SSCB’de Stalin Sonrası Döneme Geçiş: 1.Bölüm Çöküşün Kodları

STALİN’İN ÖLÜMÜNDEN SONRA BİR ŞEYLER BOZULDU” Görüşü

Genel olarak SSCB’nin siyasi mirasına sahip çıkan ve ona saygı duyan devrimci çevrelerde hâkim olan anlayış “Kruşçev dönemiyle birlikte bir şeyler ters gitmeye başladı” biçimindedir. Bu yaklaşım haklılık içermekle birlikte bu “ters”liğin ne olduğu ve niçin/nasıl geliştiği konusunda tam bir belirsizlik söz konusudur. Bu yaklaşım iyi niyetli, ancak yetersizdir. İyi niyetlidir ve ampirik olarak (gözlem seviyesinde) haklılık içermektedir, zira gerçekten de 1953 sonrasında SSCB politikasında “barış içinde bir arada yaşama” adına emperyalizmle ilişkilerin algılanmasında belli bir iyimserlik, “barışçı geçiş” gibi siyasi tezlerle reformist yaklaşımlara belirli bir taviz, “tüm halkın devleti/partisi” gibi Marksist  teoride hiçbir yere oturmayan tahliller, etkileri sona doğru giderek artan bir ivmeyle ortaya çıkmıştır. Öte yandan, 1936-39 arası oluşan ve başka bir yazımızda (bkz. “SSCB’DE Siyasi Tasfiyeler (1937-1939) Yeni Bilgiler, Farklı Bir Bakış” S.Dervişoğlu)  ele aldığımız tüm olumsuzlukları Stalin’in sırtına yıkılmasının ve 20. Kongredeki meşhur lekeleme kampanyasının, tüm dünyada nasıl bir sarsıntı ve demotivasyon yarattığı bugün daha iyi görülmektedir. Bütün bunlar, yukarda formüle ettiğimiz gözlemleri ve yaklaşımı doğrular niteliktedir.

Ancak bu yaklaşım eksiktir, zira tüm gelişmeleri bir kişinin ölümüne (ve sağ olmasına) indirgemek Marksist tarih anlayışıyla ilgisi olmayan bir tavırdır. Yukarda zikrettiğimiz çalışmamızda da belirttiğimiz gibi, bizzat tasfiye hareketlerinin ertesinde, yerel planda gücünü sağlamlaştıran ve tabana, halka hesap vermekten kaçınan hatırı sayılır bir yönetici kesimi oluşmuş, ve aşırı otoriter yöntemlerle yürütülmek zorunda olan 2.Dünya Savaşı da bu kesimin otoritesini (ve yönetim tarzını) daha da katmerlendirmişti. Ta 1930’lardan beri en başta Stalin için ciddi bir problem olan bu kesim, iktidarın tabana devredilmesine yönelik her türlü reform denemesinden ustalıkla sıyrılmış olarak varlığını devam ettiriyordu.

Stalin’den sonra işler bozuldu” yaklaşımının iyi niyeti de, yanlışı da buradadır; zira bu yaklaşımda belirleyici olan kaygı, büyük bir devrimci lider olan Stalin’e saygıyı korumak, sonradan oluşan olumsuzlardan onu bir anlamda “tenzih” etmektir. Ancak “Stalin dönemi” dediğimiz, sadece büyük bir lider ve hayatını işçi sınıfına ve sosyalizme adamış olan Stalin’i değil, onun gölgesinde palazlanmaya başlayan ve tabana hesap vermediği için de yozlaşmaya açık bir bürokratik gücün de ortaya çıktığı dönemdir. Stalin bu unsura karşı neler yapmayı planlıyordu, bunu aşağıda ele alacağız. Ancak bu olgu anlaşılmadığı takdirde, SSCB’de başlayan sağa kaymayı birkaç “olağan şüpheli”ye (ör: Kruşçev), “hain”lere, büyük ihanet”e vs bağlarız; bu durumda da bizler için son derece öğretici olması gereken SSCB tarihinin, “kahramanlar ve hainler”in baş rol aldığı bir masaldan farkı kalmaz.

4 bölümden oluşan bu yazımızda amacımız, öncelikle bu geçiş dönemindeki siyasi gelişmeleri ele almak, bunları sebepleriyle birlikte analiz etmek, ve bu gelişmelerin sosyalist toplum yapısında nasıl bir gerilemeyi ve yozlaşmayı başlattığını ayrıntılı bir şekilde açıklamaktır. Böyle bir analiz doğal olarak amaçladığımız sosyalizm projesi konusunda da bizim için önemli tespitleri ve genellemeleri içermek durumundadır.

Bu çerçevede, daha önce Stalin sonrası döneme geçişte kritik bir figür olan L.P.Beria hakkında bir inceleme sunmuştuk. Şimdi de Kruşçev ile birlikte gerçekleşen yapılanmayı sebep ve sonuçlarıyla birlikte ele alacağız.

SAVAŞ SONRASI SSCB’DE ALTERNATİF REFORM PLANLARI:

Savaş sonrası Sovyet toplumunda bir değişim ve reform beklentisi olduğunu tespit etmek durumundayız. Bu son derece doğaldır, zira ülke hem savaşta bütünüyle (tüm halklar ve tüm kuşaklar) büyük bir bedel ödemiş, savaşın, yani “silahlı siyasetin” aktif unsuru haline gelmiş, savaş sonunda elde edilen zaferle de dünya çapında bir siyasi-askeri süper güç haline gelmiştir. Ülke hem zor günleri (fakirlik, teknolojik gerilik, feodal kalıntılar), hem de iç çatışmaları (parti içinde başlayıp toplumu saran ve daha önce bahsettiğimiz temizlik kampanyalarını) aşmış; tek bir yumruk gibi büyük bir başarıyı hayata geçirerek geleceğe umutla bakmaya başlamıştır. Hem iç, hem de dış düşman tümüyle yenilmiş, bu olgular 1930’lardaki gibi siyasal katılımı sınırlamanın makul gerekçesi olmaktan çıkmıştır. Batı emperyalizmi elbette yeni bir tehdittir; ancak ülkenin ulaştığı nükleer silah ve devasa askeri güç, tüm Sovyet halklarına güven vermektedir. Sovyet halklarının buna bağlı olarak siyasette daha fazla katılım ve söz sahibi olma beklentisi, ve bu yönde bir siyasal değişim/dönüşüm isteği tüm yönetici kademelerde hissedilmektedir ve çeşitli reform planları gündeme gelmiştir.

 

I – STALİN’İN “PLANI”

Stalin’e yönelik suçlamaları boşa çıkaran analizleriyle tanıdığımız Grover Furr, “Stalin ve Demokrasi” adlı eserinde belgelere dayanarak bizzat Stalin’in bir “demokrasi planı”ndan söz etmektedir. Bu alandaki belgeler bir bütün olarak araştırılmaya muhtaçtır ve bizleri “ideolojik olarak memnun ettiği” için tek bir araştırmayı “kesin doğru” olarak almamız doğru olmaz. Ancak gene de, G.Furr’un iddiaları arasında başka kaynaklarca da doğrulanabilecek olanları, yani yayınlanmış kaynakları “çapraz sorguladığımız” zaman hala geçerliliğini koruyan iddiaları ortaya koyalım:

 

  • 1947 Parti Program taslağı:

Partinin politik ve ideolojik görevlere ağırlık vermesini hep savunmuş olan Andrey Jdanov, 1947 yılında yeni dönem için bir Parti Program Taslağı hazırladı. Bugüne kadar varlığı dahi açıklanmayan bu taslağa, bugün erişme şansı olan sınırlı araştırmacının yaptıkları alıntılar, ciddi bir şaşkınlık yaratmaktadır. Taslakta var olan kimi açılımlar şunlardır:

  • Halkın komünist bilincini geliştirerek, idari baskının yerini “kamuoyu etkisi”nin alması

  • Devletin işlevlerini daraltarak onu sadece iktisadi hayati düzenleyen bir mekanizmaya çevirmek

  • Kitle örgütlerine, Yüksek Sovyet’e kanun önerileri getirme yetkisi vererek “aşağıdan yasama” girişimlerini yaymak

  • Tüm emekçilerin karar alma süreçlerine katılım hakkını devreye sokmak

  • Tüm iç ve dış politika meselelerinde yurttaşlara ve kitle örgütlerine Yüksek Sovyet’e direkt öneri getirme hakkını tanımak

  • Her yıl Parti Merkez Komite üyelerinin “en az altıda birini” zorunlu olarak yenilemek Jdanov bu taslağı tartışmak da dahil olmak üzere, 19.Parti Kongresinin 1947 sonunda toplanmasını önermiştir.

Stalin’in de bilgisi ve onayı çerçevesinde hazırlanan bu taslağın akibeti meçhuldür ve bir aşamada (muhtemelen MK Plenumunda) reddedilmiş, dahası unutulmaya terkedilmiştir. Kongre ise ancak 1952’de toplanabilmiştir.

  • Geçerliliğini yitirmiş köhne kavramlar: Genel Sekreter, Politbüro, Sekretarya”:

Burada, mevcut ezberlerimizi bozan ve uluslararası komünist hareketin pratiğinde başköşede duran temel kurumlara yönelik eleştirel bir yaklaşımı, bir dönem açılıp, kısa bir süre sonra hızla “kapatılan” ve unutulmaya terkedilen bir açılımı hatırlatmak istiyoruz. Bilindiği gibi KP’lerde partinin lideri ve en yetkili kişisinin “Genel Sekreter” pozisyonuna konulması ve bu pozisyonla anılması (belli istisnalar dışında) bir genel pratik haline gelmiştir; ve bu durum, Bolşevik Partisi’nde Stalin’in “genel sekreter” olarak seçildiği 1922 yılından sonraki gelişmelerin sonucu olmuştur. Genel Sekreter olan Stalin, daha sonra önderlik ettiği atılımlarla partinin ve SSCB’nin en güçlü adamı ve lideri olmuş, KP’lerde de liderin “Genel Sekreter” olması bir tür “adı konmamış kural” haline gelmiştir (PKK’de dahi A.Öcalan bir dönem “Genel Sekreter” olarak anılmaktaydı).

Bu fiili durumu ilk sorgulayan gene Stalin olmuştur. Önceleri, parti içi çatışmada çok yıprandığını hissederek 2 defa Genel Sekreterlikten istifa etmeyi önermiş, ısrar üzerine bu pozisyona geri dönmüştür. Ancak (örneğin 1927’de) sadece Genel Sekreterlikten istifa etmeyi değil, Genel Sekreterliğin lağvedilmesini önermiştir. Özet olarak söyledikleri şunlardır: “Lenin zamanında 11. Kongreye kadar Genel Sekreterlik yoktu, o dönem parti içi muhalefetin yarattığı kaosu gidermek için yaratıldı. Bu, şu anda ölü bir kurumdur ve tüm bölge MK’larında türeyen “Genel Sekreter”ler yaptıkları müdahalelerle sorun yaratmaktadır.” Başka bir fırsatta da Parti sekreteryasını bir tür “gölge hükümet” olarak nitelendirmiştir.

Bu son derece makuldür, zira Genel Sekreter, parti içindeki iç işleyişi koordine etmek ve düzenlemekten sorumludur ve bu durum partide “Genel Başkan”lık ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Partiyi kitleler önünde temsil eden, partinin şiarlarını kitlelere en etkin biçimde aktaran, diğer siyasi güçlerle mücadelede taraftarlarına coşku veren, parti kadroları ve tabanı üzerinde en fazla saygınlığa sahip olan şahıs, partinin lideri ve başkanıdır. Genel Sekreter ise, disiplinli ve becerikli, kadroları yakından tanıyan ve “doğru işi doğru insana” veren, günlük iç işleyişin en etkin şekilde sürmesini sağlayan bir tür “baş örgütçü”dür. Bu iki kavram iki farklı (ve ikisi de ayrı ayrı gerekli) fonksiyona ve iki farklı profile denk düşmektedir ve birçok partide “Genel Başkan”lığın Genel Sekreter lehine iptal edilmesi, aslında partilerde kitlelere değil, kendi içine yönelik bir politik işleyişi, ve “halk lideri”nden çok “örgüt/aparat adamı” şeklinde bir yönetici profilinin ön plana çıkmasını beraberinde getiriştir.

Benzer bir yaklaşım sekretarya için de geçerlidir. Genel Sekreter’in örgüt içi işleyişi düzenlemek için yarattığı aygıt olan ve kimin nereye atanacağına karar veren Sekretarya, Partinin en büyük güç olduğu bir ülkede, parti içinde fiili gücün toplandığı bir organ olarak en etkin güç odağı haline geldi. Sovyet, meclis, hükümet gibi seçimle gelen organların tamamıyla üstünde ve onlara hakim bir güç olarak Sekretarya, gerçekten de Stalin’in söylediği gibi bir “gölge hükümet” ya da “gölge iktidar” haline geldi. Stalin’in parti içi mücadelede bir anlamda kendini iktidara taşıyan aygıtı sorgulaması da ayrıca kayda değer bir olgudur.

Politbüro, da benzer bir “tarihsel kalıntı”dır. Ekim Devrimi sonrası İç savaş yıllarında tüm parti örgütü savaşa ve ülkeyi ayakta tutmaya yoğunlaşırken, profesyonel olarak politika ve diplomasiyle ilgilenmek ve etkin politikalar üretmek için kurulan Politbüro, bir süre sonra MK’nın üstünde Partinin en etkili resmi organı haline geldi. Bu da gene, tıpkı Genel Sekreterlik gibi tüm dünya KP’lerinde, hatta kimi ulusal kurtuluş hareketlerinde (FKÖ’nün dahi bir “Siyasi Büro”su vardı) benimsenen bir şablon haline geldi. “İşi politikayla ilgilenmek ve politika üretmek” olan bir üst kurul olarak Politbüro fikri bugün sorgulanmalıdır. “Politika üretmek, politikayı yorumlamak, mevcut politikaları tartışmak ve geliştirmek” görevi aslında en üstten en alta kadar TÜM parti organlarının, MK’dan hücrelere kadar tüm birimlerin asli görevidir. Bu görevi bir “üst” kurula havale etmek, tüm diğer birimlerin kendilerini kapitalist ülkelerde günlük işlere (dar pratiğe), sosyalist ülkelerde ise ekonomik ve idari işlere hapsetmeye götürebilen bir anlayışı güçlendirir. Bunun sonucu, baştan aşağı “siyasi” bir örgüt olması gereken Partiyi apolitikleştirmeye götürebilir. Stalin (ve Jdanov gibi başka önderlerin) SSCB’de tüm parti birimlerinin günlük ekonomik/idari işlerden sıyrılarak politika ve ideolojiye daha fazla ağırlık vermelerini sağlamak gibi bir kaygıları olduğuna değinmiştik.

Öte yandan Bolşevik Partisindeki (ve 1956 sonrası SBKP’deki) haliyle Politbüro, sosyalizmin kuruluşu ile birlikte devlet organlarının önemli temsilcilerini de içine alarak (başbakan, devlet başkanı, Kızıl Ordu komutanı ve istihbaratın başkanı gibi) birleşik bir Parti-devlet iktidarı  organı, ve (teşbihte hata olmaz !) bir tür Milli Güvenlik Konseyi haline gelmiştir. Bu haliyle Politbüro hem Partiyi, hem de hükümeti ve devleti yöneten bir üst kurul durumundadır. Stalin 1952’de Politbüro’yu feshederek yerine bir Prezidyum (Başkanlık Kurulu) önermiş; bir yandan tüm partinin “politik” olması gerektiğini hatırlatarak Politik” sıfatını kaldırmış, öte yandan da bu kurulun içinde Devlet Başkanı ve Yüksek Sovyet Başkanı’nın bulunmaması gerektiğini söyleyerek Parti ve Devlet fonksiyonlarını ayırmayı hedeflemiştir.

Grover Furr’un bu iddiaları gerçeklerle de örtüşmektedir, zira mevcut tüm kaynakların doğruladığı üzere 1952’de:

  1. Sekretarya daraltılmış ve kadrosu asgariye indirilmiş (10 sekreter)

  2. Genel Sekreter pozisyonu lağvedilerek, daraltılmış Sekretaryanın eşit bir üyesi haline getirilmiştir

  3. Politbüro lağvedilerek SBKP(B) Prezidyumu kurulmuştur. Bir kısım “devlet ricali” hala içinde kalmakla birlikte sayısı ve kapsamı genişletilmiştir.

Sadece isim değişikliği olarak gözüken, ama özünde bir fonksiyonel değişikliğin ilk adımları olan bu düzenlemeler sadece Stalin’in ölümüne kadar değil, ondan sonra da bir süre devam etmiştir.

  • Partinin üye profilini dönüştürmek.

Burada G.Furr’ün aktardığı en ilginç düzenleme, parti kadrolarının maaşlarına ilişkin Stalin’in önerdiği ve hayata geçirdiği uygulamadır: Partiyi bir “kariyer yapma aracı” daha doğrusu bir “ikbal kapısı” olmaktan çıkarıp gerçekten gönüllü ve fedakar unsurlardan oluşmasını sağlamak için Stalin, belirli bir kademedeki (cumhuriyet, bölge, il..vs) Parti yöneticisinin, aynı seviyedeki Sovyet ya da hükümet temsilcisinden %10 daha az maaş almasını önermiş ve bu öneri 1952’de hayata geçirilmiştir.

 

  • Partiyi ağır ağır devreden çıkarmak:

Furr, Stalin’in partiyi geri plana iterek, onu sadece politik ve ideolojik görevlere yoğunlaştırmayı, tüm fiili gücü seçilmiş organlara (Sovyetler, yerel meclisler ve onların seçtiği hükümet)e vermeyi düşündüğünü belirtmektedir. Bu, doğru bir yaklaşım ve mümkün bir olay olmakla birlikte, Stalin’in bizzat bunu planladığı fikri belgelerle ispata muhtaç bir iddiadır. Gene de şunu belirtelim: 1950 sonrasında Politbüro “Prezidyum” olarak yeniden dizayn edildiğinde Stalin’in Partide kalan yegâne resmi görevi MK üyeliğidir. Furr, bir ara Stalin’in MK’dan dahi ayrılarak partiyi “kendi yağıyla kavrulmaya” yönlendirmek istediğini, ancak yoğun tepki ve ısrarlar sonucu bundan vazgeçtiğini iddia etmektedir.

Belirttiğimiz gibi, bu iddia ayrıca belgelere ispata muhtaç olmakla birlikte, birbiriyle ilgisiz gözüken 4 olgu, gerçekten de G.Furr’ün iddiasını, yani Stalin’in partiyi ağır ağır devreden çıkararak ağırlığı seçilmiş ve icracı organlara kaydırmak istediğini doğrular niteliktedir. Bunları yazımızın ikinci bölümünde tek tek ele alacağız.

SONRAKİ BÖLÜM:

STALİN’İN PARTİYİ GERİYE ÇEKME PLANI,

STALİN’E KARŞI “DÖRTLÜ BLOK” ve

ESRARENGİZ” 19.KONGRE

Diğer Yazılar

ORTA VADELİ PROGRAM: ORTAYA VASAT PROPAGANDA BELGESİ

Daha önce Bakan Albayrak, adını “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) olarak değiştirip sunmuştu, bu yıl adı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir