Deprecated: EV_Widget_Entry_Views içindeki WP_Widget oluşturucu yordam 4.3.0 sürümünden bu yana desteklenmiyor! Yerine __construct() kullanın. in /home/yaziportal/public_html/wp-includes/functions.php on line 5304
Bernard FRİOT VE KOMÜNİZMİN HALLERİ – YazıPortal

Bernard FRİOT VE KOMÜNİZMİN HALLERİ

Mahir Konuk / 01.02.2021

Makarnacılar” terimi, Türkiye’de belediyelerce dağıtılan “sosyal yardım” alanların metaforik adıdır. Eğer Fransa gibi ileri kapitalist bir ülkede yaşamış olsaydık, bu terim yerine “cas social” (toplumsal cins) “SDF” (Belirli bir evi olmayan) veya RSA’cı (Aktif dayanışma geliri alan) gibi terimleri kullanırdık. Bu terimlerin, ilgili birey ve ailelere siyasi ve insani olarak çok aşağılayıcı bir özellik atfetmek için kullanılmakta olduğunu pekala hepimiz bilmekteyiz. Fransa’da tam otuz yıl çeşitli ülke, din, dil ve toplumsal sınıftan gelen yoksullaştırılmış düşkün insanlara yardım işlerinde çalışmış birisi olarak bu gibi lafların arkasında bir nevi yoksul karşıtı ırkçılık yattığının da altını çizerek ilave edebilirim.

Ne var ki; yaşam standartları açlık sınırının dahi altına indirilmiş bu insanların sayıca sürekli ve geri dönülmez bir şekilde artan “tehlikeli sınıf” oluşturmaya başlamaları, kapitalistleri ve onların çöplüğünde eşinmeye alışmış olan kepaze “orta burjuvaları”, aradaki mesafeyi itina ile koruyarak önlem almaya yönlendirmiş bulunmaktadır. Siyasi ve ekonomik olmak üzere iki çeşit alınan örnekten bahsetmemiz mümkün olabilecektir. Siyasi olanın genel adını birçoğumuz biliyor ve bazılarımız da belli bir tanım yapmamış olsa da sadece hayatın içinde karşılaştığı olgulardan yola çıkarak dolaylı bir şekilde de olsa onaylıyor: Liberal faşizm. Ekonomik olanın adı ise; kendi toplumsal sorunlarını olabildiğince geleneksel yardımlaşma ilişkileri üzerinden halletmeye alışmış Türkiye’nin yoksullaştırılmış kesimi için, 1980 sonrasının “vahşi kapitalist gelişim dönemi” (24 Ocak 1980 kararları) gündeme getirilen “fak-fuk fon” yardımı, erzak yardımı yürürlüğe oturtulmuştur.

Avrupa’nın Fransa gibi ileri bir biçimde sanayileşmiş ülkeleri için bu yardım biçimi, legal “işsizlik parası” sonrası verilen asgari gelir olarak kurumsallaşmıştır (RMİ-1988). “İnsani yardımın” peygamberi olmaya bayılan “salon soytarıları” neo-goşist güruh tarafından piyasaya sürülmüş olan ve pratikte yoksul emekçi halkı kontrol edip hizaya getirmeyi amaçlayan bu tür “ekonomik tedbirler”, 2000’li yıllarda bu peygamberlerin “havarileri” tarafından daha da sofistike hale getirilmiştir (RSA yardımı). Günümüzde ise, “düzenli gelir” statüsü kazandırılmak üzere tasarlanan ve “Revenu de base” (Temel gelir-Fransa), “Revenu minimum universel” (Genel asgari gelir-İsviçre) gibi adlar almaktadır.

Gelir dağılımındaki adaletsizlikleri azaltmak”, “kamu güvenliğini sağlamak”, “kapitalizmi ıslah etmek”, “insani yardım” gibi çeşitli başlıklarla ve siyasi güçler dengesine göre gündeme getirilen bu tür legal (kurumsallaşmış) veya kolaylaştırıcı (kurumsallaşmamış) yardımlar, gerçekte kelimenin tam anlamıyla “ezilen sınıf” menfaati gütmeyen yardımlardır. Amaçları yerleşik “kapitalist sistemin” düzeninin selametinden başka toplumsal çıkarı gözetmezler. Günümüzdeki kapitalizmin ölüm yıllarında kazandığı anlam daha da vahim bir hal alarak “fazlalık” olarak ilan edilen işsiz-güçsüz-evsiz-barksız diye adlandırılan nüfusa bir resmiyet kazandırarak, kapitalist sistem dışına itilmiş bu nüfusu artık geri dönülmez bir biçimde insan toplumu dışına da iter. Bu yardıma Türkiye’de ön görülen vasıf ise “temel vatandaşlık hakkı” olmaktadır.

Bu tür yardımların doğup geliştiği ve kurumsallaştığı kıta Avrupa’sında özellikle de bazı komünist ve Marksist çevrelerde “İkinci sınıf insan” yaratan bu gibi “insani yardımları” köklü bir şekilde eleştiren sesler de daha “toplumsal ilerlemeci” diye adlandırdığımız dönemden beri yükselmektedir. Bu “anti-kapitalist” ve “tutarlı toplumcu” muhaliflerin günümüzdeki en öne çıkmış düşünürlerinden birisi, Bernard FRİOT adlı Fransız ekonomist-sosyoloğudur.

Bu yazımızda, kapitalizmin kendisini “fazlalık” ve hatta “işe yaramaz” olarak nitelendirdiği nüfusu toplumsal zenginliğin kaynağı olarak görüp gösteren bu Fransız ekonomist ve sosyolog Bernard FRİOT’yu ve düşüncesini ele alacağız. Kendisi bizce “sahte-solcu” ve “sahte-muhalif” ile “gerçek solcu ve “gerçek-muhalif” ayırımının günümüzdeki kilometre taşlarında birisi, belki de en önemlisidir. Toplumsal üretimden alınacak pay söz konusu edildiğinde, FRİOT’nun eleştirisi, yerleşik düzen içinde bu alanda yürütülen içerik ve yöntem tartışmalarından toplumsal zenginliklerin (dolayısıyla onun ifade etmeyi tercih ettiği biçimiyle “ekonomik değerin”) dağılımında emekçiden yana tavır takınmakla özetlenen “köktenciliği” ile ayrılmaktadır. Bu köktenci tavır aynı zamanda siyasi olarak değil ama bilimsel olarak da tek doğru tavır olmaktadır.

Neticede, siyasi planda bir “Komünist” olmuş olmasını bilim adamlığına katan sosyal bilimcimiz, sanki sermayedarların yoksullaştırdığı emekçilere bahşettiği ihsanmış, lütufmuş gibi bu tür yardımların tümünü reddetmektedir. Yoksulluk ve gelir kavramlarının bildik resmi tanımları yerine kendi tanımlarını da koymakta ve hatta bununla da yetinmeyerek yeni bir toplum (komünizm) anlayışını taşıyan kavram ve siyasi hedefler ileri sürmektedir. Onun tezlerinin çoğuyla hemfikir olduğumuzu öncelikle belirtmemiz gerekmektedir. Ancak biz Bernard FRİOT’yu ve eserini tanıtırken aramızdaki mevcut ve hiç de küçümsenmemesi gereken ayrılıkların da altını çizmeyi ihmal etmeyeceğiz.

Bernard FRİOT kimdir?

İsyankâr” bir “taşra sürgünü” ilkokul öğretmeninin oğlu olan B. FRİOT, “68 Kuşağı” olarak adlandırdığımız toplumsal ve siyasi kategorinin “doğal” üyesidir. O dönemden günümüze kendi kampının temel özelliklerini kaybetmeden ulaşan nadir düşünür-araştırmacı ve akademisyenlerden birisidir de aynı zamanda. 1969’dan beri FKP (Fransız Komünist Partisi) üyesi olarak bize; “bu süre zarfında sineye çektiklerimin sayısını ben de unuttum” diye dert yanmakta. Friot’nun bu sadakatli yanı, FKP’yi her eline geçirdiğimizde, uyguladığı yalan yanlış ve hatta bazen “karşı devrimci” duruş ve davranışlarından dolayı yerden yere vurmamıza rağmen, Fransız Komünistleri ile selamı sabahı kesmememizin nedenini de açıklamakta. FKP işçi sınıfına mal olmuş asırlık bir kurum olarak hala, hayatın maddi gerçeğine en yakın siyasi kurumlardan birisi olarak, neo-goşist hainlerle kıyas bile kabul edilemeyecek şekilde, bize yakın düşünce üretebilen insanları barındırabilmektedir.

                                                         (Bernard Friot sosyolog ve ekonomist)

B. FRİOT “ekonomi” eğitimi görmüş ve otuz yıl Fransa’nın Lorraine bölgesindeki bir üniversitede “öğretim görevlisi” olarak çalışmıştır. Tam “20 yıl” süren doçentlik tezi çalışmasından sonra profesör olarak disiplin değiştirip sosyoloji bilimine transfer olmuş ve akademik kariyerini “sosyolog” olarak Paris-Nanterre Üniversitesinde sonlandırmıştır. Kendisinin konuşmalarında birçok kez altını çizerek belirttiği gibi bu “sonlanış”, aktif hayattan emekliliğin pasif hayatına geçişe tekabül etmez. O, kendi tez konusu yaptığı “sosyal güvenlik” anlayışına göre, içinde yaşadığımız “aktiflik” ve “pasiflik” hallerini birbirlerinden koparmayan bir hayat çizgisi tasarlamaktadır. Yani, bizim ifade etme biçimimize göre, makro ölçekteki toplumsal akışkanlıkla, mikro ölçekteki bireysel parkurdaki akışkanlık birbirlerini tamamlayacak ve yine aynı zamanda birbirlerini karşılıklı olarak besleyecek türde olmalıdır. Emekli bir akademisyen olarak çalışmalarına devam eden FRİOT, çok geniş kapsamlı dayanışma ve eğitim ağı olan “Reso-salariat” adlı bir sendikal ve siyasi iletişim ağında yöneticilik ve eğitmenlik yapmaktadır.

B. FRİOT, kendisinin ana bilim dalı olan ekonomi bilimini, üniversitelerde öğretildiği ve çalışma ve yaşama alanlarında hayata geçirildiği biçimiyle, “burjuva bilimi” olarak adlandırır (ki, bu otuz yıl ekonomistlik yaptıktan sonra sosyolojiye transfer olmasını da açıklar!) Ona göre akademik planda bu bilim dalına, emek dünyası ve sosyal güvenlik sistemi ile ilgili olarak üç ayrı ekol hakim olarak varlığını sürdürmektedir. Bunlardan birincisi “neo-klasik ekol” olup, kapitalist sistemin gelir dağılımda yarattığı adaletsizlikleri “toplumsal barışı sağlamak” adına azaltmayı hedefler. İkincisi “Keynesçi” olarak bilinen ve “Fordist” ekonomik anlayışa dayanan ekol olup seri üretime bağlı olarak seri tüketimi de mümkün kılan “yüksek ücret” politikalarından yana olan okuldur. Üçüncü ekol ise tahmin edileceği gibi Ekonomistimizin ekolü olan Marksist ekol olup, işçi sınıfının yaşam şartlarının sürekli iyileştirilmesini hedeflemeyi, bu yolda kendi kendisini sürekli yenilemesi için onunla “dayanışmayı” savunmaktadır. Bernard FRİOT, bu üç ekolün, -başta kendi ekolü olmak üzere- emekçiye ve emeğe bakışını ve sosyal güvenlik konusundaki siyasi tavrını radikal bir biçimde eleştirmektedir.

Onun, sorgulayan bir “ekonomist” olarak diğer ekonomistlerden radikal bir biçimde ayrılışı, Büyük Fransız Devrimi’nin 200. Yılına rastlayan 1989’a tarihlenmektedir. Bu tarih aynı zamanda tam yirmi senedir sürdürüp bir türlü bitiremediği doçentlik tezinin sorunsalının nihayet çözümlenmeye başlandığı tarihtir. O halde, kendi bilim dalıyla olan ilişkisi sadece “kariyer yapmayı” amaçlamayan, ama aynı zamanda tutkulu, insanca ve militanca olan Ekonomistimizin düşüncesinin derinliklerine nüfuz etmeye başlayarak, onu kendi düşüncemiz açısından irdelemeye çalışalım.

Bernard FRİOT’ya göre ekonomi ve siyaset.

Bernard FRİOT, araştırmacı ve düşünür olarak iki kere doğmuş ve bir bedende iki ömür yaşamış olanlardan. Anlattıklarından yola çıkarsak, onun ilk doğuşu işçi sınıfı ile “dayanışma” içinde olan kaba “Marksist bir ekonomist” olarak gerçekleşiyor ve belirttiğimiz gibi 20 yıl kadar sürüyor. Bu süre zarfında “gerçek” anlamda haftada “dayanışmacı-akademisyen” olarak 5 gün burjuvaziye hizmet ettikten sonra, sadece 2 gün “militan” olarak emekçi kitlelerle doğrudan buluşma fırsatı bulabiliyor.

O dönemde bir ekonomist olarak sahip olduğu anlayış şöyle özetlenebilir: İşçi sınıfı = yenilgi ve kaybedenler; Ücret = Satın alma gücü; Sosyal güvenlik = Dayanışma. Her ne kadar emekçilerin oluşturduğu sınıfın “yanında” görünse de, Ona göre kendini o sınıfın içine dahil etmeyen, o sınıfın üyeleri olarak gördüğü emekçi bireylere “acıyan” ve bu yüzden de o bireylerle çeşitli biçimlerde ve dışarıdan birisi olarak dayanışma içinde olan bir davranışa işaret etmektedir, böylesi bir akıl yürütme. Ancak, meseleleri bu türlü ele alış biçimi, var olanı sadece eleştiren ama gerçekte onunla aynı zaman-mekanı paylaşmayan, ama yine de “kritik” ve “bilimsel” olduğunu iddia eden burjuva düşünüş ve yaşayış biçimini yansıtmaktadır bu tür bir davranış. Bu iddiasına örnek olarak ünlü Fransız sosyoloğu Pierre BOURDİEU’yü de örnek olarak alır ve onun bir “sosyoloğun el kitabı” haline gelmiş olan “Distinctions” (Ayrışmalar) adlı eserine gönderme yaparak ileri sürdüğü portreyi tanımlar. FRİOT’ya göre, BOURDİEU’nün işçiden anladığı bir burjuvanın yaptığı tanıma tıpa tıp uymaktadır: Toplumun bütün yaşam alanlarında en “aşağıyı” temsil eden işçinin kaderi kaybetmektir. O bir “üretici” olarak ne yaratıcılığı mevcuttur, ne de “kültürel sermayesi” bulunmaktadır. “Kritik sosyologca” tanımı yapılan işçi; “baget ekmek” ile “kamamber” peynirini içtiği kırmızı Fransız şarabına meze yaptıktan sonra yellenir ve dönüp kulağının üstüne yatar, şeklinde burjuvalarca yapılan karikatürlere uygun davrana bir tür “yaratık” olmaktadır.

İyice anlaşılsın diye BORDİEU’nün ve ondan aktaran FRİOT’nun sözlerini biraz abartılı biçimde aktardığımızı saymazsak, bir takım “Marksistlerin” de içine katıldığı bu “kritik” sosyal bilimcilerin bütün yaptıkları, sermayedarların sınıfı olan burjuvaziyi “kendi için” (pour soi) var olan dört başı mamur başlıca sınıf olarak tanımlamaktadır. Bu “her zaman bir yolunu bulup sınıf savaşından muzaffer çıkan sınıf” toplumda başlıca etkendir. Bundan dolayıdır ki, toplumun öznesi olduğu gibi, insanlık tarihinin de günümüzdeki başlıca öznesi, yine de odur. İşçi sınıfına gelince o; sadece “ihtiyaç sahibi” ve kendine söylenenin dışında bir iş çıkarmaktan aciz bireylerin oluşturduğu ve ancak “kendi kendine” olup da “kendi için” olamayan bir sınıf olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla, bu tür bir anlayışın hakim olduğu “Akademi”, sadece ve sadece burjuvazinin zafer türkülerini söylemekten, destanlarını yazmaktan başka bir şey yapmamaktadır. “Sınıf İşbirlikçisi” olmaktan başka bir işe yaramayan, BOURDİEU ve takipçilerinin de içinde olduğu “kritik” sosyal bilimciler için de bu geçerlidir.

Bernard FRİOT’nun ileri sürdüğü iddialara katılıyoruz. Biz, onun burjuva dünya görüşünün özel olarak sosyal bilim ve genel olarak bilim üzerinde tahakküm kurması ile ilgili tezini kendi yazılarımızda bir başka biçimde ifade etmekteyiz. Şöyle ki; bir toplumsal olayın “gerçek” ve “hayal ürünü” olma arasındaki ilişkide “gerçeklik” statüsü kazanmış olmasının, iktidarda olan anlayışa göre belirlendiğini ileri sürerek tanımlandığını belirtmekte ve bu tavrın “bilimsel tavır” olmaktan çok uzak olduğunun altını çizmekteyiz. Açıktır ki; içinde yaşadığımız durumda hakim olan görüş, ekonomik faaliyeti ve onun üzerinden insan toplumunu yönlendiren sermaye sınıfının doğrularını “gerçek” statüsü kazandırmakla belirlenmekte, onları ciddiye alınacak bilimsel niteliklerin kıstası haline getirmektedir. Buna karşın, “başlıca ekonomik değer yaratıcısı olmuş olmak” (FRİOT) gibi emekçi sınıfının doğrularına işaret eden olgular ise “minör” bir statüye hapsedilerek, olgu ve düşünce dünyasından kapı dışarı edilecektir. Biz, tamamıyla sınıfsal önyargıların gerçeklerin görülmesi ve düşünce dünyasına katılması işlemini şöyle tanımlamaktayız: Kurgusal olanın yaşanmış olana empoze edilmesi, böylece kapitalist sistemin insan toplumuna, sermayenin emeğe, ölümün hayata geri dönüşümsüz olarak hükmetmesi. Bu tanımlara uygun olarak kapitalist sistemin, evrendeki insan varlığını kendi sona ermiş varlığı ile özdeşleştirerek sonlandırmayı hedeflediğini düşünüyoruz.

Diğer taraftan, FRİOT’nun “işbirlikçi” olarak nitelediği ve bizim “sahte solcu” veya “sahte muhalif” olarak adlandırdığımız akademisyen, siyasetçi, sendikacı, vb. aslında bir bütün olarak “toplumsal ilerlemeci” olarak nitelediğimiz tarihi dönemde üretildiğini de belirtmemiz gerekiyor. Bunu B. FRİOT’da teslim ettikten sonra, bu dönemde sadece “işbirliği” üretilmediğini, sınıfın bağrından gelen emekçilerin sayesinde “komünizm” yönünde önemli ve temelli adımlar atıldığının da altını çiziyor, verdiği konferanslarda. Zaten onu bu “işbirlikçi dünyadan” koparan da sosyal güvenlik sistemi üzerine yaptığı araştırmalarda işçi sınıfının sadece “ekonomik değerin” değil ama aynı zamanda bir bütün olarak insan toplumunun da yaratıcısı olduğunu ve onu anlamanın en doğru yolunun ampirik dünyasına girmek olduğunu bir yaz tatilinde keşfetmeye başlaması olacaktır.

,

Kapitalist sistemden insan toplumuna (komünizm) geçiş.

Bernard FRİOT’nun “gizli işbirlikçilikten” ve “hafta sonu devrimciliğinden”, yine O’nun tabiriyle “işçi sınıfı ile dayanışmadan”, doğrudan emeğin dünyasına geçişinin hikayesi, güzel bir tatil günü zihninde aniden adeta “şimşeklerin çakması ve göklerin gürlemesi” ile birlikte başlar. Yaşayanlar bilecektir: Cevabı çok ama çok basit olduğu kadar soru haline getirilip sorulması bununla ters orantılı bir şekilde çok ama çok zor birçok parametreye sahip olan bir sorunu1 çözmek için ömrünüzün en verimli çağınızı feda etmişinizdir. Bunun için araştırmanızı yönlendiren hipotezinizi geçerli kılmak üzere yüzlerce (bazen binlerce) saat harcayarak materyal toplamış ve sahada gözlem ve mülakat gerçekleştirmişinizdir. Ancak önemli bir sorun, hatta çok çok önemli bir sorun görünmez bir duvar gibi karşınıza dikilmekte, size hayatı kelimenin tam anlamıyla “zehir etmekte”dir. Gerçeği yerleşik düzenin dışına sarkmış olsa da keşfetmek için yola çıkmış olan bilim insanlarının yakından aşinası olduğu bu “görülmez duvarın” adı uyuşmazlıktır: Netice itibariyle düşünce ürünü hipotezlerle, sahadan yani pratik (ampirik) hayattan devşirilen verilerin uyuşmazlığı.

Sonra şartlar olgunlaşır (veya benim yaptığım gibi şartların oluşmasını siz, mesela sıkı bir “izolasyona” girerek hazırlarsınız kendinize göre) ve çözümü getirecek ve “önyargılardan” başka bir şey olmayan ilk hipotezlerinizin yerini alacak ve başı-sonu “maddi gerçek” olan ana fikri bir iki cümleyle özetleyiverir çıkarsınız işin içinden! Bu, sizin bütün hayatınızı karartan o görünmez (en azından başkalarına görünmez) olan duvarı bir tekmeyle, insanoğlu olmanıza yakışır bir biçimde yıktığınız andır. Eh, size özgürlüğünüzü geri veren böylesi bir anda kafanızda şimşeklerin çakması, göklerin gürlemesi son derece mümkün ve gerekli bir ruh olacaktır elbette!

Anlaşılmıştır sanırız: FRİOT’nun zihninde çakan şimşekler aynı zamanda sosyal güvenlik sisteminin başlıca temalarını ve zenginlik kaynaklarını teşkil eden “iş” ve “işçi” tanımlarında, kapitalizmin insan düşüncesine vurduğu zincirlerin kırıldığı ana da tekabül etmektedir. O halde SGK bağlamında bu zincirlerin teker teker nasıl kırıldığına yakından bakalım:

Soru: İŞ ve ÜCRETİ nedir?

Cevap: “Ekonomik bir değer” üreten her faaliyet iştir. Ama üretimin kapitalist sistemin yönlendirilmesine göre tanımlandığı mevcut durumda İŞ kavramı, “özel mülkiyete dayalı rant sağlama faaliyeti” olarak tanımlanmaktadır. Örneğin, ben evimin önündeki çayırı biçtiğimde bunun adı sadece “çayır biçme faaliyeti” olacaktır. Eğer bu işi kamu çalışanı yapmışsa, aynı işin adı “harcama yapmak” olarak belirlenecektir. Ancak, bir ve aynı işi bir özel şirket elemanı gerçekleştirirse bunun adı iş ve işi yapan elemana da “işçi” denecektedir. Diğer bir deyişle, kapitalist sistem altında, aslında bir üretici faaliyetin “ekonomik değer” olarak kabul edilebilmesi için “kapitalist rant” üretmesi ille de gereklidir. Bu indirgemecilik, üretimi ranta, ihtiyacı ise bir elemanın çalıştırılmasını gerektirecek ve sermaye sahibi tarafından sunulan işin (emploi) varlığına, insan toplumunu kapitalist sisteme, insan varlığını kapitalizmin varlığına (veya yokluğuna) indirgemek anlamına gelmektedir. Bu yüzdendir ki, FRİOT’ya göre özel sektör elemanını belirleyen, beceri sahibi bir insan olarak işçinin sahip olduğu yetiler ve/veya onun bir iş makinesinden farklı olup olmaması değil, ama kendi belirlediği kıstaslara göre örgütlenmiş üretim faaliyetinde bir fiyat biçilen işgal edilen işin kendisidir.

Soru: İşçi kime denir?

Cevap: Burjuva ekonomistlerinin yaptığı iş ve ücret tanımına göre, işçinin, bütün “ekonomik değerlerin” biricik yaratıcısı olarak üretim faaliyetinin de biricik öznesi değil ama, onun olsa olsa düşkün bir “ihtiyaç sahibi” (Klasik ekol), ölüsü de dirisi de işe yarayan bir “tüketici” (Keynesçi ekol) ve “insanlık namına” dayanışma içinde olmamız gereken bir mağdur (Kritik ekol) olduğunu ispata çalışmaktan başka bir şey değildir. Oysa bunun tam tersi doğrudur: Sermayedarlar sınıfı, bırakalım üretime özne olmayı ve adına yakışır bir insan toplumu yaratmayı, biricik yaratıcının karşısında sadece ekonomik planda kendisinden arınmamız gereken bir “parazit”, toplumsal planda ise ondan ayrı bir “toplumsal sınıf” olarak bütün hastalıkları üreten bir mikrop yuvasından başka bir şey değildir. Bu görüşlerin altına imzasını atan bizler içinse, bırakalım “parazitliğini” ve sürekli hastalık üretmesini, kendi tarihsel sonuna bütün insanlığı da sürükleyerek onun evrendeki varlığını sonlandırmaya kararlı bir canavardan başka bir şey değildir.

Soru: “Çıkış Hattı” nasıl olacaktır?

Cevap: Her şey, bütün ekonomik değerlerin yaratılmasının gerçekleştirildiği üretim sürecinin biricik öznesi olan ve böylece toplum dediğimiz varlığı da yaratan emekçinin, kendi eyleminin öznesi haline gelmesinin önündeki bütün engellerin kaldırılmasına bağlıdır. Bu ise üretimin ve dolayısıyla kapitalist sistemde üretimi organize edip yönlendiren sermayenin toplumsallaşması (sosyalizasyon) ile mümkün hale gelecektir. Bu aynı zamanda bütün toplumsal ve bireysel hastalıkların kaynağı olan ve kapitalist sistemin “fıtratında” bulunan “yabancılaşma” (aliénation) sürecini de sonlandıracaktır. Sosyalizasyon, bizim tabirimizle bir kapitalist dönem hastalığı olan “aşırı bireyleşmeye” de son vererek, üretimde bir fonksiyonu olan, yani “ekonomik değer” üreten işçiyi, sırf “kapitalist rant üretimine” vesile olmadı (işsizlik hali) diye sistem dışına atıldı diye toplum dışına da atılan emekçiye toplumsal zaman ve mekanlarda sınırsız entegrasyon hakkı getirecektir.

Soru: “Ömür boyu ücret” veya “kalifiye emekçi ücreti” nedir?

Cevap: Bu düşünceden yola çıkan B. FRİOT, sahte sol ve sahte muhaliflerin aksine sermayedara rant sağlayan bir iş sahibi olmayan emekçiye “asgari gelir” verilmesine, verilmesi planlanan “gelirin” özü itibariyle karşı çıkmaktadır. “Evrensel gelir” olarak da adlandırılan bu gelir, her ne kadar bazıları söylemde karşı görünseler de, en çok sermaye sınıfının işine gelmektedir. Çünkü emekçinin üretimin gerçekte varolduğu gibi “öznesi” değil ama “nesnesi” olması ile belirlenen mevcut statüsüne karşı hiçbir değişiklik önermediği gibi, onu daha da pekiştirmektedir. Dolayısıyla, “temel gelir” eşit sayılmayan ve ancak ne olduğu belirsiz “insani kıstaslara” göre lütfen tolere edilen “fazlalıkolarak işlem gören bir insan türü yaratmaktadır. Bunun yerine, toplumun bireylerinin tümünün gerçekte bir “ekonomik değer” üreten faaliyetleri (örneğin çocuk yetiştirmek gibi.) iş olarak kabul edilmeli ve yetişkinlik çağının başlangıcı olarak kabul edilen 18 yaşından itibaren ve edinilen beceri düzeyini belirleyen “kalifiye olma” derecelerine göre derecelendirilen, “ömür boyu ücrete” tabi tutulmasını önermektedir. Bu durumda toplumun bireyi, hem içinde yaşadığı toplumun eşit bir vatandaşı ve hem de üretimin ve kendi yaşam parkurunun öznesi durumuna gelebilmiş olacaktır. Yapılan ödeme ise beceri seviyesi (kalifikasyon) oranında, yapılan işin kendisine göre değil, ama bizzat işgücü seferber eden emekçinin kendisine göre insan ve toplum eksenli olarak yapılmaktadır. Zaten “insan tabiatı” denilen şeye en uygun olan biçim de bu olmayacak mıdır?

Soru: SGK’nin üretimin ve sermayenin sosyalleşmesindeki yeri nedir?

Cevap: Fransa’da sosyalizm ve sosyal mücadelelerin tarihi, emekçilerin İinci Dünya Savaşına gelinceye kadar kendi sınıf içi dayanışma sandıklarını kurmuş bulunmaktaydı. Bu dayanışma sandıkları sağlık, yaşlılık ve aile yardımları gibi çeşitlilik göstererek, farklı işkollarında ayrı ayrı örgütlenmişti. SGK’nın finansmanı da, ödenen para da merkezi ve bütün kamuya mal olmuş bir tek kasadan çıkmamaktaydı. Bunu başararak sermayenin ve emeğin sosyalleşmesinde temelli bir adım atmak 1946 yılının De GAULLE hükümetinde “Çalışma Bakanı” olan ünlü komünist ve kendi döneminin CGT sendikasının “metalürji federasyonu” başkanlığı da yapmakta olan Ambroisse CROİSAT’ya nasip olacaktır. Bu tarihte hazırlanıp meclisten geçirilen kanunla “Devlet memurluğu” ve “emeklilik” model olarak alınıp, iş garantisi prensibine uygun olarak genel Genelleşmiş SGK’nin temelleri atılmış olmaktadır. Yakın zamanda Fransa’da yaşadığımız emekçi halk isyanlarına neden olan da işte tam da bu temele karşı yapılan saldırılardır. FRİOT’ya göre sosyalleşme yönünde atılan bu çok önemli adım, “komünizm” yönünde kapitalist sistem tarafından biçimlendirilmiş bir toplumda atılan temelli bir adımdır. Bizim “Toplumsal ilerlemeci” olarak adlandırdığımız dönemde yürütülen ve “sosyalizmin kazanımları” hanesine kaydedilen sınıf mücadeleleri bizce (Bkz. “Denge ve Devrim) işte bu şekilde, yani emeğin ve sermayenin sosyalleşmesi sayesinde gerçekleştirilmiş bulunmaktadır. Sonuçları itibariyle bu sosyalleşme emekçiler için bütün dünyada genel refahın da arttırılmasına da karşı gelmektedir.

Üretim ve Dağılım Sorunu:

Kapitalist sistem altında da olsa, toplumu toplum yapan, onun oluş sürecinde aldığı biçimleri siyasi kategoriler altında biçimlendirilen üretim faaliyetidir (Ekonomi-politik). Üretim faaliyetine bağlı olarak yürütülen sınıf mücadeleleri altında bir “değer” yaratılmaktadır. Bu değerin yıllık toplamı Fransa’da PİB, Türkiye’de ise GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) olarak adlandırılmaktadır. Sosyalleşme, hayatın devamının olmazsa olmazı olan bu genel değerin kolektif bir biçimde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla antropolojik anlamda insan varlığının da önkoşuludur. Bizce, kapitalist sistem altında “sınıf mücadeleleri” üzerinden gerçekleşen sosyalleşme aynı zamanda “insanlaşma” sürecini” de kucaklamaktadır.

Sermayenin yönlendirme gücünü ve üretime müdahale planını temsil eden “kapitalist sistem”, aslında sosyalleşme faaliyetini içleştirmeye istekli değildir. Her durumda varlığını tek bir hedefe odaklamıştır: Sermaye birikimi. Bu işin nasıl ve hangi şartlarda “işgücü sömürüsü” üzerinden gerçekleşeceği” onun varlığını belirleyen bir şey değildir. Tıpkı antropolojik bir ön şart olan “sosyalleşmenin” onun varlığını bir sınıf olarak belirlemediği gibi. O, her dönemde olduğu gibi üretilen değerlerin paraya dönüşmüş biçimine el koymaya bakar. Örneğin, üretim faaliyetine doğrudan müdahale etmekten imtina etmek işlemi, kapitalizmin şafağı sayılan “manifaktür” dönemde olduğu gibi -birkaç aşıra sığan uzunca bir dönemi devirdikten sonra- içinde yaşadığımız kapitalizmin güneşinin battığı dönemde de aynı şekilde cereyan etmektedir. Kapitalizmi küreselleşmeye ve “neo-liberal” politikalara taşıyan da onun bu yanı olmuştur.

Kapitalizmin dini:

B. FRİOT, kapitalizmin üretime müdahale etme biçiminin bir dinin insan toplumuna müdahale biçimine benzediğini söylemektedir. Diğer bir deyişle bu müdahale, metafizik bir varlığa sahip olsa da, maddi içerikli olan hayata müdahale eden bir mevhuma benzemektedir. Bu durumda, insan toplumuna dışardan bir dinin dogmaları ve dikte ettiği davranış biçimleri gibi sarsılmaz olarak, “ruhbanların” yerini tutan burjuva ekonomistlerce empoze edilen önyargılar. İşlevinin antropolojik boyutu itibariyle “kapitalizm bütün dinlerin oynadığı rolleri tek başına oynamaktadır” (FRİOT’dan alıntı)

Kapitalizm, tek başına “bütün dinlerin yerini alma” rolünü, dinlerin başlıca iki işlevini yerine getirerek gerçekleştirmektedir: 1) Sınıfının baskı aracı olan kurumlarını “doğal” bir şeymiş gibi pazarlamak; 2) Kurgusal bir çerçeveyi aşmayan “hayal ürünü bir protestoyu” örgütlemek (“İnsani yardım” adı altında!). Kapitalizmin dogma fonksiyonunu da yerine getiren temel “kurumlarına” gelince, bunlar başlıca üç adetten ibarettir: 1) Kâr getiren özel mülkiyet, 2) İşgücü pazarı, 3) Özel sermaye kredisi. FRİOT’nun bu söylediklerine bir de son dönemde tıpkı bir kanser tümörü gibi kamusal alanda bireylerin arasındaki ilişkilerde “toplumsal mesafe” olarak “toplumsallaşma” faaliyetinin önüne dikilen ve bir nevi ibadet biçimi olarak insan bireylerine tedavisi mümkün olmayan kronik bir hastalık gibi şeyi de ilave etmemiz gerekecektir: Rekabet. Kapitalizmin başlıca varoluş biçimi olan bu musibet, kendisini günümüzde özellikle “aşırı bireycilik” ideolojisi üzerinden genelleştirmektedir.

Kapitalist sistemin insan toplumuna “evrensel bir gereklilikmiş gibi dışarıdan kabul ettirmeye çalıştığı bu üç kurum veya dogmaya insanlığın hiçbir şekilde ihtiyacı bulunmamaktadır. Bunu, çalışanların SGK katılım payı ödenekleriyle (Fransa’da) oluşturulan hastaneler gibi “ekonomik değer” üreten sağlık kuruluşları gayet mükemmel bir şekilde örneklemektedir. İnsan toplumunu kendisinin tabiatına uygun yeni bir üretim biçiminin uygun bir şekilde örgütlenmesinde, kapitalizmin hakimiyeti altında atılan bu somut adımlar genelleştirilebilecektir. O halde üretim sürecindeki dağılımdan çıkarak, somut bir biçimde nasıl gerçekleştiğine bir göz atalım. Bu aynı zamanda “Ekonomist” olan FRİOT’nun düşüncesinin genel bir ifadesi de olacaktır.

GSMH, katılım fonu ve sermayenin toplumsallaşması:

Bernard FRİOT, bilimsel-politik platformda verdiği mücadeleyi “emekçiyi kapitalistin sunduğu iş aracılığıyla sömürülmekten kurtarmak” olarak belirlemekte. Bunun ise “sosyal katılım payı” oluşturmak ve “kalifikasyona bağlı ömür boyu ücreti kurumlaştırmakla” başarılabileceğini ileri sürmektedir. Somut olarak, bu gerçekleştirme süreci kendisini bugünden, daha doğrusu 1946’dan itibaren oluşturulan Genelleştirilmiş SGK reformunda öngörülen biçimiyle, GSMH’n dağılım biçimleri üzerinden ortaya koymaktadır. Dağılım iki biçimde kendini ifade etmektedir.

İşci ücreti SGK Patron Rantı
İşçi payı Patron payı

ŞEKİL 1

Şekil I. de ifade edilen ve adına “1. Dağılım” denilen dağılıma göre GSMH üçe bölünmekte, onun içinden bir pay ücretlere ayrılırken, bir pay da “kapitalist rantı” oluşturmaktadır. Üçüncü payı ise SGK kasasına akan işçinin ve patronun ödediği “sigorta primi” (cautisation sociale) oluşturmaktadır. FRİOT bu üçüncü payı da “sosyalleşmiş ücret” olarak işçinin hanesine yazmaktadır. Ona göre ücretin ve kapitalist rantın payının ne kadar olacağı alınacak “siyasi kararların” ne olup olmadığına bağlıdır. İşte bu yüzdendir ki Komünist bakan Ambroise CROİSAT’nın 1946’da çıkardığı ve yakın zamanda büyük darbeler alıncaya kadar devamlı iyileştirilerek gelen Genel SGK yasası, komünizme doğru atılmış önemli bir siyasi adım olarak değerlendirilmektedir.

İşci ücreti SGK Patron Rantı
vergi vergi
İşçi payı Toplumsallaşmış ücret Patron payı

ŞEKİL 2.

Şekil-II. GSMH’nın İkinci dağılımını özetlemektedir. Kolaylıkla tespit edileceği gibi hem emekçi ücretlerinden ve hem de kapitalist rant üzerinden vergi alınmaktadır. Kamu harcamalarına ayrıldığından, gerçekte vergilerin özellikle de kapitalistten alınanının emekçilerin “sosyalleşmiş ücretlerine” ilave edilmesi gerekecektir. Ancak, son dönemde alınan neo-liberal siyasi kararlarla toplanan vergiler “mali destek” olarak patronların hanesine kaydırılmış, işçilerin hanesinde yıllık %6’lık bir azalma olurken, sermayedarların hanesinde ise yıllık %3’lük bir artma görülmüştür. Bugün, sosyalleşmiş ücret dahil, İşçilerin GSMH’deki payı %60’a çekilirken, kapitalistlerin rantı %40’lara yükselmiştir.

Varılan sonuca göre, işçiyi kapitalist işyerinden ve toplumu da kapitalizmden kurtarmak, toplumsallaşmış SGK payını ücretler üzerinden sürekli arttırmak ve kapitalist sermaye payını sürekli ve/veya muzaffer bir devrimle azaltıp yok ederek mümkün olabilecektir. Ekonomik değerlerin yaratılması için, bu pay arttığı oranda kapitalist sermayeye ve “kredi” sistemine ihtiyaç olmayacaktır. Bu daha bugünden ortada olan bir olgudur.

Bernard FRİOT’ya göre Sosyalizm ve Komünizm

İşçi sınıfına yıllarca uzaktan herhangi bir nesneye bakar gibi baktıktan, onun durumu karşısında iç çekip protesto ettikten ve nihayetinde “dayanışmaya girerek” ama aynı zamanda “sosyal” ve entelektüel mesafeli bir ilişki yürüttükten sonra, elinde mektep çantası ile “okula girer gibi” işçi sınıfının içine girdiğini söylemektedir, B. FRİOT. Ve bu temelli olan bir ileri adım atışla birlikte, dış dünyayı, kendisini, sahaya ait ampirik olarak bütün öğrendiklerini, ve çantasının içinde taşıdığı ve eski bakış açısına göre yorumladığı Marksist teoriyi ve bilimi yeniden tanımlamaya ve yeni bir düzene koymaya çalışmıştır.

Anlamlandırmaya, yeniden ve yeniden anlamlandırmaya çalıştığı bu şeylerin içinde “komünizm” tanımı da gelmektedir. Dikkat edilsin; konu başlığımızda dikkati çekeceği üzere “sosyalizm” kavramını analizlerinde ve gözlemlediği olgularda bahis konusu etmemekte, hayatın bir parçası halinde olan olguları doğrudan “komünizm” kavramının içine katarak (dolayısıyla “sosyalizm” kavramından “ekonomi” yaparak) ifadelendirmektedir. Ona göre, bu tavrı “Alman İdeolojisi”nde” ifade edildiği biçimiyle Marx’ın anlayışına da uygundur: “Komünizm: Şeylerin mevcut durumunu ortadan kaldıran gerçek hareketlilik”. Bu durumda komünizm olgusu, “sınıf mücadelelerine sahne olan sınıflı toplumda gözlenen bir olgu” olmakta, yoksa gelecekte gerçekleşecek “bir ideal” veya basit bir “projeksiyon” değil! Yani, demek istiyor bizce: Komünizm; şeyleri “kurgulamaktan” ziyade, şeylere bakmasını bilmek (metod) ve onları görmek (tanımlamak) ile ilgilidir. Örneğin, ekonomik ve sosyal hayattaki bir gözlem nesnesi olan ve ancak para temerküzü yaparak var olabilen bir “kapitalist”, doğru bir yöntemle mercek altına yatırılırsa görüleceği üzere, esasında para üzerinde kurulan bir tahakkümü hedeflememektedir. Onun gerçek hedefini “iş” (ve işçi) üzerinde var olan bir tahakküm olarak tanımlamak gerekecektir. Dolayısıyla Dünyanın bütün kapitalistleri, işçiyi özgürleştirecek ve onu üretimin öznesi haline getirecek olan “ömür boyu ücret” prensibinin hayata geçirilmesinden nefret etmektedir.

Böylece belirlenen epistemolojik düzlemde akıl yürüten FRİOT, kapitalizmi insan toplumunu yönlendiren bir sistem olarak “çelişki” temelinde tanımlamaktadır: Toplumsal sınıfları emek-sermaye temelinde doğuran bir çelişki! Bu temelde ekonomik ve sosyal planda, işi ve işçininki başta olmak üzere, yapılan bütün tanımlar bu temel çelişkiyi yansıtır. Oysaki kapitalist sisteme dayalı yapılan bütün tanımları reddetmek gerekmektedir. Kapitalist ranta uyarlanmış “ekonomik değer” yaratılması bunlardan birisidir. “Değer yaratılması” eylemi yeniden tanımlanarak ona göre siyasi ve toplumsal düzenlemeler yapılmalıdır. FRİOT, emekçilerin bütün aktivitelerinin “değişim değeri” ile ölçülmesinden yanadır. Ona göre, mesela torununu okula götürüp getiren bir büyük-baba ve okullu torununa bir kazak ören bir büyük annenin aktiviteleri “ekonomik değer üretimi” kapsamına girmektedir. “Ev kadınlığı” bu tür aktiviteden sayılan ve dolayısıyla “ekonomik değer” yaratmış olmasına rağmen, kapitalizmin tanımına göre tanımına sokulmayan aktivitelerden sayılmaktadır. Bu ise kapitalizm altında kadını aşağılamanın, onu “minör” bir yaratık görmenin en bariz örneğidir. Fransa’daki az da olsa “aile yardımı” bir haktır. SGK kapsamına giren bu “yardım” aslında “ev kadınların aktivitesinin değeri” olarak kabulü anlamına gelmektedir ve illaki getirilmelidir.

Bunun yanında iş, işçi, ekonomik değer, SGK, gibi olguların emek dünyasının çıkarlarından yana tanımlanması tek başına bir şey ifade etmemektedir. Bu tanımların sınıf mücadelesine bağlı olarak siyasi bir nitelik kazanması gereklidir. İşçi sınıfının en temelli kazanımları kurumsal hale gelmiş kazanımlardır ve zaten en uzun ömürlü olan ve yıkılması en zor olan da kurumsallaşmış kazanımlardır: Tıpkı 1946’daki Genel SGK kurumu gibi. Üretim biçimini de beraberinde getirecek olan toplumsal dönüşüm de böylesi kazanımlar sayesinde gerçekleşecektir.

Sıra bu kazanımların bütününün tanımlamasına geldiğinde, B. FRİOT bu kazanımların topunu birden “komünizmin” görüntüleri olarak adlandırmaktadır. Ona göre “önce sosyalizm” ve “sonra komünizm” diye bir ayırıma gitmek pek bir anlam taşımamaktadır. Zaten Marx’ın kendisi de bitmiş “dört başı mamur” bir komünizm tanımı yapmamış, var olan şeyleri tanımlamakla yetinmiştir.

Kurumsalcı bir yaklaşıma sahip olmasına rağmen, ekonomist-sosyoloğumuz “Devlet” ve devletçiliğe karşı olduğunu söylemekte, Lenin gibi onun “ilgasının” gerekliliğini savunmaktadır. Bunun gerçekleştirilmesinin yolu işçilerin ekonomik yönlendirmelerde doğrudan söz sahibi olmasıdır.

Fransa’daki işleyişi açısından SGK’nin yönetimine katılan emekçiler, komünist bir işletmenin en bariz örneklerinden birisini vermektedirler. Bu süreç, eğer iyi yönetilirse bizi kar getiren özel mülkiyeti ve Devleti ortadan kaldırmaya götürecektir. Onun tabiatı işgücünün “evrenselliğinde”, yani sadece kullanım değeri yaratan bir aktivitenin yerine, zaman boyutunda ölçülebilir “ekonomik değer” yaratmasında yatmaktadır. “Emeği içeriği ile belirlemek” mümkün değildir. O, içeriğinden çıkarak tanımlanamaz. Onun değeri soyutlama yapılarak ölçülür.”(B. FRİOT) Bu durumda “komünizmin yerleştirilmesi”, “ekonomik değer” yaratan ve işçilerin yönetimde olduğu “Genel SGK” gibi kamu finansmanı ile işleyen örgütlerin hacminin üretimde artışı ile doğru orantılı olmuş olmaktadır.

Sonuç itibariyle, şimdiye kadar yürütülen sınıf mücadeleleri boşa gitmemiş ve kazanımları üzerinden var ola gelmiştir. Artık kapitalizmin yarattığı iç ve dış zorluklar üzerine ahkam kesmek, onu “reforme etmeye çalışmak” bütünüyle anlamsızlaşmış bulunmaktadır. Bilim insanları da dahil olmak üzere yapılması gereken “kapitalizmden çıkış” üzerine yoğunlaşmak ve bunu başarmanın yollarını aramak olmalıdır.

Sonuç yerine: Bernard FRİOT’nun öğrettikleri…

B. FRİOT’nun öğretisine yaptığımız kısa bir gezintiden çıkarabileceğimiz sonuç odur ki; onun aynı zamanda bir araştırmacı ve bir komünist militan olarak bize aktardıkları, bizim yaşam çizgimiz boyunca geliştirebildiklerimizle bazı noktalarda (özellikle genel anlayışta) örtüşmekte, ancak önemli sayacağımız birçok konuda ise bizde derin soru işaretleri uyandırmaktadır. Ondan öğrendiklerimizi madde madde şöyle sıralayabileceğiz.

  1. Birinci konu, “68 kuşağının evladı” olan FRİOT’nun yaşam çizgisiyle ilgilidir. Her şeyden önce hemen şunu belirtmemiz illaki gereklidir: O, bir “aile babası”, bir “bilim insanı” ve bir “komünist” olarak, özeli ile geneli arasında bir kopukluk değil ama devamlılık (continium) olan bildiğimiz nadir düşünürlerden birisidir. FRİOT’nun yaşam çizgisinde izlenen özelle geneli tek bir çizgide birbirine kavuşturan “doğruluk”, çok ayrı düşünce dünyalarına ve sınıfsal kökene ait de olsalar da bize, aynı çaba içine girip de ömrünü bir “mujik” gibi yoksulluk içinde Rusya steplerinde kaybolmuş bir tren garında tamamlayan “asilzade” Leon Tolstoy’u hatırlattı.

Bunun yanında FRİOT’nun hayat çizgisi maddi hayatın içindeki her türlü değişkenliğe açık gerçek bir “devrimci” doğruluğudur. Bu yanıyla, komünist düşünceye bir dine girer gibi giren “idealist” ve dogmatik olmayı bir erdemmiş gibi pazarlayan “devrim ağaları” ve değişmeyi fahişelikle karıştıran neo-goşist dansözlerden radikal bir biçimde ayrılmaktadır. Yeni yetişen kuşağın komünist düşünür ve devrimcilerinin B. FRİOT’nun parkurundan, bir insan, bir komünist, bir devrimci olarak öğreneceği çok şey bulunmaktadır. Onda kapitalist sistemin hastalıklarına karşı geliştirilen anti-korları bulabilecekler, bu anti-korlardan yola çıkarak kendi kuşakları itibariyle mutasyona uğramış mikroplarına karşı yeni anti-korlar geliştirebileceklerdir.

  1. İkinci konu, Bernard FRİOT’nun bir komünist olarak kendisinin ve düşünür olarak öğretisinin içinde doğup geliştiği tarihsel dönemle ilgilidir. Biz bu tarih kesitini, 2. Dünya Savaşı sonrasının bu dönemini, işçi sınıfı açısından Fransa, Türkiye ve hatta Dünyanın birçok ülkesi için “toplumsal ilerlemeci” dönem olarak adlandırmaktayız. Bu Konuda söylediklerimiz (Bkz. Denge ve Devrim, El yayınları, 2018) kısaca şöyle özetlenebilir: Bu dönemde “sermayenin sosyalleşmesiyle” birlikte yükselen sınıf mücadeleleri sonucunda işçi sınıfının yaşam şartları hızla iyileşirken, toplumsal konumu ve siyasal gücü de o oranda artmıştır. FRİOT’nun bahsettiği A. CROSAT’nın “Çalışma Bakanı” olduğu savaş sonrası dönemde FKP %30 oy oranıyla “birinci parti” konumuna yükselmiş ve bu “önemli” olma konumunu gerilemeye başladığı “Sol iktidarlar” döneminde de korumayı başarmıştır. Paris’in, işçi sınıfının “kurtarılmış bölgeleri” gibi faaliyet gösteren “kızıl banliyöleri” yine bu dönemde gerçekleştirilmiştir.

FKP’nin bu dönemdeki belediyecilik ve şehircilik faaliyetleri burjuva tahakkümü altındaki yerleşim bölgelerine de örnek olmuştur. Biz, kapitalist sistemin siyasi iktidarının Sovyetler tipi bir devrimle yıkılmadığı sabit olsa da, evvelce de belirttiğimiz gibi sınıf mücadelesinin bu kazanımlarını Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de sosyalizmin kazanımları hanesine yazılmasından yanayız! Aynı şekilde, bütün geri dönüşe rağmen Sovyetler Birliği’nin de bu kapsamda değerlendirilmesinden yanayız!

  1. Üçüncü konu, sınıf mücadelesinin ve bu mücadelenin taşıyıcısı olduğu komünizmin doğrudan maddi hayatla kurulan ilişkisi noktasında düğümlenmektedir. Bu sorunun genel ortaya konuluşunda B. FRİOT ile bütünüyle hem fikir halindeyiz: Komünizm meselesi, yarına dair ve daha bugünden gerçek hayatın üzerindeki bir “ideal” değil, ama daha bugünden ampirik olarak gözlemlenebilir ve pratik olarak hayata geçirilebilecek olan bir meseledir.

Bu bakış açısı, günümüzdeki bazı çevrelerin komünizmi bir din olarak bütün dogmalarıyla gerçek hayatın önüne çıkaranlara ve böylece onu asla gerçekleştirilemeyecek bir projeye dönüştürme çabalarına karşı mücadelede çok önemlidir. Ancak bu prensipten sonra atılacak adımlar konusunda B. FRİOT ile, özellikle de sosyalizm ve komünizm arasındaki ilişki söz konusu edildiğinde yollarımız ayrılmaktadır. Komünizm, FRİOT’nun belirttiği gibi bir üretici güçlerin (araçlar ve kalifikasyona sahip iş gücü) sosyalleşmesiyle gerçekleşebileceği ve sınıf mücadelesinin ürünü olacağı bir gerçekse de, belli nitelik çizgilerinin büyük bir resme dönüşmüş olduğu duruma da işaret eder. Bu ise bizi resmi iyice görebilmemiz için belli bir yakınlıkta olmayı, dolayısıyla deneylerle dolu bir sosyalizasyon sürecinden geçmeyi öngörür. Bizce komünist toplum, toplum aşamasına erişmiş insanlıktır; özel ve doğrudan hayatın akışının dışında siyasi mücadeleyle sağlanan bir “sosyalizasyona” ihtiyacı olmayan, tarihe mal olacak olan, süreklilik kazanmış bir insanlık halidir. Komünist toplum yani herkese ihtiyacına göre alıp ve herkesten becerileri (kalifikasyonları) kadar vermek düzeyine erişmiş bir insani formasyonun, pınarlardan akan sular gibi nehirler oluşturup denizleri dolduran insani ilişkilerin üzerinde bir sistemin varlığını öngören sosyalizme ihtiyacı yok demektir. Dolayısıyla, eğer günümüzde “sosyalizasyon” temel mesele ise komünizme yine de ihtiyaç var demektir. İhtiyaç bir şeyin varlığının yokluğu demek değil midir?

  1. Dördüncü konumuz Dünya Komünist Hareketinin dünü ve bugününün dökümünü yapma konusunda, hiç de azımsanmayacak önemdeki ayrılıklarda düğümlenmektedir. Fransa’nınkiler olduğu kadar bütün dünya proletaryasının kazanımlarının küçümsenmesi, hiçbir şekilde affedilmemesi gereken “insanlık suçu” düzeyinde değerlendirilmesi gereken “işbirlikçiliktir”. Kapitalizmin insanlık tarihinde beş asırda gerçekleştirdiği bugün felaketlere dönüşmüş olan “mucizeleri”, Dünya proletaryası sadece sermayedarlar sınıfına değil ama bütün insanlığa mal olacak şekilde bir buçuk asır gibi kısa bir sürede ve geçici çöküşe rağmen daha şimdiden gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Ancak şunu da özellikle tespit etmek zorunlu haldedir: Dünya Komünist Hareketi‘i Savaştan sonra bir bütün oluşturmaktan çıkmış olsa bile, devrimini ister yapmış veya ister yapmamış olsun, belli bir yükselişten sonra temelli bir çöküş yaşamış bulunmaktadır. Bernard FRİOT’nun ileri sürdüğünün aksine bu geçici olduğu kesin olan çöküşte sadece çareyi değil ama olayın nedenlerini ve sorumluluğunu da FKP, TKP gibi asırlık siyasi yapılar başta olmak üzere geçmişin pratiğinde ve komünizm anlayışında aramak zorundayız2. Burada komünist hareketlerin geçmişlerinin etraflı bir dökümünü gerçekleştirmek tabii ki bahis konusu olamaz. Ancak, bizce bu durumda “sosyalizm” başlığı altında toplanması gereken kazanımların, sürekliliği sağlanmış bir devrim gözetmeksizin komünizm diye yaftalamasının tayin edici rolü olmuştur.

  1. Beşinci konumuz içinde bulunduğumuz tarihi durumun tanımlanmasıyla ilgilidir. Bu konu ile ilgili olarak FRİOT’nun söyledikleri açısından “aydınların” İşbirlikçiliği” ve ihanetinden başka bir şey bulunmamaktadır. Bunun yanında günümüzde hem Fransa’da ve hem de Türkiye’de isyan hareketleri baş göstermiş bulunmaktadır. Bu hareketlerin en temel özelliği, kapitalist sisteme karşı radikal bir karşı duruşu ifade etme, yerleşik düzenin belirlediğinin dışında toplumsal evrene karşı eğilim ve en önemlisi edilgen değil ama toplumsal özne olma talebinin taşıyıcısı olmalarıdır. Bunun dışında kapitalist sistem de eskisi gibi sosyalizmin yeni kazanımlarının kapitalist sistemle birlikte “demokrasi çatısı” altında birlikteliği mümkün olmaktan çıkmış, sistem “liberal faşist diktatörlükler” ile yönlendirilir hale gelmiştir. Bu durumda sınıf savaşı ve komünizm için mücadele insan türünün varoluşunu sürdürebilme mücadelesine de dönüşmüş durumdadır.

  2. Altıncı ve son konu, değişimin geliştiği alanla ilgilidir. B. FRİOT komünizmin gerçekleştiği başlıca alan olarak “makro” ölçekli ekonomik ve sosyolojik alanı öngörmektedir. Oysaki bizce makro ölçek, ampirik bir olgu olan komünizmin kolektif olarak gözlendiği ve ölçüye vurulabildiği alandır. Ancak yine bizce, evrendeki bütün olaylarda olduğu üzere (fizik ve toplumsal alanlarda) komünizmin mutfağı mikro ölçekte bireyin ötekilerle ve eş zamanlı olarak da kendi kendisiyle olan kurduğu ilişkilerin oluşturduğu alandır. Mikro ölçekte cereyan eden bu ilişkiler genel olarak oluşun (evrenin kendi kendisini yaratması ve “insanlaşma” süreci) tezgahlandığı alan olduğu gibi komünizmin kotarıldığı alandır da. Komünizmi bir “makro” fenomen olarak görmek ve onu jeneratörün konuşlandığı “mikro” ölçekten koparmak yanlış olduğu gibi ilerideki hatalarımızın da kaynağı olacaktır.

Bernard FRİOT’nun dünyasında yaptığımız bu kısa gezinti, kaçınılmaz olarak içinde yaşadığımız ve sınıf mücadelelerinin içinden yeniden başını kaldırarak insanlık tarihini anlamlandıran komünizmin dünyasındaki bir gezintiye dönüşmüş oldu. Bu gezintinin, bakışlarını kendi kısır döngülerinin içine hapsetmiş bakar-körlerin gezintisine benzemediği açık bir konudur. Aynı Dünyanın ve nesnelerin gözlemcileri olarak, aynı zamanda, gözlemlediğimizin de bilincindeyiz. “Komünizm bilinci” dediğimiz şey de zaten bundan başka nedir ki?

Yaşasın Komünizm!

1 Hele de söz konusu olan Fransız sosyal güvenlik kurumu-SGK gibi karmaşık bir sorunsalı olan bir tartışma alanı oluşturuyorsa…

2 Her ne kadar “geçmiş” hakkında doğru tespitler yapabilmemiz ancak önümüze ve doğru bir yöntemle bakmakla mümkün olabilecekse de.

Yazarımızın daha önce yayınlanan yazıları

“SAHTE MUHALEFET”İN MANİFESTOSU ÜZERİNE… / 01.02.2021

KÜLTÜR ÜRETİMİ ve “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” SORUNU / 01.02.2021

 102 total views,  1 views today

Diğer Yazılar

MAHŞERİN İKİ ATLISI: ZAMAN VE MEKAN1 (I. BÖLÜM)

Mahir Konuk / 19.07.2021 Bu yazıda daha önce adını koyduğumuz ve tanımını yapmaya başladığımız “kara …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir