CORONADAN ÖĞRENDİKLERİMİZ

Sinan Kahyaoğlu

Giriş:

Dünya oluşmasından itibaren soğumaya başlamış ve soğumaya bağlı olarak farklı dönemler yaşamıştır. Bu farklı dönemlere jeolojik zamanlar adı da verilir. Jeolojik zamanlarda dünya coğrafyası ve üzerinde yaşayan canlılar sürekli farklılıklar göstermiştir. Her canlı kendine uygun dönemlerde yaşamış ve çoğalmıştır. Örneğin Paleozoik’in Karbonifer döneminde dünyada eğrelti otları çok yaygındır. Şartlar değişince bu otlar yerini başka bitkilere bırakmıştır. Bu eğrelti otları birikerek bugünkü madenkömürlerini oluşturmuşlardır. Mezozoik denilen ikinci zamanda ise dinazorlar ortaya çıkmış ve onların yaşam şartları uygun olduğundan onlar büyük gelişme göstermişlerdir. İkinci zamanın Jura dönemi dinazorların en yaygın olduğu dönemdir. Meydana gelen bir kaostrafik olay sonucu dinazorların yaşam şartları birden değişmiş ve dünyadan çekilmişlerdir. Onların yerine daha karmaşık bir yapısı olan çiçekli bitkiler ile memeli hayvan türleri ortaya çıkmıştır.

Dünyanın yapısı entropinin artmasından dolayı sürekli bir üst yapıya tırmanmaktadır. Bundan dolayı dünyada bir tür sona ererken yerini daha karmaşık bir üst tür almaktadır. Eğer öyle olmasa idi dünyada canlılık çok erken dönemlerde sona ererdi.

Üçüncü zaman olan Neojen’de ortaya çıkan memeli türleri ve çiçekli bitkiler dünyanın yapısını farklılaştırmıştır. Bunlar dünyanın o günkü coğrafyasına yayılmış ve populasyonları sürekli artmıştır. Memeli türlerin içinde primat denilen bir tür ayrılmış ve bu türden daha sonraları insan denilecek olan tür ortaya çıkmıştır. İnsanın diğer canlılardan farkı; düşünmesi ve düşüncesini dili ile ifade etmesi ve eli ile hayata geçirmesidir. Düşünceyi hayata geçirirken birbirleri ile yardımlaşması ayrı bir özel durumdur. Çünkü bu yardımlaşma insanları toplum haline getirmiştir.

İnsan doğaya uymamış ve doğayı kendine uydurmaya çalışmıştır. Aklını kullanarak doğayı kendi hizmetine göre düzenlemesi ile doğada bozulmalar başlamıştır. Böylece doğal doğaya aykırı bir şekilde birde kültürel doğa ortaya çıkmıştır. İnsan doğal doğa içinde ondan faydalanarak oluşturduğu kültürel doğa içinde yaşamaya başlamıştır. Kültürel doğanın diğer adı uygarlıktır. Dolayısı ile kültürel doğa yani uygarlık geliştikçe insanın doğal doğadan kopması hızlanmıştır. İnsan aklı doğal doğanın temel yapısını öğrenmeye ve onun kurallarını bilip olacakları önceden kestirebilmeye çalışırken bilim ortaya çıkmıştır. Fakat doğal doğa kendi döngüsü içinde de sabit değildir. Şartlar orada da sürekli değişmekte ve üzerinde yaşayan canlıların şartlarını değiştirdiğinde canlılarda ortadan kalkmaktadır. Doğal doğanın bu değişmesinin sebepleri dünyanın uzaydaki yerinden tutun, güneşin ısısının değişmesine ve dünyanın merkezinde bulunan magma kütlesinin hareketlerine ve dünya kabuğunun soğumasına bağlıdır. Ayrıca dünya ekseninin titremesinden dolayı meydana gelen presesyon hareketi nedeniyle meydana gelen eksen eğikliği değişikliği dünyadaki şartları değiştirmektedir.

İnsan dünya tarihinde çok yeni ortaya çıkmış ve çok kısa bir süre içinde dünyanın şartlarını çok zorlamış bir canlı türüdür. Bilinen en eski uygarlık ürünü Şanlıurfa’da bulunan Göbeklitepe’dir. Buranın yaşı ise günümüzden 15 bin yıl önceye götürülebilmektedir. Burada görkemli bir uygarlık görülmektedir. Daha sonra günümüzden 8 bin yıl önce Çatalhöyük kazıları vardır. Burada ise uygarlık biraz basitleşmiş durumdadır. Günümüzden 6 bin yıl önce ise Mısır piramitleri yapılmıştır. Bu Mısır uygarlığı ise karmaşık bir uygarlıktır. Sırları henüz daha çözülememiştir. Aynı tarihlerde ise Sümer uygarlığı ortaya çıkmıştır ki bugünkü uygarlığımızın kökleri bu uygarlıktadır.

Tarih Boyunca Çevre Şartlarının Değişimi ve Etkileri:

Uygarlıkların gelişmesi dünyanın her yerinde aynı zamanda aynı olmamış, hem de periyodik yükselme göstermemiştir. Bir yerde gelişen uygarlık daha sonra gerilemiş ve daha kötü bir duruma gelmiştir. Fakat dünyanın asli yapısından dolayı orada yine bir sıçrama yapmış ve daha ileri bir duruma gelmiştir. İnsanların doğayı kendi lehlerine göre düzenlemeleri için birbirlerinin yardımına ihtiyaçları vardır. Bu durum ise toplumları ve daha sonra devletleri ortaya çıkarmıştır. Devletlerin ortaya çıkması ise savaşları başlatmıştır. Savaşlar ise teknolojiyi gelişmek için zorlamıştır. Savaş kazanmak için yeni buluşlar gerçekleştirilmiş ve bu sayede insan hayatını kolaylaştıran pek çok alet yapılmıştır. Savaşlarla insan nüfusu çok azalırken yine dünyanın ileri dönük yapısından dolayı ardından hızlı bir nüfus artışı ile dünya yeniden kalabalıklaşmıştır. Bu arada üretilen malların uzak ülkelere götürülüp satılması ile ticaret başlamış ve ticaret sayesinde kültürler genişleme olanağı bulmuşlardır.

Bir yerde bulunan iklime mikro klima adı verilir. Yer şekilleri ile bir bütünlük oluşturur. Orada yaşayan ve dışarı çıkmamış bir insan o yerin etkisi altında bir yapı kazanır. Bu insanın doğaya uyumu demektir. Oranın suyunun içilmesi, o suyun içindeki minerallerin o yöre insanında yaratacağı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Örneğin benim köyümün suları, çevre kalkerli olduğundan dolayı çok kireçlidir. Bu kireçli sular köyüm ve çevre köylerde guatr hastalığına neden olmuştur ve hala olmaktadır. Böyle rahatsızlıkların tedavisinde hastaya önerilen tedavi şekli, o yöreden başka şartları taşıyan başka bir yöreye gitmesidir. Buna tebdili hava adı verilir. Kazdağı etekleri havası temiz bir yöredir. İstanbul’da kötü şartlarda yaşayan ve o şartlar sonucu solunum hastalıklarına yakalanan insanlar Kazdağı eteklerine gelerek yani tebdili hava yaparak sağlıklarına kavuşmaktadırlar.

Uygarlık 19.y.yla kadar ulaşım aracı olarak denizlerde yelkenli gemiler ile karalarda araba, at, katır ve deve kervanlarını kullanmıştır. Bunlar bir yerden bir yere ağır ağır gittiklerinden taşıdıkları hastalıkları da ağır ağır yaymışlardır. Kentlerde zaman içinde pislik veya başka yerlerden getirilen bir hastalık ile salgınlar baş göstermiştir. Örneğin Amerika’ya çıkan Avrupalılar oraya Avrupa’da bulunan hastalıkları götürmüş ve oranın halkı bu hastalıklara karşı bağışıksız olduğundan büyük salgınlar ve ölümler meydana gelmiştir. Büyük göçler büyük salgınlarında oluşmasına neden olmuştur.

Anadolu üç kıtanın birbirine en yakın olduğu yerde yer alması nedeni ile hem Avrupa’dan, hem Asya’dan, hem de Afrika’dan pek çok istilalara veya göçlere uğramıştır. Bütün bunlar Anadolu’da da salgınların oluşmasına neden olmuştur. Avrupa’da 15.y.y.da veba salgını nedeni ile büyük ölümler meydana gelmiştir. Salgının başladığı bir kentte önlem olarak o kentin karantinaya alınması gerekmektedir. Fakat dini inançlara göre her şey Tanrı’dan gelmektedir ve bu tür hastalıklar Tanrı’nın bir cezasıdır. Bu algılamalardan dolayı din adamlarının telkini ile karantinaya almalar yapılmamış ve kentlerin nüfusunun büyük bir bölümü bu şekilde yok olmuştur.

Rönesans ile akıl dinsel bağlardan yavaş yavaş kurtulmuş ve bilimsel gelişmeler başlamıştır. Aydınlanma yüzyılı denilen 18.yüzyılda bilim, felsefe ve sanat akılın özgürleşmesi ile büyük bir başarı göstermiştir. Bu gelişmelerin sonucunda 19.y.y.başında sanayi devrimi gerçekleşmiştir. Sanayi devriminin ortaya çıkması ile buhar gücü kontrol altına alınmış ve fabrikalar çağı başlamıştır. Fabrikaların ortaya çıkması ile insanlar kapalı mekanlarda havasız ortamlarda çalışmaya başlamışlardır. Ulaşım araçlarında ise buharlı gemilerin ve trenlerin bulunması ile ulaşım son derece kolaylaşmıştır. Bu gelişmeler insanların hayatını kolaylaştıracak pek çok icadın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sanayi devrimine bağlı olarak yaşam şartlarının değişmesi insan nüfusunun artmasını sağlamıştır.

Anadolu’da Meydana Gelen Salgınlar ve Göçebe Türkmenlerin Bakışı:

Anadolu’da da zaman zaman salgın hastalıklar baş göstermiş ve pek çok insanın ölümüne neden olmuştur. Gerek Hititler döneminde, gerek Frigyalılar, Lidyalılar, Persler, İskender ve Bergama döneminde, gerekse Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde pek çok salgın hastalık olmuştur. Bergama Krallığı döneminde hastalıkların tedavisi için kent merkezinde büyük bir hastane yapılmıştır. Galenos bu dönemde hastalıkları önlemek için önemli çalışmalar yapmış büyük bir hekimdir. Anadolu’da daha sonraları hastalıkları önleyip, insanlara sonsuz yaşamı sağlayacak olan, abı hayatı vermek isteyen Lokman Hekim yaşamıştır. Lokman Hekim halk edebiyatında bir simge olmuştur. Türkünün birinde şöyle der.

Karadır kaşların ferman yazdırır

Bu aşk beni diyar diyar gezdirir

Lokman Hekim gelse yaram azdırır

Yaramı sarmaya yar kendi gelsin

Anadolu’da bir de Hızır inancı vardır. Bozatlı olarak anılır. Düşkünlerin yardımına koşar. Ölümsüzlüğün ve bereketin simgesidir. Abı hayatı içmiştir. Hatay Samandağ’da Hızır ile Musa’nın buluştuğu kabul edilen bir çeşme başı vardır. Buraya Abıhayat çeşmesi derler. Yine Anadolu insanında “Her vaktini hazır bil, her geleni Hızır bil” diye bir atasözü vardır.

Salgın hastalıklarda İslam skolastiğinde her şey Allah’tandır. Hastalığı veren Allah ceza bitince alır, mantığı yüzünden pek çok ölümler meydana gelmiştir. Salgın hastalıkların yarattığı o korkunç ölümleri Dadaloğlu şu şiiri ile çok güzel özetlemiştir.

Gecebaş geldi de nerde kışladı

Ufacık evlere neler işledi

Taze gelin büyük kızdan başladı

Ölüm de güzeli severe benzer

Gecebaş geldi de el ayak şaştı

Han evler kapandı dükkanlar göçtü

Koç yiğit kalmadı toprağa düştü

Analar yürekten yanara benzer

Ulu minarede sela verildi

Bin bir ayak bir ayağa derildi

Kabirciye kazma kürek verildi

Arkadan da Mehti gelene benzer

Dadal mevlanın sunduğu ağıdır

Pençe vurur can evini dağıtır

Ecel değirmeninde unun öğütür

Teknenin başında yük vara benzer

Anadolu insanı gariptir, mazlumdur. Gelen salgınlarla yalnız boğuşmak zorundadır. Dadaloğlu’nun yukarıda salgın ile ilgili şiiri günümüzde Kazdağı Tahtacı Türkmenlerinde definden önce cenaze başında söylenen ölüm neseflerinden birisidir. Salgın dönemlerinden kalmış bir neseftir. Şiir mesafe uzaklığı nedeniyle değişmiş durumdadır ve Kul Himmet adına söylenir.

Aşağıdan gelen Acem sucusu

Çırpını çırpını ağlar onun bacısı

Ölüm dediğin yürek acısı

Var git ölüm var git neyin kaldı bizde

Ölüm geldi de içimizde gezdi

Ananın babanın bağrını ezdi

Gelinlik kızın al duvağını çözdü

Var git ölüm var git neyin kaldı bizde

Ölüm geldi de içimizde kışladı

Kışladı da bildiğini işledi

Gelinlik kızla koç yiğitten başladı

Var git ölüm var git neyin kaldı bizde

Yükseklere minaralar kuruldu

Oraya çarkacılar derildi

Ellerine kazma kürek verildi

Var git ölüm var git neyin kaldı bizde

Yörü bire Kul Himmetim şu dünyayı neylersin

Sarı öküzden balıktan berisini söylersin

Ya ağırında bu dünyayı neylersin

Var git ölüm var git neyin kaldı bizde

Osmanlı döneminde dinsel bağnazlıktan dolayı kentlerde meydana gelen salgınlarda pek çok ölümler olmuştur. Bu ölümlerin nedeni karantinaların uygulanmamasıdır. Kararlaştırılan karantina ve temizlik kurallarına tam uyum sağlanmaması da ayrı bir sıkıntı olmuştur. Mahmut Muhtar Balkan savaşı sırasında orduda temizlik kurallarına uyulmamasını ızdırapla anlatır.

Teknolojinin sanayi devriminden sonra hızla gelişmesi, aşıların bulunması, tarımda suni gübrenin kullanımı, gıdanın ve nüfusun artmasını sağlamıştır. Ulaşımın kolaylaşması ise insanların bir coğrafyada kapalı kalmasını sona erdirmiştir. Tabi bu gelişmeler sömürgeciliği doğurmuş ve sömürgecilik ise dünya savaşlarına neden olmuştur.20.y.y.başında uçaklar ile otomobiller bulunmuş ve piyasaya sürülmüştür. Bu yüzyılın ilk yarısında iki büyük dünya savaşı olmuştur. Bu savaşlar dünya nüfusunu büyük ölçüde azaltmıştır. Fakat dünyanın asli yapısından dolayı nüfus tekrar artmış ve bugün yaklaşık 8 milyara dayanmıştır. İletişim ise son derece gelişmiştir. İnsanlık 1969 yılında Ay’a çıkarak uzaya açılmıştır. Günümüzde ise iletişimin gelişmesi sonucunda her insan artık nerede ise ciplerle takip edilmektedir. İnsan sirkilasyonu ise son gerece gelişmiş durumdadır. İletişim ile her an her gün dünyanın neresinde ne oluyor anında öğrenmekteyiz. Gıdalarda ise artan nüfusu doyurmak için tarımda GDO’lu ürünler ortaya çıkmıştır. Bu ürünlerin ise insan hayatı üzerinde nasıl bir etkide bulunacağı tartışılmaktadır.

Dünyada söz sahibi olmak isteyen devletler ise laboratuvarlarda virüs üreterek birbirlerine karşı biyolojik silah olarak kullanmaktadır tezleri ortada doluşmaktadır.

Sonuç:

Aralık -2019 tarihinde Çin’in Wuhan kentinde Coronavirüs denilen bir virüs ortaya çıktı. Bu virüse Covid-19 adı verildi. Virüs bir grip virüsü. Ancak yakaladığı hastayı öldürüyor. Bu virüs hızla yayılmaya başladı. Salgın halini aldı. Çin buna karşı tedbirler geliştirmeye çalıştı. Eşyalarla da bulaştığı için Çin malları pazarlarını kaybetti. Çin ekonomik bakımdan büyük bir riske girdi. Salgın hızla yayıldı. Uçaklarla yapılan yolculuklar yüzünden insanlar hava ulaşımına şüphe ile bakmaya başladı. Suudi Arabistan’da da görülünce Suudi Arabistan Kabe’yi ziyarete kapattı. Sonra Avrupa’ya atladı. İspanya, İtalya, Almanya, İngiltere, ABD hastalıktan çok çeken ülkeler oldular. Tüm dünya karantinaya alındı. Kentlerde sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Fakat insanın yaşaması için gıdaya ihtiyacı vardır. Bunu sağlamak için marketler ve fırınlar açık tutuldu. Bazı ülkeler insanların evlerine gıda paketleri taşıyarak onların sokağa çıkmasını önlerler iken bazı ülkeler insanlarının zorunlu ihtiyaçlar için sokağa çıkmasına kısıtlı izin verdi.

Ülkemizde ise bu virüs dinsel nedenlerle Arabistan’a Kabe’ye yapılan umre ziyaretleri sırasında geldi. Durum anlaşılınca Kabe’ye ziyaretler yasaklandı. İnsanlar evlerine kapatılarak birbirleri ile iletişimi kesildi . Oysa insan insanın diline muhtaçtır. İnsan sosyal bir varlıktır. Gıdanın yanında konuşmaya ihtiyacı vardır. Toplu olarak yaşar ve toplu olarak üretir. Oysa bu hastalıkta tedbir insanların birbirlerinden ayrılması ve temizliğe dikkat etmesi. Özellikle 65 yaş üstünün hastalığa açık olmasının ifade edilmesi ile yaşlı unsur potansiyel hasta görüldü. Evlerinde zorunlu ikamete tabi tutuldu. Bu adeta hücre hapisi gibiydi. Yaşlı insanlar dünyada hiçbir değerlerinin olmadığını öğrendiler. Toplumsal gelenekler yasaklandı. Düğünler, bayramlar, ölümler, taziye evleri ziyaret geleneği bitti. Okullar kapatıldı, online eğitim başladı. Camiler kapatıldı ve vakit namazları yasaklandı. Avrupa’da da kiliseler kapatıldı ve online ayinler yapılmaya başlandı.

Ülkeler beraber çalışarak bu hastalığa karşı aşı bulunabileceğini kavradılar. Aralarında şiddetli rekabetler ve sürtüşmeler olmasına rağmen insan hayatının devamı için işbirliği yapmak gerektiğini öğrendiler.

1945 yılında ABD atom bombası kullanarak Japonya’yı yerle bir etmişti. Fakat nükleer silahların çok tehlikeli olduğu görülünce bir sözleşme yapılarak, nükleer silah kullanımı yasaklandı. Bugün hiçbir ülke nükleer silah kullanmayı düşünemiyor. Bizlere bu salgın biyolojik silahlarında nükleer silahlar gibi geri tepebileceği ve tüm insanlık için bir tehlike olabileceğini gösterdi.

Bu virüs bizlere önemli olanın insan hayatı olduğunu ve insan hayatı için her şeyden vaz geçilebileceğini gösterdi. Çünkü insan olmazsa ülkeler olmaz. Üretim olmaz, tüketim olmaz, din olmaz, düğün olmaz, ibadet olmaz, ziyaret olmaz, turizm olmaz, ekonomi olmaz, ölüm olmaz.

Dünya iletişim ve ulaşım ile küçüldü. İnsanların yaşam şekilleri birbirine benzer hale geldi. Üretilen mallar tüm dünyaya yayıldı. Dolayısı ile ülkeler ülkelerin külüne muhtaç hale geldi. Tarımın ne kadar önemli olduğu öğrenildi. Binaların gıda kadar kıymeti olmadığı görüldü. İnsanın binadan vazgeçebileceğini ama gıdadan vazgeçemeyeceği görüldü. İnsanın yaşaması için gereken ilk şartın tarım ürünü olan gıda olduğu açığa çıktı.

Dünyanın artık bir mahalle olduğu ve bu mahallede çıkacak bir yangının herkesi etkileyeceği yaşayarak öğrenildi. Maske takma ve güvenli mesafe kuralı ile sosyal hayata kısıtlı izin verildi. Güvenli mesafeye Sosyal mesafe denilerek insanlar tamamen birbirleri için potansiyel tehlike gösterildi. Bu durum insanların ayrıştırılıp zayıflatılmasını daha da arttıracaktır. Yalnız insan çaresiz garip bir varlıktır. Böylece sivil toplum örgütleri bu salgın nedeniyle gittikçe toplanamadığından dolayı zayıflayacaktır. Bu durum gücü elinde bulunduranların daha da cesaretlenmesine neden olacaktır.

Ahi şeyhi Edebalı “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” demiştir. Bu salgın bizlere yangından ilk kurtarılacak olanın insan olduğunu göstermiştir. En önemli unsurun insan hayatı olduğunu ve onu korumak için tüm üst yapı kurumlarından vazgeçilebileceğini yaşayarak öğretmiştir. En iyi öğretmen doğadır. Dersi acımasız ve yaşayarak verir. Saygılar.

Kaynakça

Mahmut Muhtar-1979-Balkan Harbi, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul

Dadaloğlu Şiirleri, Antoloji.Com Sayfa :1

Kahyaoğlu S.-2005-Kazdağı Tahtacı Türkmenlerinde Cenaze Töreni, Alevi Tören ve Ritüelleri Sempozyumu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı,Ankara

 52 total views,  1 views today

Diğer Yazılar

SİNEMADA 12 EYLÜL: TANK PALETİYLE GELEN NEOLİBERALİZMİN BEYAZPERDEYE YANSIMASI.

Neoliberalizmin karşısında küçük insan: Faize Hücum, Namuslu, Banker Bilo Faize Hücum / Zeki Ökten Film …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir