de bir kitabı yayınlandı. Merkez Komitesinde Cinayet diye, adamın ismi Montalban. Mesela onun romanında direk yani o dönem İspanya Komünist Partisinin içine girdiği bunalım, yaşanan problemler, yaşanan sorunlar ele alınmaktaydı, tartışılmaktaydı. Yani bu anlamda şu iki öğeden söz etmek mümkün romanda hem polisiye romanda hem de edebiyatta, birincisi şu; biliyorsunuz Sovyetler birliği varken, reel sosyalizm varken Jdanovculuk dediğimiz bir dönem vardı. Yani doğrudan yazarın sosyalist kalkınma yahut, sosyalist bir partinin programına yönelik olarak o programı destekleyen metinler kaleme alınması diyebileceğimiz bir yaklaşımdı bu. Bu yaklaşım daha sonra terk edilmeye başlandı. Ancak bütün yapı içerisinde bu yaklaşımın edebiyatın özgünlüğünü zedelediğinden bahsedebiliriz. Şimdi bunun tam karşıtı bir durum söz konusu, başka bir noktaya gelinmiş durumda, bizim ülkemizde de bunu görebiliyoruz. Yani daha önce bütün edebiyatçılar en azından solcu iken, mesela Aziz Nesin’e bir bakarsak, Aziz Nesin’i, Orhan Kemal’i, bütün o edebiyatçılar bir şekilde solla ilintiliydi. Şimdi ise şu andaki Türkiye’deki edebiyata baktığımızda edebiyatçıların çoğunun solcu olmayı bir tür köylü olmak gibi algıladığı bir ortamda yaşıyoruz. Geçenlerde bir tartışma olmuştu ismini vermeyeyim adamın da, şeyden bahsediyordu; Lukacs’tan. Bu şahıs, önemli bir estetikçidir.

Toplumsal gerçekliği savunan bir kişidir,ama bu onun önemli bir estetikçi olması gerçeğini değiştirmez.Ama bir yazarımız çıktı ve bunu bir Macar köylüsü olarak değerlendirdi. Yazarın bireyi anlattığı gerçektir, doğrudur ama bireyin de toplum olmadan şekillenmeyeceği bir gerçektir. Yani bir yasa, kahramanı psikolojik olarak açıklarken çevresindeki toplumsal çevreden, sosyo- ekonomik yapıdan o toplumun psikolojisinden ayrı yaratamaz. Çünkü biz o yuz biraz da, bizim kişiliğimiz sosyal ilişkilerimizin toplamıdır. Şimdi böyle başka bir uca savrulma noktasında yaşıyoruz. Hem Türkiye hem dünya o zaman ne oluyor, o zaman fantaziler gelmeye başlıyor. Fantazi derken şunu kastetmiyorum. Fantastik edebiyat mesela çok yaygın bir şey Fantastik bir yapı içerisinde yine gerçekleri anlatabilirsiniz, bu başka bir konu. Ama siz fantastik edebiyat içerisinde fantastik bir şey anlatmaya başlıyorsunuz ve mistisizm başlıyor. Yani mistik bir dünya sanki yani bilinmeyen bir şeymiş gibi birden bire dönüyorlar ve mistik dünya önemliymiş. İbn-i Arabi zaten vardı. Bu adamların ne yaptığı da belli değil, Mevlana zaten vardı sen bunu bilmiyorsan bu güne kadar bu senin cahilliğin ama şimdi dönüp yeniden keşfediyorsun. Yani olan bir şeyi keşfetmek, bu yanlış bir şey. İleri bakmayı engelliyor. Birikimlerden yararlanmaya evet ama şimdi bütün bu dönem bitiyor, yani hani geldik bir noktaya bütün insanlık bir uygarlık yarattı ya geldiğimiz nokta güzel bir nokta değil. Bakıyoruz işte inanılmaz bir durum var, bir yılgınlık var. Amerika açıktan giriyor artık, dağıtıyor her yeri, böyle bir durum. Bu durumda her şey bitmiştir diyip geriye dönmenin alemi yok.

Bu durumu değerlendirip daha ileriye gitmek lazım. Yani bana sorarsanız kişisel görüşüm yazarın da bu nokta da ki ben şuna inanıyorum, tabii bir yazar asla bir politik partinin programlarının açıklayıcısı olamaz, ama yazarın insanlığa dair hayata dair görüşleri vardır. Dünyanın dönüştürülmesine dair bir etkisi vardır. Etkisi olduğu sürece bir misyonu vardır. Bunu kitaplarında yazmalıdır. Çünkü binlerce on binlerce insana ulaşabiliyorsunuz siz. Yani benim kitabım yüz bin kişiye ulaşabiliyor diyelim bu insanlara benim doğru bildiğimi anlatmam gerekir. Doğru ne ise, bu doğru bildiğini anlatma meselesi geride kalmıştır.Türkiye’de böyle. Yaygın olan görüş ‘boş ver fantaziler yaz’, mesela “seks yaz”. Kadın sorunu seks olarak anlatılıyor. Kadınlar da ne yazık ki böyle bir algılama içerisindeler. En kolay yol, özgürlüklerini kazanma yolu, cinsel ilişki gibi algılıyorlar. Yani ona cinsel kimlikleriyle beraber özgür olma eşit bir yurttaş, eşit bir insan olma değil, özgürce cinselliği yaşamak olarak algılanıyor. Genel olarak bunu taşıyor romanlar, en çok satan romanlar bunlar. Yine aynı şekilde duygusal olarak aşkı anlatan romanlar bunlar birazda bu tabii yazarları kışkırtıyor.Yani çok satan roman nedir? Aşk romanlarıysa aşk romanları yazayım. Hangi romanlar gözdeyse onlara yönelelim. Böyle bir durum söz konusu. Yani dünya da ve Türkiye’de benim gözlemlediğim kadarıyla bu genel yıkım, genel olarak insanın önünü kesme, genel olarak hep beraber bir şey yapabilme duygusunun ortadan kalkması, insanları bireyselliğe yönelttiği gibi yazarlarımızı da bu tür umutlara götürüyor diye düşünüyorum.

fabrika-Yani tamamen kaçışçı bir eğlence ihtiyacına mı cevap veriyorlar?


Biraz buna da cevap veriyor. Şu da mümkün mesela, hani bunalımı yazan yazarlar vardır. Diyelim ki Kafka, hiçbir zaman toplumsal gerçekçi Marksist bir yazar olmadı. Ama Kafka bana sorarsanız, Dönüşüm adlı eserinde Marx’ın yabancılaşma teorisini en iyi anlatan edebi metinlerden bir tanesini yaratmıştır. Bizde bu derinlikte yazarlar pek çıkmıyor.

fabrika- Aynada gözüken ümitsizlik mi?


A.Ümit-
Dünya’da ki bu genel gidişat edebiyatı çok etkiliyor. Her zaman da etkilemiştir.

fabrika- Gidişat fantastiğe olan ilgiyi arttırdı diyorsunuz.


A.Ümit-
Bu bireysel bir çıkış, yani dediğiniz gibi kaçış edebiyatı.

fabrika- Edebiyat tarihimize bakınca şunu görüyoruz: Bir edebi tür olarak romanla nasıl ilişki kurduysak, dedektif romanıyla da aynı dönemde ve benzer bir tarzda ilişkileniyoruz; çeviriler, uyarlamalar veya düpedüz taklitler, sonra telif eserler. Türkçe’de ilk telif polisiye eser Esrar-ı Cinayat, 1884’te yazılıyor, yazarı Ahmet Mithat Efendi. Klasik roman türünde zamanla çok olgun eserler verildi, kimi yazarlar uluslar arası başarıyı yakaladı. Ancak polisiye romanın gelişim seyri böyle değil, sanki maya tutmuyor. Bunun sebebi nedir?


A.Ümit-
İki neden var. Bir tanesi nesnel koşullar. Türkiye feodal bir toplum, feodal toplumda da karmaşık suç yapısı yok. Yani kan bağları ve namus cinayetleri esas olarak dönüyor ortalıkta. Kapitalizm henüz yeterince gelişmediği için kara para olayı henüz ortalıkta yok. Dolayısıyla işlenen cinayetler kan davası nedeniyle işleniyor. Açık cinayet dediğimiz şey yani. Kan davasında onun kardeşini öldürmüş, kardeşi öldürülen gidiyor, kendi şanını şerefini korumak için karşısındaki adamın en yakınlarını öldürüyor. Yani görsünler ki bizim ailenin üzerinde kan kalmadı, intikamımızı aldık. Yahut namus cinayetlerinde adam ya da kadın herkesin gözü önünde öldürüyor ki namusunu
temizlediği bilinsin. Bu adamlar hapishanelerde onurlu, gururlu insanlar olarak yaşarlar. Namus için öldürmüştür, kan davası için öldürmüştür öyle bir gururlu durumları vardır. Birincisi bu, ikincisi yani yazılamamasının nedeni; bu önemli yazarlarımız bunu kavrayamamışlardı. Yani polisiye romanın en ucuz örneklerini biliyorlardı. En kalitelisini Agatha Christie’ zannediyorlardı. Yani Simenon’a dair bildikleri çok fazla bir şey yoktu. Mesela Simenon dan Sait Faik çeviri yapmıştır. Yaptığı çeviri polisiye roman değildir. Yani bu anlamda polisiye romanı küçümsüyorlar söylediğiniz şey çok doğru yani bize bu rüzgar batıdan geldi, batıdan geldiği için biraz da geç geliyor. Tabii Batı polisiye romanın
itibarını iade ettikten 20-30 yıl sonra biz ancak iade edebildik. Kısaca hem nesnel koşulların olmayışı hem de yazarların bu türü küçümsemiş olmaları bizde 80’lere kadar polisiye romanın gelişmemesine yol açtı.

fabrika- Yakın geçmişte “Bugünlerde ne okuyorsun?” sorusuna cevap verilirken polisiye romanlar dikkate alınmazdı. Bu konuda 1980’lerde başlayan bir tutum değişikliği var. 1990’lardan bu yana ise sizin gibi Türkçe eser veren ve çok okunan polisiye yazarlarıyla karşılaşıyoruz. 1980’den itibaren başlayan değişim ile genel olarak polisiyenin, özel olarak Ahmet Ümit’in çok okunması arasında bir ilişki var mı?

A.Ümit- Tabii ki. Bir kere Türkiye’de sosyo-ekonomik yapı değişmeye başladı. Yani işte
kapitalizm bir şekilde çarpık da olsa gelişmeye başladı. İş adamları türemeye başladı, aynı zamanda kapitalizm gelişirken kara para çok güçlü bir şekilde Türkiye’ye girdi. Yani 80’lerle beraber işte güneyde başlayan Kürt ayaklanması ve bu Kürt ayaklanmasına karşı devletin mücadelesi her alanda eroin trafiğini devreye soktu ve eroin trafiği ile inanılmaz bir kara para girdi Türkiye’ye. Aynı zamanda şirketler boşluklardan da yararlanarak devleti ve kamuyu dolandırmaya başladılar.Buradan da muhteşem kara paralar girdi. Şu anda da hala sürmekte olan bu işte, Sabah Grubu gibi büyük gazeteler, Uzan’lar gibi bir takım gruplar ve açığa çıkan çıkmayan pek çok banka açan şu an ismini hatırlamadığım kişiler, bunların hepsi işte polisiye romanın zemininde olan suçu teşkil etmeye başlıyorlar. Mesela sigorta sistemi muhteşem bir şekilde yaygınlaşmaya başladı ki bireysel suçlarda da, batıda özellikle karı koca ilişkilerinde artık namus meselesi ortadan kalktı. Sigortadan alacakları para için cinayet işliyorlar. İkinci olarak yazarlarımızın, yayın evlerinin polisiyeye bakış açısı değişti. Öncelikle yayın evleri durumu kavradılar ve polisiye romanları yaygın bir şekilde çevirtmeye başladılar. Hem de saygın yayın evleri, pek çok çeviri polisiye roman yayınlamaya başladı.

Bu durum polisiyeye olan ilgiyi arttırdı. Ama başka bir yandan şunu ortaya çıkardı, polisiye roman yani mesela diyelim ki benim şahsımda şöyle gerçekleşti olay; bir polisiye roman yazarı nasıl ortaya çıkar? Çok çeşitli, şekillerde ortaya çıkabilir. Benim şahsımda ise şöyle ortaya çıktı; yani bir noktada ben yazı yazmaya başladığımı fark ettim. On dört yaşından otuz yaşına kadar yoğun olarak adeta yani deyim ne kadar doğru bilmiyorum ama profesyonel devrimci olarak yaşamış, hayatı bütün bunlarla geçmiş, dolayısıyla sürekli kaçmaca, kovalamaca, polislerle çatışma, faşistlerle çatışma yaşayan, yer altında bir 12 Eylül dönemi boyunca bir örgüt yöneten bir adam, sürekli polise karşı bir taktik geliştirmek durumunda olan bir adam. Şimdi yazmaya kalktığım zaman bir baktım ben farkına varmadan polisiye metinli romanlar yazmaya başlamışım. Şimdi beni de bu koşullar yarattı. Doğal olarak bu da ortaya çıkınca ben polisiye roman yazayım dedim. Ama öte yandan benim amacım öyle ucuz,
insan hoşça vakit geçirsin diye A. Christie’nin veya işte Peyami Safa’nın yahut Kemal Tahir’in takma isimle yazdıklarına benzer polisiye romanlar yazmak değil, çünkü benim amacım tabii ki iyi roman yazmak ve büyük romanlar yazmak ve derdim bir şeyler yapmak insanlığa dair, ülkeme dair. Hani bir şeyler söylemek, gerçekleri açıklamak. O zaman okumaya başladım, yani nedir polisiye roman ve okuduğum zaman biraz önce sorunuzun başında anlattığım şeyleri buldum polisiye romanda ve dedim ki; o zaman benim için çok doğru bir yol. Çünkü ben eğer suçu anlatırsam direkt olarak
hem bu ülkenin hem dünyanın sosyo-ekonomik yapısına girebilir ve buradan giderek eleştirebilir, tavır takınabilirim. Suçu anlatırsam insan psikolojisine girebilirim ve buradan işime yarar muhteşem malzemeler bulabilirim ve böylece polisiye bir kurgu içerisinde insanlığa dair düşünsel dertlerimi anlatabilirim. Yani dikkat edersek o başta söylediğim iki şeyi buluşturmaya çalıştım ve formülü bu, benim kitaplarımın. Polisiye romanın düşünsel zeminiyle, düşünsel kaynaklarıyla, kurgusal kaynaklarını buluşturdum ve mesela Dostoyevski bunu yapmamıştır. Neden yapmamıştır? Çünkü onu ilgilendiren daha çok düşünsel kaynaklarıydı, felsefi kaynaklarıydı. O yüzden Suç ve Ceza’yı okurken
bir nokta da biz katili görürüz ve bizim için olayın böyle entrikaya dayalı, meraka dayalı kısmı ortadan kalkar, kurgusal kısmı çöker ama oturur Doğuyu, Batıyı tartışmaya başlarız. Nasıl olacak? Batılı mı olmak lazım, Doğulu mu olmak lazım? Bütün bunları biz o romanın içinde görürüz. Benim yapmaya çalıştığım şey Dostoyevski’ den farklı olarak çünkü her romancı en iyi olmayı birinci olmayı düşünür, ben de yazıyorsam ötekilerden farklı olmalıyım esas amaç budur.

O zaman benim farkım ne olmalı meselesinde bu sorunun yanıtı olarak ben şunu buldum; sağlam bir kurgu, sapmayan bir kurgu, bildiğimiz polisiye kurgu. Ama bunun içerisinde de insanlığa dair, hayata dair kendi görüşlerimi anlatmak, söylemek. Tabii buna bakıp çoğu insan “yahu sen polisiye roman yazmıyorsun” diyorlar. Çünkü onların kafalarında belli modeller var, o modellere uygun değil benim yazdıklarım. Yani Simenon modeli, A. Christie modeli gibi. Bunların hepsinden çok farklı benim yaptığım şey, ama zaten benim yapmak istediğim şey de tam bu. Tıpkı Picasso’nun kübik resimleri gibi. Bu kübik resimleri yaptığında bir sürü insan şaşırmıştı, böyle resim mi olur diye. Perspektifi yok falan demişlerdi. Benim yapmaya çalıştığım şey de bu, bunda başarılı olur muyum, olmaz mıyım tümü ile zamana kalmış, yani şimdi çok satıyoruz, ilgi görüyoruz, kitaplarımız işte film oluyor, dizi film oluyor, yurt dışında yayınlanıyor, bunlar güzel, beni çok mutlu eden şeyler. Yazarak hayatımı kazanıyorum çok güzel ama aslolan başardım mı? Yeni bir şey yaratabildim mi? Bence esas mesele budur sanatta, bu zamanın verebileceği bir yanıt.

fabrika- Günümüzde polisiye romanda konu ve mekanlar hayli çeşitli. Örneğin Jean Christophe Grange, Kızıl Nehirler’de karlı bir coğrafyada, dağcılar arasında dolaştırdı bizi. Kurtlar İmparatorluğu’nda ise Paris-İstanbul Adıyaman hattında MHP’li katiller arasındaydık. Sizin romanlarınızda da bu var; Patasana’da Kürdistan’dayız, ama kazılarda çıkan tabletler üzerinden Hitit ülkesine gidip geliyoruz. Kar Kokusu’nda Sovyetler Birliği’nde TKP’liler
ile parti okulundayız. En son kitabınızda ise mekan bugünkü Beyoğlu. Bu çeşitlilik genel bir eğilim olduğuna göre sebepleri neler olabilir? Siz roman konularınızı nasıl belirliyorsunuz?


A.Ümit-
Şimdi aslında bir çeşitlilik olduğu doğru. O da bir tepki aslında. Benim gibi veya
Grange gibi yazarlar şuna tepki duyuyoruz; klasik polisiye de antik Yunan tiyatrosuna benzer mekân, zaman ve olay birliği vardır. Şimdi biz bunları değiştirmeye başlıyoruz. A.Christie’nin sayfiye evlerinde anlatılana bir tepkidir ve yeni bir şey yapma adına çok biçimsel bir şey bu yaptığımız şey aslında. Bu anlamda böyle bir ortak yanımız var. Ama ben Grange ve benzeri yazarlarla ayrıldığımı düşünüyorum. Şu nedenle ayrıldığımı düşünüyorum; onlarla oturup tanışıp konuşup ortak bir panelde de konuştuk, bu insanların şöyle bir derdi yok, insanı anlatma diye bir derdi yok. Onların bir
hikaye anlatma diye dertleri var. Ve bu hikayeyi anlatırken de olabildiğince şaşırtıcı, çarpıcı, şok edici olaylar dizgesi sıralıyorlar. Yani eğer okuduysanız bunları çok iyi bilirsiniz. Yani, Kurtlar İmparatorluğu’nda mesela muhteşem bir şaşırtmaca, yani bir estetik ameliyat bir neşterle kendisinin estetik ameliyata uğramış olması yani bu çarpıcılık bu şaşırtıcılıkla insanlara o kitabı okutup bitirtiyorlar. Ama kitap bittiği zaman bu şaşırtmacadan başka bir şey bırakmıyor geride. Ama ben kendi adıma isterim ki, benim kitabım bittiği zaman insanlar oturup düşünmeye başlasınlar ve heyecan bitti diye yatmasınlar. Bu nedenle benim kitabım onlardan ayrılır. Neden? Bu tür şaşırtmacaların benim romanımın içeriğini bozmasına, anlatmak istediğim şeyleri gölgelemesine
izin vermem. Başka bir şey anlatmaya çalışırım. Ama bunları da kullanırım, cinayetleri de kullanı rım. Bu anlamda onlardan farklı olduğumu düşünüyorum. Bir de benim romanlarımdaki durum, daha gerçekçi bir durumdur, daha gerçekçiyimdir ben. Mesela Grange’yi örnek verecek olursak bir psikolog, kendisine gelen bir hastanın intikamını almak için Fransa’dan kalkıp, silahını saklayarak Nemrut dağının başına gelip birini öldüremez. Ben bunu yazmam, bunu kullanmam, bunu gerçekçi bulmam. Galatasaray Lisesinden o tür insanlar çıkmaz. Yani farkım onlardan bu olmalı. Roman bittiği zaman “aa soluk soluğa bir roman okuduk” dememeli, şaşırmalı insanlar, şoka uğramalı, hayal kırıklığına uğramalı ve oturup düşünmeliler. Benim yapmaya çalıştığım şey de (ne kadar başarılı olduğumu bilemiyorum ama) esas olarak budur. Bu anlamda onlardan farklılaştığım bir gerçektir.

fabrika- Umberto Eco, Ortaçağ dekorunda sunulmuş bir dedektif romanı olan Gülün Adı’nı, 1978 Mart’ında kafasına esen bir keşiş öldürme arzusuyla güdülenerek yazdığını söylüyor. Ahmet Ümit de zaman zaman böyle arzulardan ilham alıyor mu?

A.Ümit- (Gülüyor) Çok kızdığım oldu ama öldüreyim demedim tabii. Özellikle Moskova’ da olduğum dönemde çok kızdım. Hayatımda en çok kızdığım dönem her halde o dönemdir. Çünkü yaşadığımız dönem çok sert bir dönemdi. Çok ölümle haşır neşir olduğumuz dönemdi. İnsanlar o kadar çok ölüme yaklaşınca, o kadar çok ihanet, o kadar çok hayal kırıklığı yaşayınca öfkeleniyorsunuz, sonra öfkenizi kontrol etmeyi öğreniyorsunuz. Ama hakikaten benim en çok kızdığım dönem, hayatım boyunca, politik yaşamımda da öyleydi, hayatım boyunca da öyleydi, hakikaten Moskova’da yaşadığım çok öfkelendiğim, çok stres olduğum yani birilerini döveyim dediğim, -dövme işi olmuştur itiraf etmek gerekirse- o dönemdi. Çünkü o dönem hem Sovyetler Birliği açısından hem PKK açısından çok büyük hayal kırıklığı yaşadığım bir dönemdi. Türkiye’de illegal bir örgüt var bu örgütün içerisindeyim ve örgütün gençlik çalışmasını yönetiyorum, canlı bir örgütlenme ve buradan çıkıyorum ve ilk kez idealim olan sosyalizmin yaşandığı bir topluma gidiyorum ve bu toplumun hani bizim rüyalarımızın şehri diye adlandırdığımız şehrine Moskova’ya gidiyorum. Önce Sofya’ya gittim. Orada gördüklerim, orada gördüğüm parti ve partinin üst düzey yöneticileri çok büyük bir hayal kırıklığı yarattılar bende. İnanılmaz büyük hayal kırıklığıydı. Ben yazar olmaya orada karar verdim zaten. Çünkü o yapıyla o politik örgütlenme ile o anlayışla insanlığın iyi bir yere gidemeyeceğini gördüm yani. Yirmi beş yaşındaydım. On dört yaşımdan beri, yani on bir yıldır politik mücadelenin içerisinde ön saflarda yer alıyordum. İstanbul’da gençlik örgütlenmesinin sorumlularından biriydim, üniversite gençlik örgütlenmesinin. Cepheden gidiyorum oraya ve gittiğim yer korkunç bir halde ama, hiç bir zaman birini öldürme isteğinden ilham alarak roman yazmadım.

fabrika- Sofya ve Moskova’da sizi böylesine hayal kırıklığına uğratan neydi?

A.Ümit- Beni hayal kırıklığına uğratan şey şuydu aslında, niye devrimci oldum ben? Bunu kendi kendime sordum. Benim için devrimci olmak bir hayal kahramanı olmak gibi bir şey yani bir tür şövalyelik. İnsanlar için iyi şeyler yapmak, en genel ifadeyle vicdani bir şey, benim için pek çok devrimci doğrular vardır. Bu doğruların içerisinde ne bileyim çok temiz, açık şeyler de vardı. Oraya gittiğimiz anda işte bunların hepsinin korkunç bir şekilde değiştiğini, yozlaştığını gördüm. Ben bir olay anlatayım size, gerçek bir olay. Trenle çıktık buradan, Kapıkule’yi geçince orada bizi indirdiler. İndik tuvalete gittik, sosyalizmin bir ilçesi, sosyalizmin bir istasyonu affedersiniz her tarafı bok içinde ve ben şöyle düşünüyorum: Jivkov’a yazayım bunu rapor edeyim, yoldaş Jivkov bunların farkında değil her halde, haberi olsa bunları düzeltir. Yani benim ruh halimi anlamak açısından çok iyi bir örnek, bu ruh hali ile gidiyorum ve ondan sonra yine Moskova’ya gidiyorum, bir adam geliyor partiyi temsil eden. Evet politik sözcüklerle konuşuyor, bildiğimiz bütün o sözcükleri kullanıyor ve adam söylediği her şeyin tersini yapıyor, her şeyin tersi yapılır mı yahu?. Bunları yapacaksan söyle. Alkolikleri görüyorsunuz, fabrikalara gidiyorsunuz. Fabrikaya gidiyorsunuz, fabrikadaki insanlar size şunu söylüyor; “Yahu gencecik adamsın sen manyak mısın buraya geldin?” Biz de anlatıyoruz işte Türkiye’den nasıl kaçtığımızı, işte bizi yakalasalar nasıl işkence görebileceğimizi falan. Oradaki parti sekreteri adam da diyor ki; “Sen deli misin, niye gidip hayatını yaşamıyorsun, ne işin var senin burada?”. Ruh kaybolmuş. Gerçek devrimci biziz, onun için Kar Kokusu dayanışma ile biter. Bunları görünce ben yazar olmaya karar verdim. Bu anlattıklarımı başkası anlatsa, inanmam küfrederim. Anti-komünist eşek oğlu eşek derim Ama gözümle gördüm, korkunç bir şey.

fabrika- Polisiye roman geleneğinin içinde bir yazar olarak anılmakla ilgili bir rahatsızlık, bir hoşnutsuzluk var mı sizde?


A.Ümit-
Hiç bir rahatsızlık yok. Tam tersine şöyle düşündüm o konuda da; ben sokaktan gelen bir adamım, sokaktan geldim yani yazarlarımızın çoğuna bakarsanız -özellikle günümüzde- pek sokaktan gelen yoktur. Gelenler vardır; mesela Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin. Polisiye roman sokakların romanıdır. Yani o kadar doğaya uygun bir şey ki benim polisiye roman yazarı olmamdan dolayı hiçbir sıkıntım ve kaygım yok. Şu nedenle de sıkıntım ve kaygım yok; yazdığım şeyler ortada. Ben bu kitapları yazarken ve Ahmet Ümit olarak ortaya çıkarken bir tezi de ortaya sürüyorum. Polisiye romanın en azından benim yaptığım türü iyi edebiyattır. Bu anlamda hiçbir sıkıntı ve kaygı duymuyorum. Polisiye roman yazarı olarak, ürettiklerim ortada, bunu okuyanlar ne yazdığımın farkına varacaklar, ama polisiye, çünkü gizemli suçu anlatıyor. Yani bununla şöyle karşılaşıyorum aslında soru yerinde bir soru. Özellikle yurt dışına çıktığımızda bu ön yargının bazı yerlerde devam ettiğini görüyorum. Mesela geçen yıl Yunanistan’da, Rodos’ta bir yazarlar topluluğunun toplantısı vardı ve orada tezler sunuldu, ben de kendi tezimi sundum. Tez sunmadan önce yazarlarla muhabbetimiz baş kaydı, benim tezimi dinledikten sonraki tavırları başkaydı.

                              (Agatha Christie’nin unutulmaz roman karakteri Hercule Poirot)

fabrika- Siz hangi yazarları severek okuyorsunuz? Yani sizin bir okur olarak portrenizi merak ediyoruz.

A.Ümit- Klasik edebiyatın tümünü severim. Dönüp dönüp okuduğum kitaplar var içinde, bunları herkes dönüp dönüp okuyordur ya da okumalıdır. Cervantes mutlaka okunması gereken bir yazar özellikle Don Kişot’un mutlaka ve mutlaka okunması gerekiyor. Fransız klasiklerinden özellikle Stendhal çok çok önemlidir, hepsi önemlidir Fransızların ama benim en çok sevdiğim yazarlardan biri o dur. Rus klasiklerinden esas olarak Dostoyevski’yi severim. Yani laf aramızda Tolstoy’dan daha fazla severim. Laf aramızda olmayacak gerçi, yazılacak ama yazılsın, bence daha büyük bir yazardır. Çünkü insan ruhunu anlayabilen bir yazardır. Shakespeare çok çok önemlidir benim için ve ben kutsal kitapları dönüp dönüp okurum. Dinsizim, tanrıya inanmam, ateistim ama din kültüründen anlamanın insanlığın genel kültürünü kavramak için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bugün ulaştığımız düşünsel birikim o tek tanrılı dinlerdeki büyük birikimin üzerinde yükselmiştir. Modernist yazarları da severim ama hepsini değil. Mesela James Joys’u okudum ama bana çok hitap etmiyor, ama Kafka önemlidir. Faulkner’in bazı kitaplarını, mesela Döşeğimde Ölürken’i severim, Umberto Eco’yu severim, son romanını biraz daha böyle akademisyen olduğu için, akademik bilgiler vermiş. Bizim yazarlardan da bir kere A. Hamdi Tanpınar, mesela kurucu yazardır. Türk edebiyatınıkuran yazarlar bunlar. Nazım Hikmet, türk dilinin kurulması açısından çok önemli. Sait Faik, Yaşar Kemal, her şeye rağmen bence Orhan Pamuk kötü bir yazar değildir.

fabrika- Her şeye rağmen?


A.Ümit-
Yani şunu demek istiyorum; bütün kitaplarını sevmem. Bazı kitapları kötüdür, kötüdür demeyeyim pardon beğenmem. Kimsenin hakkında öyle bir şey söyleyemem, mesela Kar romanı çok kötü bir roman ama yani Benim Adım Kırmızı iyi bir romandır. Kara Kitap enteresan bir kitaptır, o açıdan onu okurum. Beyaz Kale iyi bir kitaptır, bu açıdan onları olumlu bulurum. Mehmet Eroğlu bence iyi bir yazardır. Başka da aklıma gelmiyor. Tabii biliyorsunuz şairlerden yine çok sevdiğim Edip Cansever var. Çok çok iyi bir şairdir. Esas olarak bunlardır ama tabii yoğun bir şekilde felsefe falan da okumak lazımdır. Yani politika okumak lazım, mitoloji okumak lazım. Pek çok şey okumak lazım, yani polisiye yazarı bir de enteresan bir yazar. Hikaye anlattığınız için o hikayeye dair pek çok şey bilmeniz lazım. Patasana’da tutup arkeolojiyi incelemek gerekiyorsa, toptan oturup bir gazeteci nedir, bunu incelemek gerekiyorsa yani size gerçeklik duygusu vermek için gerekiyorsa bunlara ihtiyacınız var bu çok önemli. Onun için mesela şimdi biz; Kurtlar İmparatorluğu’nu bildiğimiz için oradaki MHP’li karakterlerin oturmadığını görebiliyoruz. Ha bu arada ben tabii çok film izlerim. Bu benim için besleyici kaynaklardan bir tanesidir. İki şey vardır, beni edebiyat dışında çok besleyen iki sanat alanı var: Bir tanesi sinema, bir diğeri müzik. Müzik de yani klasik müzik, yani bütün müzikleri dinlerim , Türk sanat müziği de dinlerim ama, klasik müzik ve caz polisiye roman için benim yazdığım tür için çok etkileyici. Roman yazarken büyük senfoniler dinlediğin zaman ister istemez senin kafanda romanın kurgusuna dair bir şeyler, yapısal bir şeyler oluşur. Cazda ise suçun insan yaşamında yarattığı tahribatın hüznü vardır ,kederi vardır ya da ben öyle isimlendiriyorum. Bu iki alan müzik ve sinema beni çok etkiler. O açıdan genellikle romanlarımı okuyanlar görürler, öyle bir anlatımım vardır.

fabrika- Romanlarınıza durup baktığımızda en sevdiğiniz, en başarılı bulduğunuz hangisi?

A.Ümit- Şimdi bu şöyle bir şey; bu soru soruldu bana defalarca ben bunu söyleyemiyorum, şu iyidir diyemiyorum. Şöyle yapıyorum ben, yazarlık denilen şey aslında bir tür plan kurmaya benzer ama planı programı yoktur binanın. Yazdığınız her roman ya da öykü her kitap bir tür oda gibi. Yani bir şato var ve siz birden bire bir oda daha getirip koyuyorsunuz oraya. Her şey bittiği zaman yani benim hayatım bittiği zaman ya da yazmayı bıraktığım zaman ileride edebiyat tarihçileri, sanat tarihçileri baktığı zaman bu şatoyu değerlendirecekler ve diyecekler ki; “şu oda karanlık olmuş, şu oda büyük, şu odanın rengi güzel, bu oda serin, bu oda sıcak”. Ama bunu benim söylemem çok zor. Yani şu kitabım daha iyi, şu kitabım daha benim için özel diyemiyorum. Sadece şunu söyleyebilirim daha doğrusu iki şey söyleyebilirim. Birincisi benim için önemli olan kitap -duygusal olarak önemli olan kitap- ilk yazdığım öykü kitabı olan Çıplak Ayaklıydı Gece’dir. Bir de Kar Kokusu benim için çok önemlidir. Çünkü yarı otobiyografiktir. Benim hayatıma dair şeyler vardır, bunu söyleyebilirim. Bir başka şey söyleyebilirim, o da şudur: Şu ana kadar okurlarımın -son romanım hariç çünkü bunun için daha erken dört ay falan oldu çıkalı- en çok beğendikleri kitap Patasana’dır. Yani genel olarak niye beğenirler, onu bilmiyorum ama en çok tercih ettikleri kitap Patasana olmuştur. Bunun nedenini bilmiyorum.

Yazar Ahmet Ümit’in Polisiyede Mülkiyet ve Suç İlişkisinin Evrimi konulu sunumu

 199 total views,  1 views today

Diğer Yazılar

ŞİİRİMDEKİ KUŞLAR HAVALANDI

İlhan Sami Çomak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü öğrencisiydi. Öğrencisiydi diyoruz çünkü öğrenciyken 1994’te …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir