KÜLTÜR ÜRETİMİ ve “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” SORUNU

KÜLTÜR ÜRETİMİ ve “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” SORUNU

(Daha önce “Aidiyet” adlı Ütopya yayınlarından çıkan kolektif bir esere katkı olarak yayınlanmıştır)

ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” BİR KÜLTÜR MÜDÜR?

Kültür” kavramı, insan bilimlerindeki çeşitli araştırma alanlarına ve buna bağlı olarak çeşitli bilimsel disiplinlerde, belki de sayılamayacak kadar çok tanımı yapılmış bir kavramdır. Biz de, bir sosyolog olarak kendi araştırma nesnemizin ve kendi sahamızın bize dayattığı, ama tutarlı ve nesnel olma çabasının ürünü olmaktan başka hiç bir “orijinallik” iddiası olmayan bir sorunsal ileri sürerek başlayalım sözümüze: En geniş anlamda kültür ve kültürel üretim sorunu, bireyler için bir yaşam alanı yaratma1 ve onu zaman içinde devamlı ve mekân içinde yerleşik kılma sorunudur. Bu yüzden tıpkı yaşam alanında olduğu gibi bir bütünlük oluşturan tek tek kültürler yeni kuşaklar için bir başlangıçtır. Ama gerçekte bireyin bütün yaşam çizgisini simetri oluşturacak türden belirleyen bir son değildir. Bunun başlıca nedeni, bireye yaşam alanı teşkil eden toplumsal tabiatlı kültürel bütünlüğün, bireyin yaşam çizgisinin devamını sağlamak üzere kendini zaman ve mekan içinde sürekli bir şekilde yenilemesi ve kendi içine yeni bireyleri ve onların kültürel yaratıcılığını da entegre edebilecek bir kapasiteye sahip olması gerektiğiyle ilgilidir. Dinamik ve değişime açık olmayan bir kültürel yapı bir bireyler mezarlığı olabilecektir ancak. Yerleşik kültürel yapıları değişmezlik prensibine göre yönlendirmek aynı zamanda yeni kültürel üretimin önüne set çekmek, var olan yapıları da insanlardan yani “kültür üreticilerinden” ayırmak demektir.

Yaptığımız bu olumlamalardan başlıca şu sonuçları çıkarabilmekteyiz:

  1. Kültür meselesi bir çoğulculuğu öngörür. Bu çoğulculuk, yatay olarak, birden fazla bireyin çeşitli biçimler halinde (mesela üretici olduğu gibi tüketici olarak da) kültürel bir bütüne katılmasını var sayar. “BEN” ve olumlu veya olumsuz nitelikler yüklediğim “ÖTEKİ” arasındaki farklılaşma olmadan yapısal bir bütünlük olarak “BİZ” mümkün olamadığı gibi kültürel bir yapısallık da imkânsız hale gelecektir. Zira “yapı” dediğimiz şey verilmiş olan ve olduğu gibi aktarılan bir şey değil ama üretilen ve/veya sürekli olarak zenginleştirilen bir şeydir. Çoğulculuk aynı zamanda birbirini takip eden birçok kuşağın kendi gözleri ve yaşamı yeniden üreten ellerini de var sayar.

  2. Kültür meselesi bir bütüne katılım meselesidir: Bu bütün “mekanik” veya “organik” biçimde (Durkheim)2 oluşmuş yapısal yani kalıcı bir varlık oluşturulur; bir bireyden diğerine, bir kuşaktan diğerine aktarılabilir. Paylaşılmadan var olamaz. Aktarılan yapısal bütünlük her birey ve kuşağın katkıları ile yeniden biçimlendirilip şekillendirilse de “yapısallık” özelliğini kaybetmez. Her defasında aktarılacak olan yapısallaşmış bir bütünlük olacaktır. Kültürel olan “toplumsal” olandır. Zahiri değil maddileşmiş olandır; bu “madde” her şeyden önce bir klan totemi gibi “sembolik” bir değer taşıyor olmuş olsa bile.

  3. Devamlılık arz eden yapısal bir bütünlük olarak kültürel oluşumlar, birer yaşam alanları olduklarından, bireylerin yaşam çizgilerine devamlılık sağladıkları oranda onları kimliklendirirler. “Kimliklendirme olayı, kültürü her anlamda besleyen ve “dışsallık” teşkil eden toplumsal yaşam alanlarının belli tarihi dönemdeki özelliklerine göre ve “kimliklenen” öznelerin içselliklerini oluşturan kendi bireysel tarihi (biyografisi) ne göre farklılıklar gösterse de kimlik edinmeye müdahil olarak katılacaktır.

  4. Kimliklenme aynı zamanda birer sahiplenme biçimidir. Bireylerin yaşam alanlarındaki toplumsal konum ve işlevlerine ve yine biyografik özelliklerine göre başkalıklar gösterse de kültürel sahiplenme bir “mülk edinme” demek değildir. Bütün toplumsal sahiplenme biçimi kolektiftir. “Özel mülk edinme” de toplumsal kurallar ön görür ve “sınıfsal” olduğu oranda da toplumsaldır. TOPLUMSAL VEYA KÜLTÜREL BİR BÜTÜNLÜĞÜ ÖZEL MÜLK EDİNMEK ONU YOK ETMENİN ZAMANA YAYILMIŞ OLAN BİR DİĞER BİÇİMİDİR.

Netice itibariyle, toplumsal bir bütün oluşturarak bir araya gelen bireylerin içsel zenginlik ve yaratıcılığını da harekete geçiren her kültürel üretim aynı zamanda çok sesli bir oluş süreci olarak kendisini ortaya koyar. Bunun yanında çok kültürlülük (ki, burada söz konusu olan odur) irili ufaklı birçok kültürel bütünlüğün bireylerinin bir araya geldiği tek bir toplumsal yapıda da oluşabilmektedir.

YAŞAM ALANI OLARAK ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK VE KÜLTÜREL ÖZNE OLARAK BİREY

Çok kültürlülük” sorunu da tıpkı kültür sorunu gibi “yaşam alanları” sorunudur. Eğer ille de bir fark gözetmek gerekecekse, var olan ve sürekli bir şekilde kendi kendisini yenileyen tutarlı bir bütün olan nispeten “homojen” yapılı bir tek kültür varlığı değil, ama birçok irili ufaklı kültürel birimi bir tek ünitede3 birleştiren yaşam alanı. Tarihsel ve toplumsal bir dönüşüm yaşadığımız son zamanlarda belli politik nedenlerden dolayı lafı çokça edilmiş olsa da, bireylerin “çok kültürlülüğü” olayı insanlığın yerleşik hayata geçişine (neolitik) geri götürülecek kadar eskidir. (Bu tarihleme, Göbekli Tepe’de yapılan kazılarla birlikte daha da eskiye götürülebilecektir). Norbet ELİAS’a göre zaman içindeki evrim bireylerin yerel (etnik) yaşam alanlarından tedrici veya temelli bir uzaklaşmayla daha karmaşık ve mekan itibariyle daha geniş alana yayılan bir yaşam alanına geçişle kendisini ortaya koymaktadır (Bkz. “Bireylerin Toplumu”). Durkheim’a göre bu geçiş “mekanik” tipteki iş bölümünün hakim olduğu “ilkel toplum” biçiminden, “organik” tipteki dayanışma biçimi tarafından belirlenen modern toplumsallık biçimlerine geçiş ve onlara “entegre” olmakla gerçekleşir. Elias’ın yaptığı çalışmalar bu geçişte merkezileşmiş bir devletin yeni bir yaşama biçimi oluşturmadaki önemine dikkat çekmektedir4. Tarihsel olarak yeni sayılabilecek bu kültürel oluşum, Weber’e göre, bir önceki ecdattan devralınan “cemaatçi” kültürel yapının aksine “akıl” ve onun özgül bir biçimi olan “ekonomist” bir anlayış üzerine yükselir5. Yerel (etnik) kültürel yapılardan Ulusal ve hatta Küresel kültürel yapılara geçiş, bazı hallerde devrimci bir şekilde tarihsel kopmalarla gerçekleşmiş olsa da, “geri dönüşler” dikkate alındığında günümüzde hakim biçim daha çok evrimsel bir yol izlemektedir. Diğer bir deyişle, tarihsel olarak bir üst yaşam alanına katılmakla “ecdat kültürüne” göre yeni ve hatta bazı hallerde ona taban tabana zıt bir dünya görüşü sergileyen bir kültürel yapılanmaya da girişilir. “Ulus-Devlet” kültürünü oluşturan bu kültürel yapılanma en az beş yüz yıldan beri, “kapitalist dünya sistemi” kurula gelmektedir6.

Ulus-Devletler, bireylerin yaşamlarının üretimi ve sürekli olarak yeniden üretimini siyasi bir biçimde düzenleyen bir yaşam alanıdır. Tarihsel olarak şimdiye kadar gerçekleştiği biçimiyle bu düzenlemeyi “kapitalist” ve “sosyalist” sistemler aracılığı ile mümkün kılar. Ancak bu bağlamda akıldan çıkarılmaması gereken önemli bir nokta daha bulunmaktadır: Ulus-Devletler, başlı başına, toplumsallaşmanın yani “kültürel üretimin” öznesi olmadığı gibi, bağrında geliştirilen kapitalist ve sosyalist sistemlerin öznesi de değildir. Bunun tersi de doğrudur: Kapitalist veya sosyalist örgütlenmeler, içinde mümkün hale geldikleri Ulus-Devletlerin özneleri değillerdir. Ancak bu tespitimiz bu üç kültürel ve toplumsal formasyonun bir birlerini doğrudan etkiledikleri olgusunu dışlatamaz. Hem siyasi bir ünitenin adı olan Ulus-Devletler ve hem de ekonomik yapı düzenlemesine dayanan kapitalist ve sosyalist sistemler, gerçek öznelerin, hem toplumsal üretimi ve hem de buna bağlı olarak kültürel yaratıcılığı gerçekleştiren “vatandaş” ve/veya “emekçi” olarak nitelendirilen bireylerin kolektif olarak yarattığı yaşam alanlarıdır.

Bireylerin kendi yaşama şartlarını beraberce çözümlerken gerçekleştirilen bu üç sosyo-kültürel formasyon, diğer yandan, onlar aynı şartları zaman/mekan bütünlüğü içinde yeniden üretmeye koyulduğunda da olayın gerçekleştirildiği birer dışsallık olarak işlev görürler. Bu bireyler içinden geldikleri ve onları kolektif belli bir geçmişe bağlayan yaşam üniteleri ile ilgili olarak SOMUT BİREYLER dir. Türkiye Cumhuriyeti (TC) Ulus-Devleti söz konusu olduğunda somut bireyler “Türk”, “Kürt”, “Ermeni”, “Sünni”, “alevi”, vb. gibi niteliklerle ifade edilirler. Ancak, siyasi bir bütünlük oluşturan Ulus-Devlet bu somut bireyleri “vatandaş” yaparak “soyutlar”. Yine Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğunda, “ideal” ve “hakim” birey tipi olan “Türk” de bu soyutlama kapsamındadır. TC vatandaşı olan “soyutlanmış” Türk ile Torosların somut ve özel bir geçmişe sahip Türkü arasında siyasi, ekonomik ve hatta kültürel temelde hem kavramsal ve hem de pratik farklılıklar bulunmaktadır. Somut bir birey olan Toros Türkü, kapitalist veya sosyalist, hangi tip örgütlenme içinde yaşıyor olsun, Ulus-Devletin vatandaşı olduğu andan itibaren bir SOYUT BİREY haline gelerek ve o ölçekte toplumsallık yaratılmasına diğer kökenden gelen somut bireyler ile birlikte katılır. Bu durumda ırkçı-köktenciler tarafından TC toplumsallığına yakıştırılan “Ergenekon Türklüğü”, Ulus-Devlette heterojen bir biçimde somut bireyler tarafından gerçekleştirilen “evrensellik” iddiasındaki kültürel yapıyı etnikleştirme eyleminden başka bir şey değildir. Gerçek hayatın üretimiyle ters düşen bu anlayışın temelinde somut bireylerin kültürel üretimin özneleri olduğunu yadsıma, onun yerine, bu yaratılış eyleminde siyasi dış şartları belirleyen Ulus-Devlet bütünlüğümü geçirme çabası yatmaktadır.

Doğru anlaşılmak amacıyla son bir konuya daha açıklım geçirmemiz gerekmektedir. Şöyle ki; Ulus-Devletlerde gerçekleşen “soyutlama eylemi” gerçekte geçmişin sosyokültürel normlarından uzaklaşma eylemidir. Geçmişin normlarından uzaklaşma bireyselleşmeye imkân vererek ve hatta onu insan varlığının bir bileşeni olan bu antropolojik süreci diğer bileşen olan toplumsallaşmanın önüne çıkararak (özellikle de kapitalist sistem altında) uzaklaşma eylemidir. Ulus-Devletin toplumsal ve kültürel üretimi geçmişin ilişkisel normlarından uzaklaştırılmış bireylerin eseri olmaktadır. Böylece, eş zamanlı olarak, yeni bir toplumsallık biçiminin yaratılma eyleminin özneleri olarak, ilk aşamada soyutlanmış olan bireyler kendi kendilerini ikinci aşamada yeniden somutlamış olmaktadırlar.

ULUS- DEVLETLER, SINIF SAVAŞLARI ve ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK

Kapitalizmin evrimine bağlı olan bu uzun tarihsel geçiş dönemi aynı zamanda “çok kültürlülüğün” kendi içinde en yoğun bir şekilde yaşandığı ve aynı zamanda onun bir zaruret olduğu dönemdir de. Bunun başlıca nedeninin kapitalist toplumun uzlaşmaz sınıfların ekonomik, kültürel ve ideolojik olarak EMEK-SERMAYE temelinde kutuplaştırdığı bir toplum olmuş olmasındandır7. Bu durumda, bir yaşam alanı olarak kapitalist toplum hem dıştan ve hem de içten “çok kültürlü” olmanın yarattığı sürekli bir gerilimin yaşandığı bir yapısallık oluşturur.

Dışsal etkenlere bağlı oluşan tansiyon, “ecdat kültürünün” özellikle de gelişim döneminde sürekli olarak kendisini hissettirmesiyle kendisini ortaya koyar. Weberci tabirlerle ifade edersek bu tansiyon, tarihsel bir ardardalık oluşturan toplumsallık biçimi olan “cemaat” ve “cemiyet” arasındaki tansiyonda kendisini ortaya koyar. İçsel etkenlere bağlı olarak oluşan tansiyon kapitalist toplumun başlıca iki sınıfının arasındaki başkalaşmadan doğar ve onların sahip oldukları “ekonomik, kültürel ve sembolik kapital” (P. Bourdieu) düzeylerde oluşur. Pierre Bourdieu’nün geniş bir araştırma sonucu kaleme aldığı ünlü “Distinction” (Farklılaşma) adlı eseri8 Ulus-Devlet ölçeğinde oluşan kapitalist toplumun kendi içindeki kültürel farklılaşmaya bağlı olan tansiyonu gözler önüne sermektedir. Burada söz konusu olan, burjuvazinim hakim sınıf olarak yarattığı “burjuva kültürünün” yanında bir de “işçi sınıfı” veya “ezilen sınıf” kültürü oluşagelmiş olmasıdır. Burada, aynı bir Ulus-Devlet çatısı altında birlikte olmuş olsalar bile, aralarında temelli bir çelişki bulunan iki ayrı kültürel yapı söz konusudur. R. Hoggart “La culture du pauvre” (Yoksulun kültürü)9 adlı ünlü çalışması, bu iki dünyanın bireyleri üzerinde “kimliksel” parçalanmalar yaratacak derecede karşı karşıya gelebildiğini bizlere anlatmaktadır.

İşçi sınıfı, tıpkı burjuvazi gibi, kapitalist sistem içinde var olurken bizim “ecdat kültürü” dediğimiz yerleşik cemaat yapılarına bağlayan kültürel ilişki biçimleri ile ancak tedrici bir uzaklaşma yaşayabilmektedir. Bunun nedeni, bir emekçinin kapitalist yapı içinde Ulus-Devlet düzeyindeki yaşam alanına “ezilen” olarak dahi temelli bir entegrasyonunun bitip tükenmeyen “krizler” yüzünden mümkün olmadığı, işgücünü satabilme imkanı kaybolduğunda ve sınıfsal dayanışmaların da zayıfladığında devreye genellikle “kan bağı” tipinde cemaat veya aile dayanışmasının sokulma zaruretinden dolayıdır.

Kültürel bütünlük ve zaman ve mekanda “devamlılık” söz konusu olduğunda, sosyalist yapılanma, “sınıf hakimiyetinin” devam etmiş olmasına rağmen (ezilen ve ezen yer değiştirmiş olsa bile) Ulus-Devlet formatında çok daha güçlü ve düzenli bir entegrasyon sağlayan bir yapı sunmaktadır. Bunun nedeni iki sistemin tabiatları icabı böyledir. Şöyle ki;

  1. Kapitalist sisteme göre Ulus-Devlet sermayenin yatırım ve birikim alanı olan bir pazardır; bu yüzden, “özel mülk” üzerinden işlem görür ve ömrü zaman içinde azami karı mümkün kıldığı süre içinde geçerli olup, “yaşam alanı” olmakla ilgili diğer bütün öteki faktörler ana yönlendirmeye göre tali durumdadır.

  2. Sosyalist sistemde Ulus-Devlet “toplumsallaşmış sermaye” üzerine yükselir ve amacı “kullanım değeri” üretmektir. Sermaye birikimi sürekli bir şekilde tekrar toplumsallaştığından “özel mülkiyet” giderek zayıflama ve yok olma sürecine girecektir. Yaşam alanı olarak toplumsallığın gelişimi ve dolayısıyla kültürel faktörler ön plana çıkacaktır.

  3. Kapitalist sistemde bireylerin toplumsal entegrasyon olasılıkları, yaşam çizgilerinin uzunluk veya kısalığı, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı sermayenin “azami kar” talebine endekslidir. Bu sınır ve olasılığın bir adım ötesi sistem içinde kalınmaya devam edildiğinde yok olayı getirecektir: Hem toplumsal bir varlık olan birey ve hem de “milli sınırlar” içinde var olagelen Ulus-Devlet formasyonu için. Kapitalist sistem içinde varlığını sürdüren Ulus-Devletlerin açılımı ya Emperyalizm olmaktadır, ya da küresel çapta yine Ulus-Devlet formasyonunda devreye giren prensiplere göre yapılandırılmış oligarşik sınıfsal oluşumlar. Gelinen yerde devasa finansal bir güç birikimi üzerine yükselen bu yapılandırmaların “kültürel” değeri sıfır veya sıfıra yakın, ama yerleşik yapılarla birlikte yer küreyi dahi yok etme gücü astronomik çaptadır..

  4. Sosyalist sistem içinde entegrasyon oranında ve bireylerin yaşam çizgilerinde devamlılık olasılığı mutlaktır. Zaman ve mekan içindeki açılımı buna bağlı olarak sermaye toplumsallaştırılması sürecini de “inkarın inkarı” (négation de la négation) sınırına kadar çekecektir. Bir yaşam alanı olarak da mutlak bir biçimde bütün yer küreye açılmada da sınırların kaldırılmasını hedef alır. Sosyalist sistem, sermayenin ağırlığını azalttığı oranda kültürel bir ağırlık kazanmış veya kültürel gelişmenin önündeki bütün engelleri ortadan kaldırmayı amaçlayan komünizmi amaçlar.

Ulus-Devletler, geçmişe ve geleceğe dönük olarak farklılaşmış olan kültürel ünitelere ait bireylerin katılımıyla yeni ve çok kültürlü devasa yeni bütünlükler oluşmasına imkân sağlayan bir yaşam alanı sunmaktadır. Bu alandaki kültürel üretim içinde gerçekleştiği toplumsal yapının taşıdığı çelişkileri de yansıtmaktadır. Aynı çelişkiler kimliklendirme planında da kendisini ortaya koymaktadır.

KİMLİK MESELESİ OLARAK ULUS-DEVLETLER ve ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK

Bütün yaşam alanı oluşturan kültürel dışsallıklar gibi Ulus-Devlet yapılanmaları da bireylerin kimliklenmesine katılmaktadır: Az veya çok toplumsal entegrasyon imkanı sağladığı bireylerin yaşam çizgilerine, yine az veya çok devamlılık imkanı sağlamakla gerçekleşen kimlikleme işlevine… Bu durumda kimlik oluşumu bireysel içsellik ile toplumsal dışsallık arasındaki bir denge kurulmasıyla mümkün olabilmektedir. Şöyle ki; bir bireyin biyografik oluşumunda devreye giren kültürel bütünlükler (veya yaşam alanları) onun zaman ve mekân içinde bir devamlılık kazanmasını mümkün kılacak açılımlar da sunacaktır. Bireyin kimliği, yine kendi biyografik oluşumuna bağlı olarak, bu açılımlar içinde en sürekli devamlılığı bağışladığına inandığı dışsallığın kültürel yapısına katılmakla mümkün olacaktır. Bu durumda, bireylerin kimlik oluşumu bir yanıyla öznel (bireyselliğe ait) diğer yanıyla nesnel (kültürel ve/veya toplumsal yapıya ait) tir.

Tarihsel olarak geldiği noktada sınırlı bir açılım sunmuş olsalar da kapitalist sistem formatındaki Ulus-Devletler bireylerin kimliksel formasyonlarında devreye giren yaşam alanları içinde ağırlık noktası ve “cazibe alanı” teşkil etmişlerdir. Diğer yaşam alanları bu süre zarfında devamlı surette önem kaybetmişler, “vatandaş”-bireylerin birçoğu, örneğin Fransa gibi Ulus-Devlet formasyonunu devrimle taçlandırmış ülkelerde, tek yanlı bir biçimde “milli sınırlar” içinde kimliklenmiş bulunmaktadır. “O kadar ki, “çok kültürlülük” olayında dışsal “ecdat” faktörü bütünüyle silinmiş (asimilasyon) sadece içsel olan sınıf faktörü güçlenmiş bulunmaktadır. Ancak geride bıraktığımız yarım asırlık süre içinde kapitalist sistemin vatandaş-bireyleri entegre edebilme becerisi tarihi bir kadermiş gibi gerilemesine paralel olarak, içinde gelişip serpildiği Ulus-Devletler kimlik oluşumundaki önemini kaybetme sürecine girmiş bulunmaktadır.

Sadece sınırsız sermaye artışı üzerinden var olabilen kapitalist sistem, “milli sınırlar” içinde yetersizliğe veya imkansızlığa düştüğü oranda başvurduğu emperyalist yayılmacılığını, günümüzde küresel ölçekte Ulus-Devlet tipinde oligarşik bir yapılanmayla sürdürmeye çalışmaktadır. Çok dar ve geçirgenliği çok azalmış olan bu oligarşik yapı, gerçekte, kültürel yani toplumsal ağırlığı kendi içinde sıfıra yakın olan kaotik bir yapılanmadır, daha doğrusu yapı yokluğudur. Bu yüzdendir ki biz, bütün kültürel biçimleri ve toplumsal değerleri sadece sermayeye indirgeyerek soyutlayan bu yapı yokluğunu astrofizikten ödünç alarak metaforlaştırdığımız KARA DELİK kavramıyla izah etmekteyiz. “Milli sınırlar” içinde sınıf mücadeleleriyle oluşmuş olan “işçi sınıfı” veya “emekçi halk” kültürü, sermayenin küreselleşerek rant oranı yüksek alanlara çekip gitmesi ile üretimin dolayısıyla sosyalleşmesinin gerilemesi, aynı zamanda emek cephesinde saf tutan bireyler açısından siyasi gerilemenin yanında kültürel ve sosyal gerileme de doğurmuş bulunmaktadır (Bkz. “Denge ve Devrim”). Gelinen noktada emek cephesinde kimliklenen bireyler yeni tarihi şartlara uygun yaşam alanları yaratma ve/veya Ulus-Devletler ölçeğinde var olan yaşam alanlarını dönüştürmeye hazırlanmaktadır.

KAPİTALİMİN NEO-LİBERAL SONUNUNDA YANSIYAN BİÇİMİYLE ÇOK KÜLTÜR-LÜ(SÜZ)LÜK

Marx’a göre Ulus-Devletler formatında biçimlenmiş kapitalist sistem kendisini mümkün kılan ve devamlılığını sağlayan güçleri (“üretici güçleri”) sürekli devrimleştirmeden var olamamaktadır. Bunu nedeni, kapitalist üretimde tek amacın sermayeyi sürekli arttırmak olmuş olsa da durum budur. Kapitalist sistemin kendisini doğuran şartları yeniden üretmeyi amaçlayan varoluş biçimi sadece değişimcidir; zaman-mekânda biçimlenirken doğrusal bir yörünge izler. Anlayış olarak, bu doğrusal yörünge sahip olduğu ve belirli farklılıklar gösteren mekânsal oluşumlarıyla geçmiş-şimdi-gelecek arasında bir artardalık ifade eder. Geçmişle tedrici bir kopma, şimdiki zamanı sahip olunan sermayeyle orantılı olarak kutsama ve nihayetinde sermaye artımının elverdiği oranda geleceğe yönelme: Jenerik adıyla “modernizm” (veya modernite) olarak da ifade edilen kapitalist değişim (veya ilerleme) dediğimiz varoluş biçimi işte bu şekilde kendisini ortaya koymaktadır. Modernite veya kapitalist değişim, bir tek Ulus-Devlet formasyonu içinde tedrici bir birliktelik ön görse de dönüşüme mutlak bir şekilde (sistemin formasyonunun gerçekleştiği zaman-mekan oluşumu ne olursa olsun) kapalıdır. Ulus-Devlet ölçeğinde ve/veya “küresel” boyutta bunun mümkün olması için öncelikle sermayenin toplumsallaşmasının devam etmesi gerekmektedir ki bu; dönüşümü gerçekleştirecek tarihsel aktörün işçi sınıfı olduğunu ön görür. Sermayesini arttırmadan ve arttırdığı oranda ancak var olabilen kapitalist sistemin hedefinde insan varlığının olmazsa olmazı olan toplumsallaşma ancak araçlardan birisidir. Bu ise kapitalizmin bir yapısal bütünlüğünün içinde insan varlığının aldığı özgün biçimi de ifade etmektedir: Diğer araçlar veya kullanım değerleri gibi pazarda iş gördürülmek için alınıp-satılan basit bir araç…

Kapitalizmin bir sistem olarak kendisini mümkün ve gerekli kılan şartları koruyarak dönüştüremeyeceği son yarım asra yayılan “genel kriz” döneminde de bir olgu olarak açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Başlıca nedenleri toplumsallık ve onunla birlikte kültürel ve entelektüel üretimin önce durgunlaşması ve sonra var olan yaratılmış toplumsal ve kültürel yapılanmaların, bir kara deliğin maddi oluşumları hortumlayarak biçimsizleştirmesinde olduğu üzere, ortadan kaldırdığı durumu jenerik bir biçimde post-modernite ve bunu gerçekleştirme işlevine de post-modernizm demekteyiz.

Post-modernizmin ön eki olan “post” kimseyi aldatmamalı. Zira post-modernizm, kapitalist sistemin modernist çağında yaratılan toplumsal ve kültürel yapıların çözülmesi, bu alanlarda herhangi yeni bir biçim ve yapı üretiminin gerçekleştirilmemesi ve belki de en önemlisi olarak yeni biçimlerin yaratılarak tarihsel dönüşümlerin önüne dikilmesi işlevini ifade eden bir yokluk ve ölüm kültürüdür. Diğer bir deyişle, “modernist” olarak nitelediğimiz ilerlemeci yapılanmaya karşı oluşu nitelediği kadar ona karşı açılan topyekûn bir savaşı da dillendirir.

Tarihin sonu” teziyle birlikte günümüzde belli çevrelerde kabul gören bir diğer yalana göre post-modernizm kapitalist sistemde “demokrasinin ayyuka çıkması” olarak gerekçelendirilir. Oysa ki bu; kapitalizmin son sözü olan neo-liberal barbarlığı kutsamaktan başka bir değildir. Bütün esprisi geçmiş ve uzak geçmişin toplumsal ve kültürel prensip ve normların günümüzdekilerle yan yana ve eşit değerde kabul görmesi ve karşılı olarak birbirlerini güçlendirmesidir. Operasyonun başlıca üç nedeni bulunmaktadır:

  1. Birinci neden, bir önceki dönemdeki dönemdeki doğrusal bir ilerlemeyi ön gören geçmiş-şimdi-gelecek dizinini havaya uçurma ile gerçekleşmiş olmasıdır. Bu işlem, toplumsal dönüşmeyi kendi tabiatı icabı mümkün görmeyen kapitalizmin kendi sonuna erdiğinin bir tür itirafından başka bir şey değildir.

  2. İkincisi, gerçek tanımını şimdiki zamana indirgemek, böylece olgularla süreçleri, parçayla bütünü (bireyle toplumu) birbirinden ayırmak ile gerçekleşmiş olmasıdır. Bunun bir diğer ifade biçimi; varlıktan hayatı, kültürden yaşam alanını çıkarmaktan başka bir şey olmayıp, kendini var eden temeller üzerinden gelişimi durgunlaşmış kapitalizmin eriştiği seviyeye uygun bulunmaktadır.

  3. Bireylerin varlıklarının zaman içindeki devamlılık sorununu tek yönlü olarak geçmişe yani geriye dönük bir şekilde çözme ile gerçekleşmektedir. Bu çaba aynı zamanda gelecek kavramının sansürlenmesi ve onun yerine bir çıkmaz sokak olarak geçmişi empoze etmek işlemidir. Günümüzde kapitalizmin eriştiği çıkmaz sokak ancak bu kadar tutarlı bir şekilde ortaya dökülebilirdi.

Post-modern gözlüklerden görülen, aynı zamanda bir yaşam alanı olan yapısal bir bütünlük olarak kültür, bir “kadavraya” benzemektedir. Bu, tüketecek artık hiçbir şeyi kalmayan bir organizmanın kendi kendisini tüketmesinden başka bir şey değildir. Cesedin üzerinde oluşmuş kurtçuklar doymak bilmez bir biçimde son demlerini yaşarcasına ona saldırmaktadır. Bu durumda ölüm nedeni olan kapitalizmde geriye gitmeye çalışıp kadavrayı hayata döndürmenin bir anlamı ve imkanı yoktur. Sorun her zaman olduğu gibi yine dönüşüm sorunudur. Dönüşüm ise kapitalist sistemi insan toplumundan ayırma sorunundan, bireyselleştiği oranda toplumsallaşabilen insan sorunudur.

Tarihi, kapitalizmin bize “evrensel gerçek” ve “insanlığın kaderi” olarak lanse ettiği neo-liberal barbarlık çukurundan kafamızı kaldırıp uzan zaman ölçeğinde bir gözlem yapmaya başladığımızda gözlemlediğimizde anlaşılabileceği üzere, Ulus-Devletlerin kuruluş ve gelişme dönemi her biçim altında bir imkânlılıklar dönemi olmuştur. Bunun için başlıca bir tek ön-şart gerekmekteydi: Sermayenin yerleşik ilişkileri dağıttığı oranda, gerçek amacının bu olmamış olsa bile, “özgürleştirilmiş” bireyleri yeni yatırımlar etrafında entegre etmiş olması. Buna, sermayenin “değişken”10 payının arması ile sosyalleştiği oranda gelişip güçlenen proletaryanın sınıf mücadeleleri aracılığıyla kendi varlık şartlarının evrim ve/veya devrimler yoluyla iyileştirebildiği olgusunu da ilave etmemiz gerekmektedir. Bu dönem aynı zamanda vatandaş-bireylerin kendi yaşam parkurlarını mümkün kılacak olan bireysel içsellikleri ve kültürel-toplumsal dışsallıkları arasında bir KİMLİKSEL DENGE arama ve gerçekleştirme dönemiydi. Altını çizerek söylüyoruz, bu olumlama, aynı dönemin “sınıf mücadeleleri” açısından bir “kutsal barış” dönemi olduğunun göstergesi asla değildir ve olamazdı da. Bunun en açık örneği bütün insanlığın tarihsel yürüyüşünde kilometre taşları olan Ekim devrimi ve Çin Halk devriminin gerçekleştiği yıllar olmuştu bu yıllar. Diğer yandan kapitalist sistemde işçi sınıfları ulusal ölçekte “toplumsal ilerleme” türküleri söylemekte ve tarihte o zamana kadar görülmemiş derecede kendi hayat şartlarını iyileştirebilmişlerdir. Dönemin başlıca özelliği odur ki; bütün bunlar, bir yaşam alanı olarak Ulus-Devlet formasyonlarının çerçevesinde olagelmiş ve onları içinde yaşadığımız tarihsel sonuna taşıyana kadar geliştirip sağlamlaştırmıştır.

Aynı durum “çok kültürlülük” sorunu açısından da geçerlidir: Ulus-Devletler; dıştan gelenekçi güçler aracılığıyla, içtense sınıfsal formasyonların hayatın her alanında verdiği mücadeleler aracılığıyla birer ÇOK KÜLTÜRLÜ oluşumlardır. Göreceli olarak kısa erimli faşizm denemeleri dışında bu döneme, burjuvazinin uyguladığı sınıfsal baskı ve azınlıklar üzerinde uygulanan mezalimine rağmen, genel olarak “burjuva demokrasileri” dönemi (bizce burjuva diktatörlüğünün faşist versiyonu dışında kalan bölümü) denmiş olmasının başlıca nedeni de zaten budur. Kapitalist sistemin genel olarak mücadelelerden genel olarak “muzaffer” bir edayla çıkmış olabilmesinin açıklanması tek yanlı olarak “milli zulüm” ve işçi sınıfından eksik etmediği “burjuva barbarlığı” değildir. Bu dönemde ve aynı zamanda varoluşunun temel nedeni olan, vatandaş-bireyleri kendi zaman-mekan bütünlüğüne entegre edebileceği türden bir yaşam alanı olma özelliğini korumuş olmasındadır.

Günümüzde, yani kapitalist sistemin küresel hakimiyetinin kurulmuş olduğu şartlarda, Ulus devletler vatandaş-bireylerini entegre etme kabiliyetini yitirmiş bulunmaktadır. Bunun başlıca sonucu, başlı başına devasa bir yaşam alanı olan Ulus-devletin iki kurucu elemanı olan TOPLUM ve DEVLETİN içinde yaşadığımız koşullarda birbirinden ayrışmış olmasıdır: Toplumsallaşamayan sermaye bir karadeliğe dönüşerek büyük bir hızla varlığını yitirmektedir; oysa ki, başlıca görevi (kapitalizm altında) vatandaş-bireyleri entegrasyona yönlendirmek ve orada devam sağlamak olan (ülkenin bölünmez bütünlüğü, vb. denilen şey) ve bunun için sınıfsal bir baskı tekeli oluşturmak olan Devlet aygıtında, daralıp yok edilen “toplumsallık” ile birlikte “entegrasyon” işlevinin yerine getirilememiş olunmasından dolayı, elde sadece sınıfsal bir baskı tekeli olmuş olmak niteliği kalmış bulunmaktadır. Ancak, belirttiğimiz gibi bir baskı tekeli olarak Devlet sınıfsal nitelikli olup günümüzde artan sömürü ve toplumsallık kaybı ile aynı oranda genelleştirilmiş bir yok oluşa hizmet etmekte, dolayısıyla “burjuva demokrasilerini” tedavülden kaldırıp, onları topyekûn liberal faşist diktatörlüklere döndürmektedir.

Ancak mesele liberal faşist diktatörlüklerin ikamesi ile bitmemekte, belki de aslında yeni başlamış olmaktadır. Soru şudur: liberal faşist diktatörlükler toplum değil ama toplumsuzluk, kültürel değil ama kültürsüzlük, kısaca yaşam değil ama ölüm alanları olduğu oranda, eskinin vatandaş-bireylerinin yaşam parkurlarının devamı talebine ne cevabı verecek ve kimliklendirme işlevi bu yeni durumda nasıl gerçekleştirilecektir?

Liberal faşist diktatörlükler altında gelecek zaman mevhumu içinden çıkarıldığı ve işçi sınıfı üzerinde faşist bir baskı uygulandığı durumda, yaşam parkurunun devamı sorunu ve kimlikleme işlevi, ya şimdiki zamda hükümran olan faşist diktatörlüğe katılmada ayak direme ya da “ecdat kültürünün” saklı olduğu uzak geçmişe yönelmeyle gerçekleşecektir. Bu gidişin sonu ölümcül de olsa ve şimdiki zamanda sadece “hayatta kalmanın” ötesinde bir yaşam ve hayali bir devamlılık sunmuş olsa da, Liberal faşist diktatörlükler üretime katılmakla var olmaya çalışan geniş halk kitleleri için ölüm demektir.

Doğrudan liberal faşist yapıya endeksli bu iki davranış biçiminin dışında geçmişin Ulusal-Devletinin yeniden kurulmasını talep eden ve rejimin bütün engelleme çalışmalarına rağmen gelecek mücadelesi veren iki davranış biçimi daha bulunmaktadır. Günümüzün toplumsal ve siyasal mücadelelerinin gösterdiği üzere; gelinen yerde etnik, milli, dini, mezhepsel ve “medeniyetler arası” çelişkilerin sınıfsal çelişkilerin yerini alacak şekilde öne çıkarılması ve yeni kimliksel dengelerin kurulmasında devreye sokulması, ileri sürdüğümüz analitik şemayı onaylar niteliktedir: Bir Ulus-Devlet kültürü veya enternasyonalizmden esinlenen işçi sınıfı kültürünün içinde nehirlerin deryaya döküldüğü gibi birleşemeyen çağ dışı kültürel öğe ve yapılar kendi içinde savaşa tutuşturularak kapitalizmin ölüm yürüyüşüne ayak uydurmaya çalışmaktadır.

BİR DÖNÜŞÜM ARACI OLARAK ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK

Ulus devletlerin vatandaş-bireylerin toplumsal entegrasyonunu sağlama kabiliyetini yitirmesinin doğurduğu parçalanma, sadece dışsal alanda değil ama özellikle de “bireysel içsellik” olarak adlandırdığımız alanda da kendisini yine bir parçalanma hali ve buna bağlı olarak bir takım sorunlar korteji oluşturarak göstermedir. Bireysel içsellik için en önemli mesele daha önce birçok kez ortaya koyduğumuz gibi toplumsal dışsallıkla kurabileceği kimliksel denge sorunu ve buna bağlı olarak bireyin yaşam çizgisinin devamlılığının nasıl sağlanacağı sorunudur. Tam olarak söylemek gerekirse, uzun bir tarihsel dönem içinde kimliksel dengenin iki olmazsa olmazından birisi olan “toplumsal dışsallığı” tekeline alan Ulus-Devlet formasyonu azaldığı ve hatta giderek yerel coğrafi ölçeklerde sıfırlandığı oranda bu devamlılık nasıl sağlanacaktır?

Aynı zamanda, bir tek bireyin değil ama bütün insan varlığının devamını da ilgilendiren antropolojik boyuttaki bu soruya pratikte verilen cevap aslında gayet basit olmaktadır: Toplumsal dışsallık olarak Ulus-Devlet formasyonu ve onun mümkün kıldığı kültürel bütünsellik yerine, aynı işlevi yani “kimliksel denge” kurabilmeyi sağlayacak başka mekan-zaman yapıları edinmek veya eğer yoksa bir yenisini yaratmaya girişmek. Bu durumda kurulan kimliksel denge başlıca iki davranış çizgisi ve bu davranış çizgilerine bağlı olarak ikişer tane davranış biçimi ortaya çıkmaktadır.

Birinci davranış çizgisi bireycidir ve iki davranış biçimi bu çizginin iki kutbunda oluşan kimliksel dengeyle oluşmaktadır: Yerleşik kapitalist sistemi dışsallık olarak bir denge unsuru oluşturmak üzere korumaya çalışarak oluşturan “cemiyetçi davranış” biçimi, ve aynı zamanda, dışsaldaki ayrışmayla göreceli bir otonomi kazanan “Devlet” unsuruna endeksli ama özel hayatı öne çıkaran “aileci davranış” biçimi. Bireyci davranış biçimi şimdiki zaman kesitinin zaman zincirinden ayrılıp kendi üstüne katlanmasıyla oluşmaktadır. İkinci davranış çizgisi ise toplumsallaşmacıdır ve iki kutbunda geçmişe katlanmayla oluşan “cemaatçi davranış” biçimi ve gelecek zaman dilimine katlanma ile oluşan ve hümanist ve evrenselci değerler sistemi ile birlikte okul kurumunu, kurduğu kimliksel dengede dışsallık unsuru olarak alan “okulcu davranış” biçimi. Bu durumda toplumsallaşmacı davranış biçimi tarihsel dönüşümü gerçekleştirecek başlıca güç olarak kendisini ortaya koymaktadır.

Kapitalist sistemin bekçiliğini üstlenen liberal faşist diktatörlüklerin artık birer olasılık olmaktan çıkarak somut birer gerçeklilik kazandığı günümüzde, dışsallıkta ortaya çıkan genel bir “kara delik” ve buna bağlı olarak “bireyselliğin infilakı” diye adlandırdığımız içsellikte ortaya çıkan (Bkz. Denge ve Devrim, Bireyselliğin infilakı) iki olaylar kümesi, görüleceği üzere örtüşerek birbirlerini bütünlemektedir. İçinde bulunduğumuz ve aslında kapitalizmin sonunun getirilerek bütün insanlığın sıyrılıp çıkacağı, en azından verilen zararı asgariye indirebileceği tarihi koşullarda yürütülen “kültürel üretimin” ve onu mümkün kılan şartları sunan yaşam alanı dediğimiz şeyin süreklilik kazanmış bir şekilde yeniden üretimi günümüzde “milli sınırlar” içinde ve kapitalist sistemin tahakkümü altında gerçekleşememektedir. Bunun nedeni gelecek mevhumu ile birlikte Ulus-Devlet oluşumlarının da devre dışı bırakılmış olduğundandır. Gözlemlerimizle birlikte ortaya dökülen olaylar manzumesi bize modernitenin gerileyerek yerini “post-modernite” dediğimiz kültürel, toplumsal ve entelektüel biçimlendirilmelere bırakılması sadece siyasi ve ideolojik bir “tercih meselesi” olmayıp, aynı zamanda varlığı “azami kar” işlevine indirgenebilecek olan kapitalist sistemin yapısal akışı içinde varılan evrelerden bir yenisidir. Diğer bir deyişle “tarihsel zorunluluk” meselesidir.

Açıktır ki, modernite yaşayıp gördüğümüz gibi post-modernite de, kapitalist sistemin kendi sonu ile birlikte insanlığın sonunu hazırlaması da olasılık dahilindedir ama kader değildir. “Kara deliğe” yuvarlanmamakta ayak diremek amacıyla da olsa meseleyi kendi nedenlerine geri götürüp orada küçük değişimlerle (bunun siyasi ifadesi “reformlar” dır) işin içinden sıyrılmaya çalışmak, aslında bizi aynı sonuca yani kara deliğe götürecek yolda debelenmekten başka bir anlam ifade etmemektedir. Olaylar bize çıkmazda olan kapitalist sistemin artık reforme edilemeyeceğini göstermektedir. Dolayısı ile gündemde olan sadece sistemin bütününde küçük varyasyonlar yaratan dalgalanmalar değildir. Acilen ihtiyaç duyulan şey, ama sistemi bütün insanlıkla birlikte silip süpürecek kara deliğin yarattığı tarihi boşluğu doldurarak DÖNÜŞÜMÜ gerçekleştirecek bir dip dalgasını yaratacak güçleri harekete geçirmektir. Gözlemlediğimiz olgular böylesi devasa bir işi gerçekleştirmek üzere kurulmuş bir kimliksel denge, bu dengeye bağlı bir davranış biçiminin varlığına işaret etmektedir. Sözünü ettiğimiz tarihsel özne insani ve evrensel değerler üzerine emek merkezli kültürel üretimi dedavülden kaldırılan gelecek mevhumunu restore ederek gerçekleştirebilecektir. Bugün eksik olan kapitalist sistemin “mezar kazıcısı” bu öznenin, toplumsal ve tarihsel dönüşümü sağlamak üzere kazanılan deneylerle yetkinleşmesi sorunudur.

Liberal faşist ideolojinin estirdiği ölüm rüzgarlarının tersine olarak, kararlı bir şekilde anti-kapitalist olan ve gelecek mevhumunu yeniden insan varlığının bir bileşeni haline getiren, bütün yaşam alanlarına yayılmış bir kültür üretimi hiç şüphesiz çok renkli ve çok sesli olacaktır. Bu çoğulculuk, en keskin kılıcı GELECEK mevhumu olan tarihsel öznenin aynı zamanda toplumsallaşmacı bir davranış biçimini temsil etmiş olmasıyla da ilintilidir. Toplumsallaşmacı, yani en azından üretime ve bir o kadar da yönetime, toplumu oluşturan ve böylece onun aracılığı ile kimliklenen bütün bireylerin katılımını gerçekleştirebilen…

Böylesi katılımcı, insan kaynaklı ve evrensel açılımı olan bir kültürel üretim de “kültür” bir tahakküm aracı da olamayacağından savaş sebebi veya aracı da değildir doğal olarak. Söz konusu olan “çok kültürlü” bir kültürdür. Yani, böylece kültür kavramı, hangi üretim ve yaşam alanında gerçekleştirilmiş olursa olsun, nihayet kendi tabiatına uygun bir anlam kazanabilecektir: Zenginlik…

Kısa kaynakça:

-BALİBAR Etienne, WALLERSTEİN İmmanuel, Race, nation, classe, İdentités ambigüs, Ed. La découverte 1988.

-BOURDİEU Pierre, La distinction, critique sociale du jugement, Ed. Minut, 1979.

-BOURDİEU Pierre, sous la direction de, La misere du Monde, Ed. Seuil, 1993.

-BOURDİEU Pierre, Sur l’Etat, Cours au College de France (1989-1992), Ed. Seil,

-BOURDİEU Pierre, Anthropologie Economique, Cours au College de France 1992-1993, Ed. Seil. 2017.

-CASTEL Robert, Les métamorphoses de la question sociale, Une chronique du salarşat, Ed. Fayard, 1995.

-CHARLOT Bernard, Du Rapport au Savoir, Eléments pour une théorie, Ed. Anthropos, 1997.

-DUBAR Claude, La socialisation, construction des identités sociales et professionnelles,Ed. Armand Colin, 1991.

-DUBARD Claude, La crise des identités, l’interprétation d’une mutation, Ed. PUF, 2000.

-DURKHEIM Emile, De la division du travail social, Ed. PUF

-ELİAS Norbert, La société des individus, Ed. Fayard, 1987,

–ELİAS Norbrt, La dynamique de l’Occident, Ed. Calmann-Lévy, 2003.

-GAULEJAC Vincent de, La Névrose de classe, Trajetoire sociale et conflits d’identité, Ed. Homme et Groupe, 1987.

-KONUK Mahir, Jeunes originaires de Turquie, Entre l’école et la communauté, Ed. LHarmattan, 2009.

-MARX Karl, Cişt 1, Sol yayınları.

-WALLERSTEİN İmmanuel, UTOPİSTİK ya da 21. Yüzyılın tarihsel seçimleri, BGST yayınları, 2018.

1 Yaşam alanı” kavramı gerçekleştirdiğimiz saha araştırmalarında kendisini dayatan bir kavram olarak teorileştirme çalışmamızda da “anahtar” bir konum işgal etmiş bulunmakta. Biz yaşam alanını çok özet bir şekilde bireyin yaşam parkurunun oluşumunda ve kimliklenmesinde onun içselliği ile birlikte devreye giren toplumsal dışsallıklardan her biri olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamda, araştırmalarımızın konusundan ve ampirik verilerinden yola çıkarak bir yaşam parkurunun dört bileşeninden her birisine “yaşam alanı” demekteyiz: cemaat/toplumsal sınıf – aile – okul – global toplum. Bu kavramla ilk tanışmamız Norbet ELİAS aracılığı ile mümkün oldu. ELİAS buna benzer Fransızca “unite de suvie” (hayatta kalma ünitesi) kavramını kullanmakta ve daha çok bireyin yaşamının devamını mümkün kılan toplumsal bütünlük olarak tanımlamaktadır (Bkz. “La société des individus”). Kendi çalışmalarımızda bu alanda referans gösterdiğimiz diğer bir sosyolog da Daniel BERTAUX. O daha çok “varlık alanı” demek olan “domains d’existence” tabirini kullanmaktadır. Mesela “aile” ve “iş hayatı” bireyin parkurunun gelişiminde birer “varlık alanı” olarak devreye girmektedir. (Bkz. “Les écits de vie”)

2 Durkheim’a göre toplumlar “dayanışma” (“solidarité”) aracılığıyla oluşurlar. Ona göre toplumların evrimi içinde iki tür “dayanışma” görülmüştür: 1) İş bölümünün yeterince karmaşık bir yapıya dönüşmediği ilkel toplumlarda görülen “mekanik dayanışma”; 2) Toplumsal iş bölümün karmaşıklaşmaya başlamasıyla boy gösteren ve günümüze kadar süregelen “organik dayanışma”. Bu arada Durkheim’ın bu iki ayrı tür dayanışmanın bir tek olan toplumsal bütünlüğe niteliğini verdiğinin altını çizmemiz gerekmektedir.

3 Burada N. ELİAS’ın “unité de survie” kavramına yakın bir “yaşam alanı” vurgulanmaktadır. (Bkz. La Société des individus)

4 N. ELİAS bu konudaki görüşlerini ünlü eseri “Les dynamiques de l’Occident” (Batı’nın Dinamikleri) adlı eserinde ortaya koymuştur.

5 Claude DUBAR, öretilişi olduğu M. Weber’in sosyoloji teorisi ile ilgili, bizim de sık sık başvurduğumuz tanımlarlar yapmaktadır: Bkz. “La socialisation…”

6 Bu konuda İmmanuel WALLERSTEİN’ın Türkçeye çevrilen “UTOPİSTİK, ya da 21. Yüzyılın tarihsel seçimleri” adlı eserinde etraflı bilgi edinilebilinir.

7 K. MARX’ın bütün eserleri kapitalist toplum ve onun içinde gelişen insan varlığının temel meselesi olan EMEK-SERMAYE çelişkisini aldığı bütün biçimleriyle irdelemek ve bu varlıksal çelişkinin çözümlenmesi konusunda önerilerde bulunmak üzerine kuruludur. Burada biz bir tek kaynak önereceğiz: KAPİTAL cilt:1, Sol yayınlarının çevirisi)

8 Pierre BOURDİEU’nün bu eseri Fransa’da gerçekleştirilen çok kapsamlı büyük bir araştırmanın bol miktardaki somut verilerinin sonucunu yansıtmaktadır. Bizce ana fikri “bireysel seçim” sonucu gerçekleştirildiğine inanılan birçok kültürel içerikli tercihin aslında kendini toplumsal zorunluluk olarak dayattığının ortaya dökülmesidir. BOURDİEU, öğretilisi olduğu DURKHEİM’ın izinden giderek işe başlamış ve bu yüzden bütün teorisini “toplum, maddi bir dışsallık olarak her şeyi (özellikle de bireysel içselliği ve onun açılımı olan yaşam parkuru dediğimiz şeyi) belirler” temel tezine özellikle de “Distinction” adlı eserinde sadık kalmaya çalışmıştır. BOURDİEU’nün eserinde bireyselliğin toplumsallık karşısında kabul gördüğü bir de 2. Dönem olarak adlandırdığımız 1990’larda “La misere du Monde” (Dünyanın Sefaleti) adlı devasa çalışmayla başlayan yeni bir adım daha bulunmaktadır. Bize yakın olan 2. Dönemidir. Ayrıca, bu son dönemde “College de France” da verdiği sosyolojik açıdan “Devlet” ve “Economi”

9 R. HOGGART’ın bu eseri sınıf değiştiren bireylerin her iki dünya arasında yaşadığı ve kültürel farklılaşmayı da içeren mesafe alışı (“kopukluğu” demek daha doğru olacaktır)

10 “Değişken sermaye” kavramı, artı değer elde etmek üzere üretim sürecinden geçirilen toplam kapitalist sermayenin “iş gücü” satın almaya ayrılmış kesimine verilen addır. Bunun yanında “değişmeyen sermaye” diye adlandırılan ve diğer üretim araçları alımına (hammadde, makine, vb.) ayrılan ve birinci kesime göre tarihsel bir azalma gösteren ikinci bir kesim daha bulunmaktadır.

Diğer Yazılar

ORTA VADELİ PROGRAM: ORTAYA VASAT PROPAGANDA BELGESİ

Daha önce Bakan Albayrak, adını “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) olarak değiştirip sunmuştu, bu yıl adı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir